|
AB
KAMUOYUNDAKİ, TÜRKİYE KONUSUNDA YANLIŞ BİLGİYE
DAYALI TEMEL HATALAR
Mesut YILMAZ
1. Nüfus
:
“Türkiye’nin nüfusu çok yakında 100 milyonu
geçecek”
Türkiye aleyhine en
fazla kullanılan argüman nüfus argümanıdır.
Türkiye’nin hem nüfusu olduğundan fazla
gösterilmekte, hem de nüfus artış hızı.
Türkiye’nin nüfus
artış hızının 1.8’e düştüğünü ve giderek düşmeye
devam ettiğini Avrupa’da kimse görmek
istemiyor. Buna bağlı olarak geleceğe ilişkin
eski nüfus projeksiyonlarının da geçersiz hale
geldiğini kimseye anlatamadık… Ne yazık ki,
nüfusumuzun bugünkü 67 milyon seviyesinden otuz
yıl içinde 85 milyon civarına, yani Almanya
seviyesine çıkacağına dair veriler, AB medyası
ve siyasi analizlerine yeterince temel
olamamakta.
Ayrıca, Türkiye’nin
tam üyelik süreci uzun yıllar gerektiriyor. Bu
arada AB de iç yapısında değişerek, yeni bir
geniş nüfuslu üyeyi daha rahat alabilecek konuma
gelecek.
Yaşlı Avrupa'nın
uzun vadede göçe ihtiyacı olacağını herkes kabul
etmektedir. Avrupa’nın düşen doğum oranı
Türkiye’nin genç ve dinamik nüfusuna ihtiyaç
duyuyor. giderek yaşlanan nüfusu ile Avrupa,
zaten yakın gelecekte bir gençlik aşısına
zorunlu olarak ihtiyaç duyacaktır. Türkiye’nin
üyeliği, bu aşının bünye içinde gerçekleşmesini
sağlayacaktır. Böylece, dışarıdan gelebilecek
yoğun akımların yol açacağı bir çok sorun
kendiliğinden çözülmüş olacaktır.
Diğer yandan önemli
olanın Türkiye’nin genç nüfusunun fazlalığı
değil de, bu genç nüfusun AB istihdam
politikalarına uygun yetiştirilmesi olduğunu
herkes görmezden geliyor.
2. Göç : “Türkiye’nin
AB üyeliği, göçmen akımı sonucunu doğurur”.
AB'nin Türkiye'ye
dair şüphelerinde gerçek dışı yönler var.
Türklerin iş aramak için Avrupa'ya milyonlar
halinde akın edecekleri ve Avrupa'nın düzenini
bozacakları korkusu gülünçtür. Uygulamada
onarılması gereken tüm ekonomik ve siyasi
sistem göz önüne alındığında Türkiye'nin tam
üyeliği zaman alacaktır. Bu süre zarfında
Türkiye'nin birçok açıdan farklı bir ülke
haline gelmesi muhtemeldir.
AB'de Türkiye'nin
dahil olmasına karşı olanlar bu korku kompleksi
ile oynamaktan hoşlanırlar. Örneğin, Türk
gurbetçilerinin Viyana'daki üçüncü kuşatmasının
tam hız ile ilerlediğinden bahsediyorlar; Bir
de Türkiye AB'ye girdiği zaman bunu durdurmanın
mümkün olmayacağını ve tüm Avrupa'nın Türklerle
dolacağını söylüyorlar. Ancak, bugüne kadar
yapılan genişlemeler bir göçe neden olmadı ve
yeni genişleme süreci de bunun bir kanıtıdır.
Karşı olanların
verdikleri bir başka argüman ise Türkiye'nin
bir sefalet yuvası olduğu ve AB'nin bu yükü
kaldıramayacağı şeklinde dile getiriliyor. Bu
konuda da gelişmekte olan bu ülkenin
potansiyeli gözlerden kaçıyor.
Tüm kamuoyu
yoklamalarında, AB vatandaşlarının Türkiye’nin
AB üyeliğine karşı çıkan kesiminin (ortalama
%55) en başta gelen gerekçesi, aslında bir
mantık hatasına dayanıyor. Çünkü bugün söz
konusu olan uzun bir müzakere sürecinin
başlamasıdır. Bu sürecin sonucunda, çalışanların
serbest dolaşımı gibi sorun olmaya devam
edebilecek alanlarda on-onbeş yıllık geçiş
dönemlerinin kararlaştırılması olağan.
Dolayısıyla yirmi yıldan daha fazla bir süre
sonra gündeme gelecek bir sorunun, bugün AB
kamuoyunun olumsuz tavrına temel olarak, siyasi
yaklaşımları etkilemesi çok yanlış bir denklem
oluşturmakta.
Türkiye'nin Avrupa
Birliği'ne tam üyeliğine karşı öne sürülen
görüşlerden biri daha, halkın korkularına hitap
etmektedir: Türk göçmen seli tehdidi.
Ülkelerinin AB'ye girmesinden sonra ne
İspanyollar, ne Portekizliler ne de Yunanlar
öteki üye ülkelere göç etmişlerdir. Bu tür
felaket tellallıkları o zaman da yapılmıştır.
Bu tür basma kalıp
görüşler, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine
uygulanan vize zorunluluğunun kaldırılması
sırasında da ortaya atılmıştı. O zamandan beri
milyonlarca Polonyalı, Macar ve Çek, Almanya'ya
sel gibi geldi mi?
AB'ye üyelik
vizyonu, bu ülkelerin insanlarını vatanlarında
tutmuştur. İnsanları ülkelerinden dışarıya
sürükleyen şey umutsuzluktur. Bundan da şu
sonucu çıkarmak gerekir:
Türkiye'nin AB
üyeliği için en fazla çaba harcaması gerekenler,
Türklerin Türkiye'de kalmasını isteyenlerdir.
“Almanya
otuz yıldır göç eden Türklere muhatap. Ve
Türklerin sorumlu tutulmadıkları çok az şey var.
Evlerin yetmezliği, kadınların baskı altında
tutulması, yasalara aykırı davranılması ve
kentlerdeki şiddet, işsizlik, siyasi radikalizm
ve eğitim seviyesinin düşüklüğü. Almanya'da,
Türklerin sorumlu tutulmadıkları neredeyse hiç
bir toplumsal sorun yok.
Tabii ki mevcut
Türk resminin gerçekle çok az bir ilgisi var.
Çünkü, geri kalmışlık, asosyal, zorba ve uyum
sağlayamama kelimeleri ile en iyi şekilde ifade
edilebilen Türk resminin oluşturulması, bir çok
Almanın yüzyıllardır kendini bulmasına yardımcı
oluyor. Almanlar, ancak Türklerle aralarındaki
ayırımı koyduklarında kendilerini olmak isteyip
de olamadıkları gibi hissedebilirler; dünya
görüşü açık, sivil, modern ve çok lisanlı bir
ülke. Türk tehdidi aynı zamanda önceden
kestirilemeyen meslekleri de beraberinde
getiriyor. Franz Schönhuber, Gerhard Frey,
Helmut Kohl, Heinrich Lummer ve Roland Koch
gibi isimler Türk jokeri olmasaydı siyasi
alanda bu kadar başarılı olamayacaklardı. Hatta
tarihçi Hans-Ulrich Wehler söylediği bir
cümleden dolayı gördüğü ilgiyi uzun bilim
kariyeri boyunca hiç görmedi: "Türkler,
prensipte uyum sağlayamayan bir toplumdur. Bu
yüzden de isteyerek ülkeye patlayıcı madde
sokmak anlamsızdır."
Uzun süre gündemden
düşmeyen "Türk sorunu" tartışmaları Alman
kimliğini oluşturdu. Bir mahallede kaç göçmen,
sosyal anlamda kaldırılabilir? İslami okullar
ve din dersleri istiyor muyuz? ye çifte
vatandaşlık? Anadilde eğitim? Almanya'da 80'li
yıllardan beri Türk örneğini baz alarak bu
sorulara bir cevap aranıyor. Onlar, eski Alman
sorunlarına cevap ararken katalizörleri
oluşturuyorlar: Biz, kültürel ulus, toplum
olarak kimiz? Biz kim olmak istiyoruz?
Kendimize ait köylü, faşist ve medeniyet
karşıtı aile tarihinden ayrılmak hiç bu kadar
kolay olmamıştı. Bütün bunlar, Almanya'nın
neden Türklerin toplumsal ve hukuki
eşitliklerine uzun yıllar karşı çıktığının ve
yeni bir vatandaşlık yasasını oluşturmak
istememesinin nedenleridir. Şimdi de,
demokratik bir Türkiye'nin AB'ye alınmasını
engellemeye sıra geldi. Avrupa ve Almanya başka
kime ahlaki üstünlüklerini gösterebilirlerdi
ki?”
Bugün başta Almanya
olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde göçmen Türk
işçilerine dönük olumsuz duygular üzerinden
siyaset yapanlar ve hatta Türkiye’nin AB
üyeliğini kışkırtıcı bir tarzda engellemeye
çalışanlar var. Bizi üzen husus, geçen asrın ilk
yarısında yaşanan acı olaylardan ders almış
olmasını beklediğimiz bazı Alman dostlarımızın
da bu akıntıya kendini kaptırmış olmalarıdır.
Burada yeri gelmişken vurgulamalıyım. Bu polemik
sırasında kullanılan bazı argümanlar neredeyse
Yahudileri ve Müslümanları İspanya’dan kovan
Ferdinand ve İzabel’in kararnamelerinden birebir
alınma. Türkiye’nin AB’ne girmesine karşı çıkmak
başka bir şeydir, bu vesileyle ırkçılık, din
ve azınlık düşmanlığı yapmak başka bir şeydir.
Türkiye’nin AB’ne alınmasına karşı çıkmayı kabul
etmesek de, rahatsız edici bulsak ta sonuçta
anlamamız mümkündür. Ancak ırkçılık, din ve
azınlık düşmanlığını ne anlamamız ne de kabul
etmemiz mümkündür.
3-AB kurumlarının işleyemez hale gelmesi :
AB içi güç
dengelerinde demografik ağırlık tek kurumsal
kıstastır. İki kere veto edilen İngiltere ve
uzun süre oyalanan İspanya örneklerinin de
gösterdiği üzere, büyük ülkelerin AB’ye girmesi
sancılı bir süreçtir. Türkiye bu konumdaki tek
aday ülke. Üyelikleri 2004’te gerçekleşecek olan
on ülkenin toplam nüfusu 75 milyon. Bunun da
yarısı zaten Polonya. Türkiye tam üye olduğu
gün, bir Almanya’nın, Fransa’nın İngiltere’nin
AB içi kurumsal kudretine kavuşacak. Tam üyelik
sonrası yararlarını göreceği büyük ülke olma
konumunun, üyelik öncesi zararlarına maruz
kalması kaçınılmaz.
Büyük ülkeler AB’ye
alınmamakta, zorlayarak kendileri girmekteler.
Üye ülkelerin
sayısının artması mutlaka bir kurumu işlemez
hale getirmez. Avrupa Kalkınma Bankası,
bünyesinde tüm eski doğu bloğu ülkeleri ve
Rusya ile işleyebildi. Eğer Avrupa, uygun
yapılarla kendini donatabilirse 40 üyeli
şekliyle de işleyebilir. Bazı küçük ülkeler
birçok devleti bir arada toplayan gruplar
tarafından temsil edilmeyi kabul ederken, daha
büyük olan diğerleri, oldukları gibi temsil
edilirler. Birlemiş Milletler Güvenlik
Konseyi'nde, Uluslararası Para Fonu'nda (IMF),
vs. Bu şekliyle oluyor. Bugün olduğu gibi,
Avrupa Birliği bünyesinde herkes için benzer
olan icra hedeflerinden bahsederken bunu kırk
dille anlatmayı sürdürmek istersek tıkanma
kaçınılmaz olur. Bu tip kararlar olmalıdır:
Sizi bu şartlar dahilinde üye yaparız, şu
reformları kabul etmelisiniz gibi.
4-Türkiye ABD’nin Truva atıdır iddiası,
Özellikle son
aylarda, Türkiye’nin üyeliği ile ilgili
tartışmaların ABD-Avrupa çekişmesinin de en
önemli malzemelerinden biri haline geldiği
görülmektedir. ABD’nin Türkiye’ye müzakere
tarihi verilesi konusunda AB üyesi ülkelerin
liderleri nezdinde yaptığı girişimler ile Irak
krizi çerçevesinde yaşanan ilk gelişmeler, bu
yaklaşımı körüklemiştir. Öyle ki Türkiye’nin
üyeliğini ABD’nin AB içine yerleştirmeye
çalıştığı bir bomba olarak değerlendirenler dahi
çıkmıştır. Oysa, Avrupa ülkelerinin hiçbirinin
de ABD ile ilişkileri Türkiye’ninkinden daha alt
düzeyde ve daha az stratejik değildir. Devletler
de, insanlar gibi kendilerine daha çok dostluk
gösteren, çıkarlarını daha fazla destekleyen
ülkelere öncelik vereceklerdir. Bundan daha
doğal bir şey olamaz. Şayet AB Türkiye’nin ABD
ile olan ilişkilerinin gereğinden fazla yakın
olduğunu düşünüyorsa, bunun önüne geçmenin yolu
Türkiye’yi ve ABD’yi eleştirmek değildir. Bunun
yolu, AB’nin Türkiye’ye ABD’den daha yakın
olabileceği kanalları oluşturması ve
işletmesidir. Tam üyelik müzakerelerine,
Kopenhag’ta belirlenen tarihten, yani 2004 yılı
sonundan önce başlanması, bunun en anlamlı ve
geçerli yolu olacaktır.
5.
Demokrasi ve insan hakları: “Türkiye demokratik
kültürden yoksun, insan ve azınlıklarına
saygısız ve İslamcı olma eğilimli bir ülkedir”.
Bu yargı, soğuk
savaş sonrasında değişen Avrupa’yı ve küresel
dengeleri anlayamayan bir siyasi yapının bedeli.
İki önemli etken daha var: Avrupa medyasının
Türkiye konusunda olumsuzlukları önplanda tutan
habercilik yaklaşımı ve karşıt lobilerin kendi
davalarını savunma yolunda Türkiye’nin
demokratik zafiyetlerinden güç kazanmaları.
Ağustos 2002’den beri ivme kazanan demokratik
reformlar ise, henüz AB kamuoyunca yeterince
algılanamadı.
Üyeliğe şüpheyle
yaklaşanlar demokrasi ve insan haklarında
noksanlıklar görüyorlar, yıllardır askerlerin
seçilmiş siyasetçilere baskın konumunu
görüyorlar, cezaevlerinde işkence ve kötü
muamelenin yanısıra azınlıklara yapılan
muamelede de eksiklikler görüyorlar.
Halbuki kadının
eşit hale getirilmesi, idam cezasının
kaldırılmasından Kürtlerin yoğun yaşadığı
bölgelerde OHAL'in sona erdirilmesine kadar
yüzlerce hukuk reformuna dikkat çekmek
gerekir. Bunlar daha önceki diğer AB ülkeleri
gibi Türkiye'nin reformları sürdüreceğine olan
güvenlerini ortaya koyuyorlar. Oberndörfer,
"daha 25 yıl öncesine kadar İspanya ve Portekiz
katolik askeri diktatörlüğün elindeydi"
değerlendirmesinde bulunuyor.
Türklere karşı bir
başka sav da, Luksemburg Başbakanı Jean-Claude
Juncker tarafından kabaca şöyle dile getirildi:
"Ben bir grup işkenceci ile aynı masaya oturmak
istemiyorum" dedi. Ancak NATO toplantılarında
zaten oturuyor. Ve Yunanlılar, İspanyollar ve
Portekizliler demokrasi sürecini güçlendirmek
için Avrupa'ya getirilmeden önce işkencenin
rutin bir uygulama arz ettiği faşist idare ve
cunta rejiminden yeni çıkmışlardı. Bu sebeple
demokrasisi son 50 yılın en kötü ekonomik
krizini atlatmış olan Türklere farklı
davranılmasını haklı görmek zordur.
Demokrasi ve insan
hakları açısından Türkiye’nin AB’nin mevcut
üyelerinin standartlarına henüz ulaşamadığı da
bir gerçektir. Ama, çok yakında tam üye statüsü
elde edecek bir çok ülkenin, bu bakımdan
Türkiye’den çok da ileri olmadığı inkar edilemez
bir diğer gerçektir. Üstelik Türkiye, Helsinki
Zirvesinden bu yana gerçekleştirdiği açılımlar
ile, bu doğrultuda kararlı bir irade ortaya
koymuştur. ABD’de yaşanan terör eylemleri
sonrası paniğe kapılan bir takım Avrupa
ülkelerinin, Türkiye’deki mevcut uygulamaları
dahi geride bırakacak düzenlemeleri gündemlerine
aldıkları göz önünde bulundurulduğunda,
gerçekleştirilen atılımların önemi bir kez daha
anlaşılacaktır. Ayrıca, Türkiye’nin demokrasi ve
insan hakları alanında daha da ileriye gitmesini
teşvik edecek en önemli unsurun AB üyeliği
yolunda kat edeceği mesafe olduğu da
unutulmamalıdır.
6.
Ekonomi : “Türkiye AB’ye ekonomik bir yüktür”.
Türkiye’nin AB
ortalamasının altındaki kalkınmışlık seviyesi,
doğal olarak AB kamuoyunda endişe yaratmakta.
Aslında müzakere
sürecinin aday ülkelerin ekonomik kalkınması
sonucunu da doğurduğunun hesaplanması gerekir.
Herkes biliyor ki, Türkiye'nin birliğe üyeliği
gerçekleştiğinde ülkeye ekonomik ilgi artacak
birçok şirket buraya yatırım yapmaya
başlayacaktır. Sonuçta bütün bunlar hem ekonomik
göstergelerde iyileşmeyi getirecektir. Yani
mevcut problemlerin önemli bir kısmı üyelik
sürecindeki gelişmenin bir sonucu olarak çözüme
kavuşturulabilir
Le Point
Dergisi’nin “Türkiyeli veya Türkiyesiz Avrupa”
kapak başlıklı sayısına verdiği demeçte, Paris
VIII Üniversitesinden Türkiye kökenli Prof.
Stefanos Yerasimos da bu konuya dikkat çekiyor:
“Tartışma yanlış yapılıyor. Bugünün değil
yarının Türkiye’sinin AB üyeliğini
değerlendirsek, Türkiye’nin AB için sorun değil,
fırsat kaynağı olduğunu daha iyi anlarız”
Daha da önemlisi,
Türkiye’nin AB’ye katkıları konusunda ekonomik
büyüme potansiyeli, iç ve dış pazarları ve
girişimciliği yeterince dikkate alınmıyor..
Türkiye’nin AB için ekonomik açıdan da bir artı
değer oluşturması, Avrupa’da yalnızca özel
sektör ve siyasi çevrelerin bir bölümünde
dikkate alınıyor.
Gümrük Birliği
yalnız Batı'dan Doğu'ya işliyor. Türkiye'nin
ticaret açığı iki katına çıktı.
Global platformda
Türkiye, AB'nin ekonomik gücüne büyük
katkılarda bulunacaktır. 69 milyonluk nüfusu
445 milyar euro gayrisafi yurt içi hasılası,
ihracata yönelik ekonomisi ve hızlı gelişen
enformasyon topluluğuyla Türkiye'nin katılımı
Avrupa'nın iç piyasasını ve piyasadaki rekabeti
yükseltecektir. Türkiye’nin Avrupa’nın ekonomik
rekabet gücüne olan katkısı yeni üye olan tüm
ülkelere göre daha fazladır.
AB kamuoyu
zannediyor ki Türkiye ekonomik bakımdan çok
zayıftır ve diğer eski ve yeni üyelere göre
AB’ne büyük yük olacaktır.
Türkiye’nin AB’ne
yük olacağını söyleyenler “AB'de geçerli
sübvansiyon kurallarına göre Türkiye'nin yıllık
maliyeti 20 milyar Euro olduğunu, Almanya’nın
tek başına bunun beş milyarını karşılamak
durumunda bulunduğunu iddia ediyorlar.
Halbuki gerçekler
böyle değildir. Üstelik bu gerçekler kamuoyundan
gizlenmektedir.
Gerçek şudur:
1998 yılı
verilerine göre Türkiye tam üye olması halinde
AB bütçesine yılda 2,8 milyar EURO katkı
yapacak, buna karşılık çeşitli fonlardan alacağı
payların toplamı 10,3 milyar EURO olacaktır.
Yani tam üyelik durumunda Türkiye yılda 7,5
milyar EURO net kaynak girişi sağlayacaktır.
Yani AB’ye ödediğimiz her 1 EURO’ya karşılık 3,5
EURO geri alacağız. Nitekim 1998 yılında
Yunanistan AB’ye ödediği 1,29 milyar EURO’ya
karşılık 5,8 milyar EURO, Portekiz 1 milyar
EURO’ya karşılık 3,9 milyar EURO, İspanya 5,3
milyar EURO’ya karşılık 12,2 milyar EURO,
İrlanda 0,7 milyar EURO’ya karşılık 3,1 milyar
EURO katkı almıştır. Bu ülkeler ve yeni giren
üyeler arasında AB’ne ödediği her 1 EURO için 5
EURO’dan fazla alanlar vardır.
AB’yle olan dış
ticaret, Türkiye’nin toplam dış ticaret hacminin
yüzde 50’sini oluşturmaktadır. Türkiye, 1980’li
yıllarda AB’nin üçüncü ülkelerden yaptığı
ithalatta 46. sırada yer alırken 1990’ların
sonuna gelindiğinde 12. sıraya yükselmiştir.
AB’nin ihracatında ise Türkiye’nin yeri 6.
sıradır. Dolayısıyla, hem Türkiye, hem de AB
için aradaki ekonomik ilişkiler vazgeçilmez
öneme sahiptir.
Türk ekonomisinin
ciddi sıkıntıları olduğu doğrudur. Ama, son
yıllarda bu sıkıntıların çözümü yönünde kararlı
bir politika uygulandığı, mali disiplinin önemli
ölçüde sağlandığı gözden kaçırılmamalıdır.
Ayrıca, aklı başında hiçbir Avrupalının 67
milyonluk bu dev pazarı gözden çıkarmak
istemeyeceği açıktır. Üstelik Türkiye, ekonomik
ve siyasi açıdan yalnızca kendinden ibaret bir
ülke değildir. Türkiye’nin gerisinde
Ortadoğu’dan Asya’ya, Akdeniz’den Karadeniz’e
kadar uzanan fevkalade geniş ve mümbit bir
coğrafya bulunmaktadır. Avrupa’nın bu büyük
coğrafyada etkin ve kalıcı olmak için
Türkiye’nin partnerliğine ihtiyacı vardır.
AB
ÜYESİ TÜRKİYE'NİN EKONOMİK BAKIMDAN AB’NE DİĞER
KATKILARI
Büyüme: İspanya ve
Portekiz gibi önceki aday ülkelerde 1980'lerde
görüldüğü üzere, müzakere süreci ve ardından
gelen AB üyeliği Türkiye’de de ekonomik ve
politik reformları teşvik edecektir. Bunun tabii
sonucu sürekli artan bir büyümedir.
Türkiye'deki
büyümenin AB ekonomisine olumlu bir etkisi
olacaktır. Türkiye'nin genç dinamik ve
girişimci nüfusu ve ekonomisi, Türkiye'de ve
genişlemiş bir Avrupa'da büyümeyi
sağlayabilecek kadar büyük. Türkiye G20'nin bir
üyesi. Ekonomisi (ortalama olarak) 1980'lerden
1990'ların sonuna kadar yüzde altı ila yedi
büyüdü. 1997 ve 1998 yıllarında ekonomisi yılda
yüzde 8.3 büyüyerek OECD rekorunu kırdı.
Fakirliğe gelince, Bugün bile Türkiye'de kişi
başına düşen milli gelir, Polonya'dan sadece
yüzde 10 kadar daha azdır. Romanya ve
Bulgaristan'dan da üç kat daha fazladır. Artan
ekonomik refah, nüfusun artışı üzerinde de
etkisini gösterecektir.
Türkiye’nin
fevkalade bir çalışma gücü ile azimkar bir orta
halliler sınıfı var. Türkiye’nin en küçük
fırsatları bile değerlendiren, dünyanın dört bir
yanında iş kovalayan genç bir müteşebbis kuşağı
var. Türk üniversiteleri, enstitüleri ve
mühendislik fakülteleri İslam dünyasında benzeri
görülmeyen bir yapıya sahiptir. Batının birçok
merkezindeki yüksek okullarla yarışabilecek
durumdadır.
Hangi büyük ülke bu
yıl ekonomide yüzde altı büyüme hızı bekliyor?
Hangi ülkede kredi kartı ve cep telefonu pazarı
böylesine bir hızla genişliyor? En dinamik borsa
hangisi?
Türkiye’nin uzun
vadedeki ekonomik potansiyelinin büyüklüğünü hiç
kimse görmezden gelemez. Türkiye bölgesinin
"dinamosu" ve "Avrasya'nın stratejik merkezi"
olmaya adaydır.
Bu yıl ekonominin
yüzde 6 oranında büyümesi ve enflasyon oranının
da yüzde 30'un altına düşmesi bekleniyor.
Türkiye ekonomik krizin de üstesinden geldi.
Tüketiciler:
Türkiye'nin büyük ekonomisinden ve
potansiyelinden Avrupa tüketicileri
yararlanacak. Ticaretin ve Türkiye'nin AB
yasalarını ve standartlarını kabul edebilmesi
önündeki teknik ve teknik olmayan engelleri
bertaraf etmek, büyümüş bir AB'de rekabeti ve
ürün kalitesini artıracaktır.
Ticaret: Türkiye
aynı zamanda dinamik genç halkıyla, büyük ve
tüketime aç bir pazar. Yürürlükte olan
endüstriyel mallarda Gümrük Birliği'yle
beraber, hizmetlerin ve devlet ihale
piyasalarının özelleşmesi Avrupa şirketlerine
paha biçilmez fırsatlar sağlayacaktır.
Gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 65'ini
oluşturan hizmet sektörüyle ve 30 milyar Euro
devlet ihale piyasasıyla, Türkiye kalkınma
projelerinde Avrupa şirketlerine büyük bir
potansiyel sunuyor. Bugün Türkiye ticaretinin
yarısını Avrupa ile gerçekleştirirken, yabancı
yatırımının yüzde 70'i de Avrupa Birliği'ndeki
kuruluşlarca yapılmaktadır.
Berlin'deki Alman
Sanayi ve Ticaret Odaları, Türkiye ile AB'nin
mümkün olduğunca kısa sürede ortak bir ekonomi
alanı oluşturmaları gerektiği vurguluyor. Buna,
Avusturya, İsviçre ve Finlandiya'yı AB tam
üyeliğine götüren Avrupa Ekonomik Topluluğu
örnek gösteriliyor. Planlanan doğuya doğru
genişlemeden çok sayıda Alman işvereninin kazanç
sağlayacağı belirtiliyor. DIHK , üyeler
arasında yapılan bir araştırma sonucuna göre,
Doğu ve Güney Avrupalı üye adayı ülkelerle
yapılan ticaretin daha şimdiden çok sayıda
Alman işyeri için "yaşamsal değerde" olduğu
belirtiliyor. Doğuya genişleme olmaksızın
şimdiki ticari ilişkilerin tehlikeye düşeceği
ve ülkedeki kazanç beklentisinin, büyüme ve iş
hacminin gerileyeceğinden söz edilen
toplantıda, genişlemenin yararlarının her
branşa göre farklı değerlendirildiği de
açıklandı. İhraç edilen mallarda öncelikle
elektronik aletlerde artış kaydedilmesi
bekleniyor, ancak yüksek teknoloji içermeyen
elektronik aletlerde giderek daha fazla
rekabetle karşılaşılıyor.
Yatırım: Katılımdan
sonra Avrupa şirketleri Türkiye'deki yabancı
yatırımlarda görülen yüksek kar oranından
yararlanacaklar. Ülkenin kalifiye iş gücü,
yüksek çekim kapasitesi, turizm potansiyeli ve
Avrasya piyasaları ve enerji ağındaki konumu
göz önünde bulundurulursa, AB üyeliği daha
fazla yatırımı cezbederek ekonomiyi
ilerletecek.
Enerji: Türkiye,
Irak'tan (Kerkük-Yumurtalık boru hattı),
Azerbaycan ve Kazakistan'dan (Bakü-Ceyhan boru
hattı) gelecek petrolün, Türkmenistan (Hazar'dan
geçecek boru hattı projesi), Azerbaycan (Şahdeniz
projesi) ve İran'dan gelecek doğalgazın 21'inci
yüzyılda kendi sınırlarından Avrupa'ya
taşınacağı bir ülke. Bakü-Ceyhan boru hattının
inşası devam ediyor.. Şimdiden, İran ve Sibirya
gazı Türk boru hattından akmakta; Türkiye,
Avrupa için Kafkaslar'daki petrol ve doğalgaz
rezervlerinin en önemli dağıtım yeri haline
gelmektedir.
Türkiye'nin, orta
vadede, gaz ve petrol rezervleri Kuveyt'ten daha
fazla olan bir bölgenin en önemli dağıtım
merkezi haline geleceğini herkes kabul
etmektedir. Enerji kaynaklarının Balkanlar
üzerinden ye da Adriyatik'ten Avrupa'ya
taşınmasına ilişkin planlar, hiç de uzun olmayan
bir gelecekte yürürlüğe girecektir.. Avrupa’nın
bu kaynaklara ve güvenli bir taşıma yoluna
dolayısıyla da Türkiye'ye ihtiyacı var.
Türkiye,Kafkas petrolünün akışından doğrudan ve
dolaylı olarak yararlanacak. Daha şimdiden Türk
firmaları Orta Asya'da inşaat, telekomünikasyon
ve gıda alanlarında faaliyet gösteriyorlar.
Petrol ve gaz taşıma yollarının yapımı orta
vadede, bölgedeki 240 milyon nüfusu, çıkış
noktası olarak Türkiye'den kolayca ulaşılabilen
tüketiciler konumuna getirecektir. 67 milyon
Türkü, çok şey vadeden bir pazar olarak değil de
sadece göçmen kitlesi olarak görenler, 10-15yıl
sonra bakış açılarını tamamen düzeltmek zorunda
kalacaklar.”
TÜRKİYE'NİN DİĞER KATKILARI
İstikrar:
Türkiye'nin sadece Avrupa için değil,
dünyanın büyük kesiminin istikrarı için de
büyük bir önem taşıdığını herkes kabul
etmektedir.
Bugünkü Türkiye
Batı'ya ve Avrupa'ya kendi bölgesinde önemli
ölçüde istikrar sağladı. Bu rol, soğuk savaş
sonrası küçülmedi, belki daha da büyüdü. Örneğin
birçok şeyin hâlâ ayakta olduğu Kafkasya veya
eski SSCB Cumhuriyetleri'nin olduğu yerde
Türkiye'nin istikrar sağlayıcı ekonomik ve
siyasi etkisi büyük önem taşıyor. Bu rolden
bugün özellikle ABD'nin yararlanabileceği
konusu, Avrupa'yı Türkiye'nin yardımıyla
Birliğin bölgedeki ağırlığını artırmak için
teşvik etmelidir.
Türkiye'nin üyeliği
sonucu Türk-Yunan ilişkilerindeki gelişmeler
Ege'de ve Balkan bölgesinde daha fazla
istikrarı sağlayacaktır. Bölgede daha büyük bir
istikrar ve işbirliği ticarete, enerjiye,
taşımacılığa ve çevre projelerine potansiyel
sağlayacaktır.
Türkiye'nin coğrafi
ve jeopolitik açılardan AB için önem taşıdığı
aşikardır. Türkiye'nin üye olduğu bir AB,
Avrupa'nın önemli amaçlarından biri olan krizi
önleme konusunda Kafkasya ve Orta Doğu gibi
istikrarsız bölgelerde Birliğin nüfuzunu
genişleterek, istikrarı teşvik edici bir rol
oynayabilir. Bu, ileride siyasi şartlar ne
olursa olsun, Irak için de geçerli. ABD'nin,
Saddam'ı devirmesinden sonra tüm Orta Doğu'da
yeni bir düzen ve "demokratikleşme" içeren geniş
çaplı planlarda Ankara kilit role sahiptir.
AB Orta Asya'da,
Türkiye'nin bu bölgeyle olan tarihi bağlarından
yararlanarak, petrol yataklarına sahip
oldukları için gelecekte ekonomik-politik
açıdan büyük önem taşıyacak olan demokrasilerin
istikrar kazanmasına katkıda bulunabilir.
Barış: Türkiye'nin
üyeliği ortak Avrupa çıkarlarını destekleyecek
ve savunacaktır. Üyelik müzakerelerinin
başlaması, Türkiye'deki insan hakları
reformlarını hızlandıracaktır. Otto Schily’nin
dediği gibi : "Türkiye'deki bazı şeyler
eleştiriliyor. Ancak Türkiye'deki durumun
değişmesi ve daha iyi olması Türkiye'yi
Avrupa'dan uzakta tutarak mı, yoksa Türkiye'yi
Avrupa'ya yakınlaştıracak bir süreci
destekleyerek mi sağlanır? Bu sorunun cevabı
gayet açık. Bu, sadece Türkiye'ye, gerçekçi bir
perspektif sunarak sağlanır."
Delors, “bir
hayal edin, Türkiye Kürtleri barış içinde
yaşıyorlar, Türkiye'nin ve Avrupa'nın
dayanışmasından istifade ediyorlar, ülkedeki
gerilimler sona eriyor ve tüm bunlar
Türkiye'nin Büyük Avrupa'ya girişi sayesinde
oluyor.
Bir AB üyesi olarak
Türkiye, demokrasi, barış, istikrar ve ekonomik
kalkınmaya daha geniş bir alanda katkıda
bulunacaktır. Akdeniz Bölgesindeki Ülkelerle
ilişkilerini artıran Türkiye’nin bu bölgenin ve
dolayısıyla Avrupa’nın istikrarı açısından
önemli bir işlevi bulunmaktadır. Önümüzdeki
dönem Orta Doğu Barış Sürecinin ilerlemesi ile
birlikte Batı Akdeniz Ülkeleri ile Doğu Akdeniz
Ülkeleri arasında ilişkilerin artma potansiyeli
ve Orta Doğu bölgesinin Avrupa Birliği’nin
dinamiğinden daha fazla etkilenme olasılığı
ortaya çıkmaktadır.
1999'dan itibaren
Yunanistan, dışlanmış ve yalnız bırakılmış bir
Türkiye'nin, çok daha tehlikeli olabileceğini,
dolayısıyla Türkiye'nin de Avrupa Birliği'ne
katılmasının daha iyi olacağını anlayıp
siyasetini derin bir şekilde yeniden gözden
geçirmiştir. Ama bu dengeli ve gerçekçi vizyon,
Yunanistan'da olduğu kadar Birliğin geri
kalanındaki kamuoylarına da yansımakta güçlük
çekmiştir. 11 Eylül'den sonra dünyada esen
hoşgörüsüzlük havası da, işleri güçleştirmiştir.
Türkiye'ye karşı hasmane tutumun terk edilmesi
ve bu ülkenin Avrupa Birliği'ne uyumu yolundaki
uzun ve zor sürecin başlatılması, yegane "realpolitik"tir.
Bu sürecin sonuca ulaşması, bugünkü kaygıların
da ortadan kalkmasını sağlayacaktır. Bu sürece
angaje olmayı veya vaktinde başlamayı
reddetmek, mevcut kaygıları teyit etmek
anlamına gelecek ve sürmesine yol açacaktır.
Türkiye şu an
yaşadığı kimi sorunları kısa sürede aşacak ve AB
kriterlerine uygun hale gelecektir.
Kıbrıs sorunu da buna dahildir. 60'lı yıllarda
Fransa ve Almanya, Cezayir Savaşı konusunda
anlaşamıyorlardı fakat bu anlaşmazlık
Avrupa'nın inşa edilmesi için işbirliği
yapmalarına engel olmamıştı. Ve İrlanda'ya,
kürtaja karşı anayasal tutumu koruyabilmeleri
için Maastricht Anlaşmasını imzalamamalarına
izin verilmişti.
Güvenlik: "Türkiye
NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahiptir,
İsrail'le iyi ilişkileri olan bir ülkedir,
Avrupa Orta Doğu'da, Balkanlar'da veya
Kafkasya'da huzur ve güven istiyorsa Türkiye
temel bir ülkedir..."
Charles de Gaulle
(yurtdışına yaptığı son resmi ziyareti olan) 25
Ekim 1968’de Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı
Köşkünde şunları söylemişti: "İşte Türkiye,
Avrupa ve ön Asya arasındaki boğazların
efendisi, üç kıtanın temas ettiği geniş Anadolu
vadisi boyunca uzanan, dünyanın bu bölgesinde
barışın geçtiği veya savaşın geçebildiği bir
çok kapının bekçisi, sonuç olarak büyük ve
verimli imkanların sahibi, ama aynı zamanda en
vahim olasılıklara da açık bir yer. İşte
Fransa, aynı anda Atlantik’e, Kuzey denizlerine
ve Akdeniz’e açık, Ren ve Tuna’nın ülkeleriyle,
İngiliz adalarıyla, İtalya ve İberiya
yarımadalarıyla birlikte oluşturduğu Batının
merkezi. Yeni ve Eski Dünya arasında giden,
gelen, yüzen, uçan her şeye ulaşabilecek
konumdaki bir yer (Plon yayınevi-1975-"Discours
et messages" adlı kitaptan alıntı)".
AB üyesi Türkiye,
AB'ye daha büyük bir siyasi ağırlık,
Avrupalılara da daha geniş çaplı bir güvenlik
kazandıracaktır.
Güvenilir bir NATO
müttefiki olarak Türkiye'nin üyeliği ortak
güvenlik ve dış politikasının hem askeri hem de
sivil yönünü sağlamlaştıracaktır. Türkiye'yi
kapsayan AB, demokratik olmayan rejimlerden
gelen tehditler, terörizm, silahlanma, dini
radikalizm ve halkların kitlesel çapta göçü ve
eroin, silah ve insan kaçakçılığı dahil olmak
üzere, siyasi sorunlar ve krizlerle başa
çıkmada daha verimli olacaktır. Türkiye, 700
bin askeriyle Avrupa'nın en büyük ordusuna
sahip. Türkiye Balkanlar, Kafkaslar ve Orta
Doğu, da Avrupa'nın istikrarı için anahtar rol
oynuyor. AB memurlarının, askerin iç siyasetteki
etkin konumunu eleştirdikleri kadar, Avrupa
ordularının askerleri de Türkiye'nin uzman,
düzenli ve güvenilir ordusunun Balkanlar'da
krizin yatıştırılmasındaki katkısını
övüyorlar.Türkiye'ye karşılık, etkili bir Avrupa
dış ve güvenlik politikası oluşturmak,ne
güneydoğu Avrupa'da, ne de İsrail'in varlığının
Türkiye sayesinde korunduğu Orta Doğu'da
mümkündür. Avrupa'nın Güvenlik ve Savunma
Gücü'nün yapılanması da Türkiyesiz
gerçekleşemez. Türkiye'nin iki kıtayı
birleştiren noktadaki stratejik konumu, Avrupa
güvenliği ve savunması için de çok önemli bir
rol oynayabilir.
NATO içinde ikinci
büyük orduya sahip olan ve barışı koruma
operasyonlarına katılmaya hazır olduğunu birçok
kez gösteren Türkiye, ortak dış ve güvenlik
politikası yaratma çabalarında AB'ye güçlü bir
ortak olabilir.
Orta Doğu,
Balkanlar ve Kafkasların kesiştiği noktadaki
Türkiye’nin sınırsız önemi inkar edilemez.
Türkiye bugun
Avrupa ıhın onamlı ise, 21. Yüzyılın baslarında
çok daha onamlı olacak. Rusya’daki karışıklık,
Ortadoğu ve güney Asya’nın durumu ile güçlü ve
mağrur cın, gozonunde bulundurulursa, kendinden
emin, laik, demokratik ve gelısmıs bir
Türkiye’nin krizler esnasında taşıyıcı bir ok,
barış esnasında da güçlü bir köprü olması
mümkündür. Bu kabullenıs tabii ki bir çok on
koşulu ıcerıyor ve cesaret istiyor. Ancak batı
Türkiye’yi ciddiye alırsa bu testi basarabilir.
Joschka fısher:
ABD, AB’nin doğu’ya genıslemesını yanlış
algılamaktadır. Bu ortak güvenlik ıhın çok
pahalı stratejik bir yatırımdır. Aynı husus,
AB’nin Türkiye’ye karsı uyguladığı yanı strateji
ıhın de gecerlıdır. Şayet Türkiye ve Yunanistan
sorunlarını çözer ise ve aynı zamanda Türkiye
ıhın AB’ye katılım perspektifi, Türkiye’de daha
fazla demokratik istikrar sağlar ise, bu o zaman
kıtanın bölgeye sağladığı büyük bir katkıdır.
Türkiye'nin 1952'de
NATO'ya kabul edilmesinin amacı, petrol
üreticisi ülkeleri komünist tehlikeye karşı
korumaksa, Ankara birliklerinin bugünkü misyonu
da, İslami terörizme karşı Avrupa'ya kalkan
görevi yapmaktır. Hüseyin Bağcı, "Bu bağlamda,
Batılılar, Türkiye'den daha iyi bir müttefik
bulamazlar. Çünkü Türk Devleti, bütçesinin yüzde
16'sını, yani GSİH'nin yüzde 4.5'ini askeri
harcamalara ayırıyor ve 1.2 milyon askerlik bir
orduya sahip. Buna bir de kırk sekiz saat
içinde seferber edilebilecek durumdaki 2.5
milyon yedek askeri eklemek gerekir" diyor.
TÜRKİYENİN AB ÜYELİĞİYLE İLGİLİ DİĞER
TARTIŞMALAR
Türkiye'nin
üyeliğine şüpheyle bakanların akademik
tartışmasını Tarihçi Hans Ulrich Wehler
başlattı. Tarih Bilimci Heirich August Winkler
de onu destekledi. Siyaset Bilimci Claus
Leggewie ve Tarihçi Dieter Oberndörfer bu
ikilinin karşısında yer aldı. Şimdilerde bu
tartışma, çok sesli koroyla yapılıyor. Bu arada
argümanlar coğrafik, kültürel, siyasi,
ekonomik, demografik ve jeostratejik argümanlar
olarak sıralanıyor.
Coğrafik argüman:
Türkiye’nin coğrafi
olarak Avrupalı mı, Asyalı mı sayılacağı
tartışması, sadece Türkiye’nin üyeliğine karşı
olanların kendi kendilerini ikna etmekte
kullanabilecekleri bir argüman olmanın ötesinde
değere sahip değildir. Türkiye’yi coğrafi olarak
Asyalı sayanların, Türkiye’nin üyeliği halinde
Rusya, Ukrayna, Ermenistan, İran, Suriye,
İsrail, Filistin, Fas ve hatta Orta Asya
ülkelerinin de AB’ye üyelik talebinde bulunma
hakkına sahip olacakları iddiası mantık dışıdır.
Çünkü, Türkiye’nin AB sürecine dahil olma talebi
1959 yılına kadar gitmektedir. Oysa bu ülkelerin
hiçbirinin ne halihazırda, ne de böyle bir hak
iddia etmelerine mesnet teşkil edebilecek kadar
uzak bir geçmişte AB’ye üyelik gibi bir
talepleri bulunmamaktadır. Öyleyse Türkiye’yi,
sırf topraklarının çoğu Asya kıtasında bulunuyor
diye bu ülkelerin AB’ye üye olma taleplerine
mesnet teşkil edecek bir konumda
değerlendirmenin hiçbir tutarlı yönü
bulunmamaktadır. Ayrıca, hatırlanmalıdır ki,
bugün de Avrupa kültürünün temel taşları olarak
kabul edilen bir çok düşünürün yaşadığı yerler
ile Avrupa kültürünün ayrılmaz parçaları olan
tarihi ve kültürel değerlerin beşiği sayılan
mekanlar Türkiye toprakları içinde yer
almaktadır. Türkiye’yi coğrafi konumundan dolayı
Avrupa’dan dışlamak isteyenler, aslında bir
anlamda kendi temellerini de inkar
etmektedirler.
Wehler,
Türkiye'nin Avrupa kıtasında değil, Asya
platosunda yer aldığını söylemektedir. Buna
karşılık ona itiraz edenler, "olabilir"
diyorlar, peki o zaman Doğu Anadolu'nun
güneyinde yer alan Kıbrıs için ne diyeceğiz?
Gerçekten de Avrupa ve "Küçük Asya"yı
birbirinden ayırmak kolay değil. Hatta "Avrupa"
tanımlaması bile bugünkü Türkiye sınırlarında
doğmuştur. Dilbilimciler, Avrupa sözcüğünün
Küçük Asya'da yaşayan İyonyalıların Ege'nin
batısına adını verdikleri Yunanca "Erebos"
sözcüğünden türediğini belirtiyorlar. Avrupa'dan
"Batı" diye söz etmek şarkçı bir bakış açısını
yansıtmaktadır. Leggewie, sonuç itibarıyla
AB'nin özellikle Avrupalılarda görülen herhangi
bir özsel niteliğe göre değil, ortak anlaşmalara
ve gelecekteki Anayasa'ya dayanması gerektiğini
dile getirmektedir. Jacques Attali, "Evet,
Avrupa sınırlarını Türkiye'ye açmalıdır. Bunu,
coğrafi, siyasi, tarihsel ve kültürel
nedenlerden ötürü yapmalıdır. Benim görüşüm o
dur ki, Avrupa Birliği, Avrupa'da bir parça
toprağı olan tüm ülkeleri kapsama eğilimindedir.
Dolayısıyla, Ukrayna veya Rusya'nın
bütünleşmesi de düşünülebilir. Bundan başka,
'bir Asya gücü olan Türkiye konusundaki
argümanları da yanlış buluyorum. Fransa,
denizaşırı toprakları sayesinde, Hint
Okyanusu'nda ve Pasifik'te mevcut bir güçtür.
Oysa kimse, Fransa'nın Avrupa aidiyetini
tartışma konusu yapmıyor. Buna karşın Fas veya
Tunus gibi ülkelerin bazen dile getirildiği
üzere Avrupa'ya dahil olmaya muktedir olacağına
inanmıyorum. Onların durumunda, kesin biçimde
söz konusu olan bu vazgeçilmez toprak bütünlüğü
mevcut değildir.
Ortaya atılan bir
başka sebepse, Türkiye'nin Avrupa'da olmadığı.
Peki o zaman neden 19'uncu yüzyıl boyunca
Türkiye, "Avrupa'nın hasta adamı" şeklinde bir
ifadeyle anıldı?
Osmanlı
İmparatorluğu'nun merkezi olarak bilinen
Konstantinople Bab-ı-Alisi uzun süre Avrupa
ittifakının bir üyesi ve Kutsal topraklarda
Hristiyanlara ait ibadet yerlerinin güvenilir
hamisiydi. Fransa ve İngiltere, Rusya'nın
kutsal yerlere el uzatma çabalarına karşı
savaşmak için 1854'de Bab-ı Ali ile ittifak
yaptı. Bu, Batı Avrupa'nın, Rusları Akdeniz'den
uzakta tutmak için yıllarca sürdürdüğü Türkleri
kullanma stratejisinin bir parçasıydı. (NATO da
Türklere tamamıyla aynı rolü tevdi etti.)
Kültürel argüman:
Din farklılığı,
Türkiye’yi Avrupa’ya ait görmeyenlerin en
kuvvetli argümanlarından birini oluşturmaktadır.
Bu konu, Avrupa’nın gelecekte kendini
Hıristiyanlık eksenli bir yapıya dönüştürüp
dönüştürmeyeceği, yani yüzyıllar öncesinde
kaldığı düşünülen bir bağnazlığın yeniden bu
kıtaya hakim olup olmayacağı tartışmalarını da
beraberinde getirmektedir. Türkiye, nüfusunun
çoğunluğu Hıristiyan olan Avrupa Birliğinin
kendisini üyeliğe kabul ederek, Avrupa’yı Avrupa
yapan Rönesans devrimini zirveye ulaştıracağı
görüşündedir. Aksi yöndeki bir gelişme, yani
halkının Müslüman kimliği dolayısıyla
Türkiye’nin Avrupa Birliği dışında bırakılması
ise, Avrupa’yı rönesans öncesine geriletecektir.
Wehler ve Winkler,
kültürel karşıtlıklara dikkat çekiyorlar.
Wehler, Türkiye'yi "Hristiyan temelli devlet
anlayışına uymayan" büyük bir Müslüman devleti
olarak tanımlıyor. Türkiye'nin aynı zamanda bir
İncil ülkesi olduğu, Güneydoğu Anadolu'daki
Urfa'nın Museviliğin ve Hristiyanlığın atası
olan İbrahim peygamberin doğum yeri olduğu,
onun için anmaya bile değer değil. Modern
Türkiye'nin İslam kültür çevresindeki başka
hiçbir ülkede olmayacak şekilde din ve devlet
ayrımını gerçekleştirdiği Wehler'i etkilemiyor.
Hatta tam tersine Oberndörfer'in alaylı şekilde
vurguladığı gibi, Wehler, Türkiye'yi "din
düşmanı" olmakla suçluyor. Oysa Oberndörfer,
Türkiye'nin üyeliğe alınmasını İslami geleneği
nedeniyle dünya tarihindeki önemi açısından
olumlu görüyor: "Türkiye, Müslüman toplumların
modern anayasal devletle entegrasyon imkânı
açısından bir örnektir." Şayet, İslam Avrupa'ya
ait değilse, Balkanlar yüzyıllardır Avrupa dışı
olarak tanımlanmalı ve Avrupa'daki İslam
cemaatleri de görmezden gelinmeli. Türkiye ve
onunla birlikte İslam, çoktandır Avrupa'nın bir
parçası: Türkiye Avrupa Konseyi'nin ve NATO'nun
üyesi, 1963'ten beri AET ile ortak üye, 1996'dan
buyana AB ile Gümrük Birliği ve BAB ortak üyesi,
1999'dan beri de AB üye adayı.
Yeni bir Avrupa
kuruluyor. Bu durum bazı beklentiler uyandırdığı
gibi, aynı zamanda bazı korkuları da beraberinde
getiriyor. Alıştığımız milli devletten geriye ne
kalacak? Bu konudaki tartışma kimlik sorunu
konusuna bağlanıyor: Aslında, "Avrupalı" olmak
ne demek? Avrupa kültürünün belirleyici
unsurları nelerdir? Yeniden ve sürekli olarak
"Hıristiyanlık ülkesi" söylemlerinin ortaya
çıkması bir rastlantı değil.
Olayın merkezinde
İslam ile Avrupa çatışması yatıyor. Tabii ki
Avrupa'da Yahudiler gibi diğer dinlerden
yurttaşlar da yaşamakta. Ancak, dini ve kültürel
yönden etkin bir rol oynamaları söz konusu
değil. Ortodoksluk, Yunanistan'ın AB üyesi
olmasının ardından politik yönden de önemli bir
anlama sahip durumda. Bulgaristan ve Romanya
gibi diğer Balkan ülkelerinin de AB'ye alınması
ile Ortodoksluk Avrupa'nın kültürel ve dini
kimliğinde kayda değer bir etkinliğe sahip
olacak.
Oldukça derin bir
etki ise İslam'dan geliyor. İki nokta, durum
hakkında düşünülüp bir şeyler yapılmasını
gerektiriyor: Birincisi, şimdiye kadar olmamış
bir şekilde yan yana ve birlikte yaşama
zorunluluğu. Batı ve Doğu Avrupa'da sayısal
olarak gözardı edilemeyecek 20 milyonluk bir
Müslüman cemaati yaşıyor. Fransa'da Müslümanlar,
Protestanlardan sonra ikinci büyük dini cemaatı
oluşturuyorlar ve sayıları da sürekli artıyor.
Bu Müslüman-Hıristiyan sendromunun Ortaçağ
İspanyası dönemiyle ilintilendirilmesi daha da
rahatsız edici. O dönemdeki olaylar, 1492
yılında tüm Müslüman ve Yahudilerin İber
Yarımadasından tamamıyla sürülmeleri ile
sonuçlanmıştı.
Bölgesel ve politik
düzeyde Osmanlının Balkanlar'dan çekilmesi ve
suni Yugoslav Devletinin çökmesinin ardından,
çoğunluğu Müslüman olan Bosna, Arnavutluk ve
büyük olasılıkla günün birinde de Kosova'nın da
dahil olabileceği devletler ortaya çıktı.
Türkiye'nin AB'ye
kabulü yönünde bir karar alınması, 80 milyon
Müslüman vatandaşa sahip bir ülkenin tam üyeliği
ile yeni bir perspektifin açılmasına neden
olacak.
Antik Bergama'dan
Osmanlı kütüphanelerindeki değerli eserlere dek
uzanan tarihi mirası, Türkiye'nin yerinin
Avrupa'da olduğunu her halükarda gösteriyor.
Ülke, günlük ye da yüksek kültür yapısı
itibariyle de New York ye da Berlin'den geri
kalmıyor. Oysa Türklere ilişkin tartışma bu
konudan ziyade, İslam'la ilgileniyor. Böylece,
yeni Türkiye tartışması, "AB bir Hristiyan
kulübü müdür ve Türkiye bu yüzden mi dışarıda
kalmak zorundadır?" sorusunu yeniden yönelttiği
için, eski mezarların arasında dolaşıyor.
Özellikle
muhafazakarlar, genellikle bir Müslüman ülkenin
Hrıstiyan Avrupası'na entegre olamayacağını
ileri sürüyorlar. Bu da laikliğin Avrupa'da
gerçekleşmediği anlamına geliyor. Türkiye ise,
bir İslam ülkesi değil, laik bir ülkedir.
Türkiye, bazı alanlarda bazı AB ülkelerinden
daha laiktir. Türkiye'nin üyeliğine karşı
olanlar, Türk devletinden değil, Müslüman
Türklerden bahsediyorlar ve bunların Avrupa'ya
sözde uymadıklarını belirtiyorlar. Peki Fransız,
İngiliz ve Alman olarak Avrupa'da Avrupalı
olarak yaşayan Müslümanlara ne demeli?
Almanya'da bu konumda üç milyon insan
yaşamaktadır.
Sadece Hrıstiyanlar
mı Avrupalı? Türkiye'yi, insanlarının inancı
nedeniyle reddedenler, toplumumuzdaki Hrıstiyan
olmayanların eşitliğini de tartışmalı hale
getirmektedirler.
Bu tehlikeli bir
düşüncedir.İlkesel Türkiye eleştirmenleri, her
seferinde Hrıstiyan Avrupa'nın ortak bir
aydınlama tecrübesi yaşadığını, Türkiye'nin ise
bu konuda eksikliği bulunduğunu ileri
sürüyorlar.Ancak Avrupa'nın Katolik güneyinde ye
da Ortodoks güneydoğusunda fazla bir aydınlama
söz konusu olmamıştır.Ayrıca, burada
gerçekleştirilen ve aydınlama diye
nitelendirilen olgu, Türkiye'de 80 yıllık bir
süreci kapsayan ve sürmekte olan Kemal
Atatürk'ün reformlarıdır.
Ayrıca, doğa
kanunlarının tanınması ve mantığın zaferi,
Almanların bundan onlarca yıl önce milyonlarca
insanı katletmesini önleyemedi. Yani aydınlanma,
sağduyulu davranmak için bir garanti değildi ve
bizim daha iyi insanlar olmamızı sağlamadı.
Aydınlanmanın ana fikri, mantıklı davranma
sorumluluğunu içermektedir; mantıksız korkuların
yaratılmasını değil. Sağduyulu hareket etmek,
her zaman yerine getirilmesi gereken bir
görevdir. Medeni, ortak bir yaşamın temeli,
sağduyudur; Kur'an, İncil veya Tevrat değil.
Bu arada, Türk
savaşlarının Avrupa'nın kolektif hafızasında
hala yerini koruduğunu ve Viyana'yı kuşatanlarla
Viyana'yı savunanların torunları arasında
duygusal bir engel oluşturduğunu okumak da
mümkün. Bu tür düşünceleri son olarak birkaç
hafta önce tarihçi Hans-Ulrich Wehler'in
kaleminden dökülmüş olarak bu gazetede okuduk.
Fakat Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa, hiçbir
zaman birbirinin karşıtı olmamıştır. Türkler,
Avrupa güç sisteminin bir parçası olarak her
zaman hem müttefik hem de düşman olmuşlardır.
16. Yüzyılda
Habsburglara karşı Fransızlarla birlikte, 17.
Yüzyılda Ruslara karşı İsveçlilerle, 19.
Yüzyılda yine Ruslara karşı İngilizler ve
Fransızlarla birlikte ve 20. Yüzyılda Almanlarla
birlikte bütün dünyaya karşı.
Kaldı ki, bütün
bunlardan bağımsız olarak -eğer bir ortak hafıza
olsaydı- Kara Mustafa Paşa ve Viyana'dan ziyade,
Hitler ve Stalin hatırlanmaz mıydı? Son
yüzyılları savaş ve sürgünler belirlediği
içindir ki, Avrupa bütünleşmesi ileri
götürülmelidir. Geçmişteki savaşlar ayırmaz,
yükümlülük getirir. Avrupa bütünleşmesi
olmasaydı, Alman-Polonya veya Alman-Fransız
uzlaşması da düşünülemezdi. Yunan-Türk
yakınlaşması da Türkiye'nin AB arzusunun yıldızı
altında durmaktadır.
Wehler, Federal
Almanya'daki Türk toplumunu "Türk sorunu" olarak
isimlendirmekte ve "Müslüman diasporanın"
entegre edilemez olduğunu söylemektedir. Wehler
entegrasyonu mu yoksa asimilasyonu mu
kastetmektedir? Burada söz konusu olan sadece
ihmal değildir. Wehler'in sözlerinin arkasında,
Almanya'nın sadece Hrıstiyan Almanlara ait
olduğu ve başka birine ait olmadığı düşüncesi
yatmaktadır. Onlarca yıl önce de bir başka dini
cemaatin, "çözüme" ihtiyaç duyan bir sorun
oluşturduğu açıklanmıştı. Profesör Wehler
sözlerini özellikle hassas biçimde seçmesi
zorunlu olan bir kuşağa mensuptur.
Eğer Avrupa
medeniyeti, Yunan felsefesinin, Roma hukukunun
ve Judo-Hıristiyan değerlerin mirasçısı ise,
bugün Türkiye’de bulunan Küçük Asya’yı dışlamak
zordur: Antik Yunanistan, Truva’yı, Efes’i,
yani Atina’nın karşısındaki Ege Denizi’nin
öteki tarafını içine alıyordu. Roma
İmparatorluğu’nun doğu sınırı, Ankara’nın
doğusundan geçiyordu ve bugün Aziz Paul,
Kıbrıs’ın karşısındaki 100 bin nüfuslu
Tarsus’un Türk Musevisi olabilirdi.
Türkiye'nin ve
Türklerin AB dışında tutulabileceği düşüncesi
çocukçadır. Su yolunu her zaman bulur. Sağlam
bir Avrupa da ancak temel özgürlüklerin
verilmesi ile hayata geçirilebilir.
Acaba tartışmalı
bir kültür gerekçesiyle Avrupa'da yeni bir demir
perde kurmayı gerçekten istiyor muyuz?
Türkiye'nin durumunda söz konusu olan,
"içerideki" veya "dışarıdaki" değildir. Söz
konusu olan, bizim Avrupalılar ve demokratlar
olarak kendimizin ne anladığıdır.
Türkiye'nin Avrupa
yolunda yapması gereken hala pek çok ev ödevi
vardır. İnsan haklarının korunması, azınlıkların
devlet ve toplum içinde eşit biçimde pay
almaları, bilinçli bir vatandaşlar topluluğunun
geliştirilmesi, bu bakımdan en önemli
sloganlardır. Fakat Ankara'da gerçekleştirilen
son reformlardan sonra, Türk siyasetinin sözünü
tutacağı konusunda iyimser olabiliriz. Aynı şeyi
artık Avrupa'nın da yapmasının zamanı gelmiştir.
Sürekli olarak
Avrupa'nın Romalı ve Hrıstiyan temellerine
atıfta bulunanlar, "paçta sund servanda"yı (ahde
vefayı) da bilirler. Bu hem Roma'da ve hem de
kutsal Roma Germen İmparatorluğu'nda hukukun
temel ilkelerinden biriydi. Bu durum bugüne
kadar da değişmemiştir. Anlaşmalara, her iki
tarafın da uyması gerekir.
''Avrupa kimliği
nedir? Aydınlanmaya, dile ye da dine mi
bağlıdır?Avrupa'nın anladığı şekilde bir
aydınlanma Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya'da
da yaşanmamıştır. AB içinde konuşulan diller
Kafkaslardaki diller kadar çeşitlidir''
ifadesine yer verilen yorumda, ''Bizi din mibir
arada tutuyor? Katolik İspanyollar ile Protestan
Finliler, Akan İngilizler ile Ortodoks
Yunanlılar arasında o kadar az benzerlik
olmasına rağmen hepsi Brüksel'deki dünyevi AB
evine haccediyorlar. Müslüman Türkiye bunu neden
yapmasın?''
Tarih kitaplarının
incelenmesi durumunda Türkiye'nin her zaman
Avrupa'ya ait olduğunun görülebileceği
kaydedilen yorumda, zamanında Osmanlı
İmparatorluğu'nun bile Avrupa'nın ''iktidar
ağına'' dahil bulunduğu hatırlatıldı.
Yorumda,
''Almanya'da yaşayan yaklaşık 2,5 milyon Türk
kökenli vatandaş, Avrupa'yı ziyaret eden Asyalı
mıdır? Hıristiyanlık ve İslamiyet siyasi
sınırların belirlenmesinde rol oynayamaz. Çünkü
her ikisi de Avrupa tarihinin parçalarıdır.
Bunun bilincine varan ve Türkiye'ye AB
kapılarını açanlar, Almanlarla Türkler
arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine katkı
sağlayacaktır'' denildi.
Jacques
Attali, Kültürel farklılıklardan ötürü
Türkiye'nin olası bütünleşmesini tartışma
konusu haline getirenler aynı zamanda yanlış
bir yorum içerisindedirler. 15'nci yüzyıldan
itibaren, Türkiye'nin tarihi, özünde,
Avrupa'nın tarihiyle iç içe geçmiş durumdadır.
Constantinople'un (İstanbul) Roma
İmparatorluğu'nun yegane merkezi olduğunu
unutmayalım, eğer gerekliyse entellektüel ve
sanatsal kültürel mirasımızı deşersek, İslam
konusundaki edinimlerden, Yunan düşüncesine,
Arap kültürüne kadar çok fazla şey bize Türkiye
üzerinden ulaşmıştır. Onu kültürel nedenlerden
ötürü dışlamak, her şeyden öte kendimize ait
Orta Doğu'daki kültürel ve dini köklerimizi
reddetmek anlamına gelecektir.
Türkiye'nin Avrupa
kültüründeki yeri sağlamdır. Avrupa
medeniyetinin pek çok sembolik unsuru, bugünün
Türkiye topraklarında doğmuş ve yaşamıştır. Bu
her tür kültürel unsuru kapsamaktadır. Çok kısa
bir süre sonra her birimizin bacalarından
düşecek Santa Claus, bir zamanların Myra (Kale)
Piskoposu St. Nicholas'nın hayatına
dayanmaktadır. Nicholas, bir grup genç kızı
fahişlikten korumak uğruna bir çuval altını
feda eden kişi olarak tanınır.
Medeniyetimizin
kurucuları arasındaki "tarihin babası" Heredot,
pekçok yere seyahat etmiş, ancak tüm hayatı
boyunca, bugünün Bodrum'u, Halikarnas vatandaşı
olmaktan onur duymuştur. Coğrafya uzmanı Strabon,
Amasyalıydı ve "La Fontain Masalları"na ilham
kaynağı olan Ezop, gurme mutfağın babası
Locuilis gibi Frigyalıydı.
Türkiye ayrıca,
Avrupa medeniyetinin köklerinin bulunduğu
pekçok kente sahip: Homer tarafından tanıtılan
Troya kenti Türkiye'dedir. Burada yaşanan ünlü
savaş, ilk defa Pergamon'da (Bergama) bulunan
parşömene kaydedilmiştir.
İnsanlığın irade
gücünü kanıtlamak üzere Büyük İskender'in
düğümünü kesen Gordion kralı da Frigya'da
yaşadı. Kuzeyde, Yason ve Argonotların Altın
Pösteki'yi aradıkları Karadeniz sahilleri
uzanmaktadır.
Türkiye'de
bunlardan başka İncil'de önem atfedilen pekçok
yer bulunur. Peter'in Hristiyan Kilisesi'ni
kurduğu Antakya ve unutmayalım ki, İmparator
Constantine'in Avrupa İmparatorluğu ve bir
Avrupa medeniyeti kurduğu bugünün İstanbul'u,
Türkiye'de bulunmaktadır.
Bugünün Türkleri,
yalnız bu saygın ataların soyundan
gelmemektedir. Bunun yanında bizler, bu antik
değerleri bugünün Türkiyesi'nin tüm mirasından
ayrı tutamayız. Victor Hugo, Türkiye'yi, Kutsal
Deniz, Kutsal Roma İmparatorluğu, Fransa,
İspanya ve İngiltere'nin yanında Avrupa'nın
"birinci dereceden altı gücü"ne dahil etmiştir.
Diğer yanlış bir
argüman da din konusundadır. Fransa ve
İngiltere gibi ülkelerde İslam, fiili olarak en
fazla uygulanan din ve sayıca en fazla ayinlere
sıkı sıkıya bağlı müminlerden oluşurken hâlâ
Avrupa'nın Hrıstiyanlığından söz edilebilir mi?
Müslüman Türkiye'yi reddetmek, Avrupa'nın çok
inançlı gerçekliğini görmemek anlamına gelir.
Ayrıca, Avrupa Birliği'ne gelecekte üye olacak
ülkelerin tutumlarına kuşkuyla yaklaşıyorum.
Bunlar, bundan böyle kulübe dahil olacakları
için memnuniyet duyuyor. Ancak, aralarından
çoğu, dahil olduktan hemen sonra, kendilerinin
ardından kapıyı kapatmak için acele ediyorlar.
Bu kabul edilir bir durum değildir. Avrupa
tutkusu kapıların açık tutulmasını zorunlu
kılıyor. Büyük Avrupa, bir ütopya değildir. Bu
bir projedir.
Türkiye'yi
kıtamızın değerleri ve gelenekleriyle
bağdaşmayan, rahatsız edici bir yabancı kültür
olarak görenler daha çoktur. İslamın değerlerini
odak noktası olarak seçen siyasi mesajların
çekiciliği, genellikle uygunsuzluğun delili
olarak sunuluyor. Modern Türkiye'nin, Atatürk
zamanından bu yana bilinçli olarak Avrupa'nın
çağdaşlık yolunu seçen tarihi, bu tür korku ve
endişeleri çürütüyor.
Bu tarih, kendisini
Avrupa medeniyeti değerlerine sürekli daha da
yakınlaştıran temeller oluşturdu. Son olarak
ölüm cezasının kaldırılması ve etnik
azınlıklara karşı daha büyük hoşgörüyle bazı
hakların tanınması yolunda adımlar atıldı. Dini
değerlere sarılma konusunda ise itiraz yok. Bu,
Avrupa'nın siyasi yelpazesinde de aynı ölçüde
mevcuttur.
Böyle bir
Türkiye'ye ileride böyle bir Avrupa'da yer
verilmek istenmemesi, çok kültürlü ve hoşgörülü
Avrupa'nın entegrasyon gücünü küçümsemek
anlamına gelir. Böyle bir durum, Avrupa'nın
İslam dünyasının geri kalanıyla ilişkilerinde
de büyük tehlikelere yol açar. Bu konuda söz
konusu olan, kesinlikle sadece hammaddelere
ulaşım ve pazarların açılması değildir.
Avrupa'nın dünyanın büyük medeniyetlerinden
birine karşı kapılarını kapatması, Arap ve Asya
dünyasına doğru geniş bir kesime karşı kültürel
savaş ilanı olarak algılanabilir.
Türkiye değişik
bir kültür mü? Pek değil. Avrupa kültürünün en
temel kitaplarından biri, Truva savaşlarını
konu alan Homeros'un İlyada'sı. Truva,
Türkiye'de. Boğaz'ın Anadolu yakasında. Diğer
büyük yapıt ise, İncil ve Aziz Paul'ün
Efeslilere yazdığı mektup. Efes de Türkiye'de.
Efes'in yanı sıra en değerli Yunan harabeleri
ve Bergama amfitiyatrosu da Türkiye'de.
Fransa
Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, 'Konu coğrafi
planda tartışılabilir, ama tarih ve medeniyet
planı üzerinde tartışılamaz. Çünkü insanlığa çok
şey kazandırmış, dünyanın en eski
medeniyetlerinden biridir' .
Avrupa'nın tarihi,
bugün Türkiye'de bulunduğu düşünülen, Küçük
Asya'daki bir sahilde başladı. Yunan
mitolojisine göre boğa görünümündeki Zeus
oradan güzel Avrupa'yı Girit adasına kaçırdı.
Onların çok sayıdaki çocukları, yani
Avrupalıların buna göre Anadolu'da ataları ve
akrabaları var, tıpkı bugünkü Yeni Avrupalılar
gibi.
Coğrafya ve tarihin
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olmasına
tezat teşkil ettiği yolundaki argümanlara
bundan başka söylenecek bir şey yok.
"Hıristiyan" Avrupa ile "Müslüman" Türkiye
arasındaki Haçlı Seferleri'nden Türk
savaşlarına varan dini uyuşmazlığın da, AB'nin
mantığına göre bir engel teşkil etmemesi
gerekir. AB'nin özünü oluşturan AET, savaşın
getirdiği çaresizliğe bir karşılık olarak
kurulmuştu. AB'nin özgürlükleri arasında din
özgürlüğü, yani Hıristiyan olmama özgürlüğü de
yer alıyor.
Almanya'da bir
yaratık dolaşıyor; Romantik-Hristiyanların
evrensel masalındaki bir yaratık bu. Özellikle
de bazı tarihçi çevrelerde hâlâ kültürün kapalı
bir alan olduğuna inanılıyor. "İçerideki" (Hristiyan
Batı) ve "dışarıdaki" (İslam ve Orta Doğu).
İçeridekinin, dışarıdakinden ayrı tutularak
korunması gerekiyor. Hans Ulrich Wehler bunu,
"patlayıcı maddeyi kendiliğimizden ülkeye
sokmayalım" diye ifade ediyor.
Bir zamanlar
kendilerini ilerici olarak gören ve gelecek ile
geçmişi birbirinden ayırmanın gerekliliğini
savunan Wehler ye da Heinrich August Winkler
gibi tarihçiler, şimdi dünün
sınıflandırmalarına sarılıyorlar.
Muhafazakârlaın gözünde "Hristiyan Batı"nın moda
olduğu 1950’li yılların pis kokusu geliyor
burunlara. Sanki Avrupa, hâlâ savaş sonrası
dönemin Katolik-muhafazakâr projesiymiş gibi
geliyor insana.
Türklerin
Avrupa'nın ortak değerlerini paylaşıp
paylaşmadıkları sorusuna da cevap aramak
gerektiğinde ''bazılarının bu konuda sorunları
olabileceği, ancak sorunun, İtalya'daki hukuk
devletini kendi çıkarlarına göre yeniden
düzenleyen Başbakan Silvio Berlusconi'nin
sorunlarından daha büyük olmadığı''
görülmelidir..
''Avrupa'nın
bütünleşmesi konusunda halkların coşkusuna
bakılarak AB'ye üye alınması halinde, Türklerin
hemen AB vatandaşı olması, İngilizlerin ise
vatandaşlıktan çıkması gerekir.”
Dini argüman:
Bir başka iddia
ise, eski Alman Şansölyesi Helmut Kohl'ün
belirttiği gibi Avrupa'nın, bir "Hristiyan
Kulubü" olduğu ve Türk Müslümanların bu vasfı
taşımadıkları idi. Bu arada, Türkiye'de
"ılımlı" Müslümanlardan oluşan yeni AKP
hükümetinin kızlarını üniversitelerde türbanın
yasak olduğu Türkiye'de okutmak yerine
başlarına özgürce türban takabilsinler diye ABD
üniversitelerine gönderen adamlar tarafından
yönetildiğine de dikkat ediniz.
Ancak camilerin
kiliselerden daha dolu göründüğü Hristiyanlık
sonrası Avrupa'da, İngiltere, Fransa, Almanya
ve diğer AB ülkelerinde halihazırda 15 milyon
kadar Müslüman göçmen var. Coğrafi açıdan
"Avrupalı" oldukları kesin olan Bosnalılar ve
Arnavutlar ise aynı zamanda Müslüman.
Destekleyicilerinin
belirttiğine göre, AB'nin en büyük başarısı,
eski hasımlar Almanya ve Fransa'dan başlamak
üzere üyeleri arasında savaşı düşünülmez kılmak.
Eğer bu, AB'nin en büyük amacıysa, o zaman laik
İslami demokrasinin kucaklanması, Avrupa'nın
Haç ve Hilal arasındaki medeniyetler
çatışmasını önlemeye dönük en büyük katkı değil
midir?
Kemal Derviş,
"Tarih kuşkusuz Osmanlılarla Avrupalıları karşı
karşıya getiren çatışma tohumları ekmiştir.
Ancak bu çatışmalar, Avrupalı güçleri kendi
aralarında karşı karşıya getirenler kadar
önemli olmamıştır. Ayrıca, Osmanlı
İmparatorluğu, Orta Doğu'ya olduğu kadar, hatta
daha fazlasıyla Balkanlara da demir atmıştır"
şeklinde karşı savda bulunuyor.
Türk Devleti'nin
laik özelliğini hatırlatan Ankara taraftarları
ayrıca, tarih veya kültürün arkasında özellikle
dini iddianın olduğunu belirterek, Avrupa'yı bir
"Hıristiyan kulübü" yapma girişimini
kınıyorlar. Lüksemburg, Başbakanı bunun yanlış
olduğunu vurgulayarak, "Avrupa'nın Hıristiyan
halkların tekelinde olmadığını" belirtiyor.
Tabii bunu söylerken, AB'ye katılma
istidadındaki Bosna-Hersek veya Arnavutluk gibi
iki Müslüman ülkeyi örnek göstererek, aynı
konuyla ilgili pek çok kişi gibi din
konusundaki tartışmayı kapatmak istiyordu.
Ankara'yı
savunanlar bu konuda ayrıca, Türkiye'yi
reddetmenin, gerçekten laik Müslüman ülkelerden
en önemlisi ve neredeyse tek durumdaki bir
ülkeyi reddetmek olacağının altını çizerek,
bunun; dünyada yeni din savaşlarını
hazırlayanları cesaretlendirmek pahasına Batı
ile İslam arasındaki bir aracıdan mahrum olmak
sonucunu doğuracağına dikkat
çekiyorlar.
TÜRKİYE DIŞLANIRSA:
Ancak AB kapıyı
Türkiye’nin yüzüne tekrar kapatacak olursa,
bunun sonuçları altından kalkılamayacak kadar
ağır olacak. Türkiye ye radikal islamcı bir
devlet haline gelecek, ye da batılı maceracı
müttefiğe karsı olan acımasız bir askeri
diktatörlükle yönetilecek. Milliyetçi Türk
halkının saldırgan bir pantürk kökeninin sesinin
yankılarının duyulması da bekleniyor. Belki de
Nato'dan bile çıkmayı düşünecekler. Türkiye’ye
yakın bir dış ülke sıfatı vermek ye da
Ortadoğu'nun sıradaki en iyi ülkesi diye
tanımlamak gerçek dışı ve safça olur.
Türkiye’yi Avrupa
Birliği üyeliği hedefinden saptıracak olan her
adım, AB’ni Türkiye'yi ve bölgemizin geleceğini
olumsuz yönde etkileyecektir. Birtakım abartılı
ve üretilmiş gerekçelerin arkasına sığınarak AB
müşterek geleceğimizi geçmişin endişelerine feda
etmemelidir.
Suriye, İran, Irak
ve Hazar bölgesine dönecek olan bir Türkiye'yi
Avrupa ebediyen kaybetmiş olur
Amerikalılar gibi
Alman hükümeti de, Türkiye'nin AB tarafından
reddedilmesi sonrasında İslamcılığa yönelmesi
durumunda tahmin edilemeyecek zararlardan endişe
duyuyor.
Türkiye'yi
eleştirenler ise lütfen şu sorunun cevabını
versinler ve özellikle de "hayır" demelerinin
yaratacağı sonuçları açıklasınlar: Eğer Avrupa
(yoksa Hristiyanlar mı?) Türkiye'ye sırt
çevirirse, güçlü ve stratejik açıdan son derece
önemli olan bu ülke nereye sürüklenecektir?
Heribert Prantl,
Türkiye'nin AB'ye alınmasının dünya tarihi
açısından çok büyük önem teşkil edeceğini
belirtmişti. Bu konuda ona hak vermek gerekir.
Türkiye'nin üyeliği, İslami toplumların modern
hukuk devletine entegrasyonu için bir sembol
oluşturabilir. Balkanlar'da ve Kıbrıs'da,
AB'nin yeni oluşturduğu barış bölgesinde
geleneksel etnik kültürel sorunlar en aza
indirgenebilir ve inançlı Müslümanların,
Hristiyanların ve layık insanların oluşturduğu
ayrışık rejimli devletlerin yan yana var olması
ve barış içinde yaşamaları sağlanabilir.
Bu nedenle de
Türkiye'nin eskiden ezeli düşmanları sayılan
Yunanistan ve Bulgaristan, Türkiye'nin AB'ye
alınmasını istiyor. Yeni bir red cevabı tüm
dünyadaki İslami radikalleri bir anda patlayıcı
bir madde haline dönüştürebilir. Yeni bir red
cevabı ayrıca, demokrasi ve insan haklarının
Avrupalı Hristiyanlara ait bir adım olduğunun
ve verdikleri evrensel var olma yeminlerinin
Avrupalı Hristiyanların ikiyüzlülüğünden başka
bir şey olmadığının kanıtı olurdu.
Türkiye, Avrupa'dan
dışlanacak olursa, Avrupa'daki Türkler de
farklı kimliklerine daha fazla sarılacaklardır.
Türkiye'nin
üyeliğini reddederek, Avrupa'nın onu şiddetli
bir İslamın kucağına atacağı düşünülüyorsa, o
zaman Ankara'nın her türlü siyasal İslam'a
dönüşünün de engellemesi gerekir. Michel Rocard
gibi düşünülürse, Avrupa, Türkiye'nin üyeliğini
reddetmekle, Orta Asya Cumhuriyetlerinden
karşılamak zorunda olduğu petrol ihtiyaçlarını
ve stratejik çıkarlarını zora sokar ve İslam
dünyasında batı düşmanlığını körükler. Eğer
Türkiye'nin reddedilmesinin zaten zor durumda
yaşayan Hıristiyan ve Musevi cemaatlerinin
biraz daha boğulmasına neden olacağı
düşünülüyorsa; eğer Türkiye'yi ekonomik
sorunlarından çıkarmak için ve yurt dışına
gitmek isteyen göçmenleri bulundukları yerde
tutabilmek için Erdoğan bir şans oluşturuyorsa;
eğer daha olumlu bir açıdan bakışla, bu ağır
topun AB'ye gelmesi ile (nüfusu Almanya, Fransa
ye da İngiltere'ninkine eşit) İslam dünyası bu
en ilerici ve genç ülkeden esinlenecek ve İslam
ile özgürlüğün bugüne kadar eşi görülmemiş bir
biçimde bağdaşması mümkün olacaksa (Kur'an
düşüncesinde siyasal bir reform isteyen
Suriyeli İslamcı yazar Muhammed Şahru'nun
belirttiği gibi İslam felsefesi her zaman
adaleti ön plana çıkarmış, ancak her zaman
özgürlüklerin eksikliğine alışık kalmıştır);
eğer Türkiye laik kalacaksa, dinini, kitabını,
filmini yaşam tarzını, hatta eşini seçme
özgürlüklerine müsamaha gösterilecekse, o zaman
evet, Türklere belirlenmiş bir tarihte
görüşmelere hazır olduğumuzu söyleyelim.
Avrupa'dan sorumlu
Bakan Denis Macshane'in de dediği gibi, AB,
geçekten işleyen bir İslam demokrasisi yolunda
Türkiye'ye yardım imkânına sahiptir ve İslam
dünyası için Türkiye'nin köprü olmasını
destekleyebilir. AB'den gelecek olumsuz bir
cevap, ülkeyi aksi istikamete itecektir. Sadece
içine dönük, Avrupa'ya has bir AB, hem Türkiye
hem de birlik için yanlış seçim olacaktır.
CDU'nun eski Genel
Serkreteri de olan Rühe, "bu hedefe ancak
Türkiye'ye uzun vadede AB üyeliği konusunda
inandırıcı bir perspektif vererek ulaşabiliriz"
dedi ve Türkiye'nin başarılı olamaması halinde
ülke için, ama aynı zamanda doğal olarak bütün
İslam dünyası için çok kötü etkileri olacağını
söyleyerek "bu durum bizim Avrupa'daki
güvenliğimiz için de çok olumsuz sonuçlar
doğurur" diyor.
Bugün Türkiye'yi
reddetmek , Avrupa için dönüşü olmayan sonuçlar
yaratacak büyük bir stratejik hata olur.
Bin yıllık
imparatorluk geleneğine sahip Batıyı seçen ve
NATO'ya sarsılmaz bir sadakat gösteren, 1949'dan
beri Avrupa Konseyi üyesi olan güçlü bir
müttefikten yoksun bırakır bizi. Batı
Avrupa'da; Kazakistan'ı, Türkmenistan'ı,
Özbekistan'ı, Tacikistan'ı, İran'ı, Irak'ı,
Suriye'yi ye da Afganistan'ı Türklerden iyi kim
tanır? Onlar kadar dillerini, aşiret ye da
bölgesel bölünmelerini, stratejik tercihlerini,
güçlerini ye da zaaflarını kim bilir?
Türkiye'nin
Avrupa'ya bağlanma perspektifi bile tek başına;
Yunanistan'da, İspanya'da ve Portekiz'de olduğu
gibi derhal demokrasisini güçlendirir.
Avrupa'ya ayrıca, Orta Doğu'da şu anda
oynayamadığı pozitif rolü oynama şansı da
verir. Orta Doğu'nun su şatosu, böylece petrol
kadar değerli bir kaynağı kontrol eden, aynı
zamanda İsrail'le iyi ilişkiler içinde olan ve
İslam dünyasına iyi entegre olmuş olan
Türkiye'nin varlığı, anında Avrupa'nın bu
stratejik bölgedeki inandırıcılığını ve etki
kapasitesini arttırır. Tarih Avrupa'ya, bir
asırdan beri kökten dinciliğe karşı modernliği,
cehalete karşı eğitimi, kadınların
bağımlılıklarına karşı onların özgürlüğünü,
şeriata karşı Medeni Kanunu tercih etmiş bir
Müslüman ülkeyi entegre etmek gibi umulmayan bir
şans veriyor.
Bu ülkenin yüzde
70'i Avrupa'ya entegre olmak istediğini
söylüyor. Türkiye'de siyasi güçlerin bu
uzlaşması dikkate değer. Kemal Derviş ve
dostlarının ittifakımıza açık olduklarını
biliyorduk. Diğerleri konusunda şüpheliydik.
Bugün bunun cevabı açık.
Türkiye, yüksek
medeniyeti, askeri yürekliliği, laik geleneği,
dini ve felsefi hoş görüsü olan bir ülke.
Avrupa'da bizimle birlikte olması oldukça
önemli bir şans. Avrupa oluşumunun günlük ve
çok şekilli pratiğinde bir laik Müslüman
ülkenin tepkileri, önerileri ve katkılarını
tanımayı öğrenmemizi sağlar.
Türkiye'nin
Avrupa'ya girişi dünyanın stratejik durumunu
değiştirir. Ama bizim lehimize.
Türkiye'yle
müzakere, bütün üyelik müzakereleri gibi, uzun
yıllar alacaktır. Zira, çözülmesi gereken çok
sayıda zor sorunlar var. Şartlar belirlendi.
Yerine getirilmesi gerekmektedir. Fakat bugün
önemli olan Avrupa'nın ona vermesi gerektiği
çifte mesajdır. Sanıldığından çok daha fazla
olan demokrasi, insan hakları ve kadın hakları
yanlısı Müslümanlara, Avrupa'nın medeniyetler
çatışmasını ve din savaşlarını reddettiği
mesajını.
El Kaide
teröristlerine, tuzaklarına düşmediğimiz, terör
ile İslamı karıştırmadan, terörü reddeden
Müslümanların yardımıyla onlara karşı mücadele
edeceğimiz mesajını.
Uğursuzluk
peygamberlerini birlikte yalancı çıkaralım.
Türkiye İslam ile Batı arasında bir arabulucu
rolü oynamaya ehildir. Avrupa için bu bir
şanstır. Kaçırmayalım.
Vural Öger’in
dediği gibi "Müslüman demokrat bir dostu mu
tercih edersiniz? Yoksa fanatik İslamcı bir
düşmanı mı?"
Türkiye'nin
reddedilmesi Müslümanlara Avrupa'nın onları
kabul etmek istemediği manasına gelecektir. Bu
da ABD'nin İslami radikalizme karşı bir kampanya
yürütmekte olduğu ve dünyadaki Müslümanlara
terörizme karşı yürüttüğü savaşın İslama karşı
olmadığını göstermek için Türkiye'ye ihtiyacı
olduğu bir dönemde gelecektir.
Çağatay, Türklere
verilecek cevabın hayır olması halinde Müslüman
dünyanın bunu Avrupa'ya uymadığı şeklinde
değerlendireceğini söyledi ve şöyle devam etti:
" Bu, Avrupa'nın Hristiyan olmayanları kendi
politikası içine almak istemediğinin bir
işareti olacaktır."
Müslüman bir ülke
olduğu için Türkiye'yi reddetmeli miyiz?
Kesinlikle hayır. Böyle bir karar, yalnız
Türkiye'ye değil, bunun yanında İslam dinine
mensup 10 milyon Avrupa vatandaşımıza da kesin
ve yıkıcı bir mesaj taşıyacaktır. Müslüman
dünyadaki en iyi dostumuzu hayal kırıklığına
uğratacak ve El Kaide destekçisi radikalleri
sevindirecektir. Bu kişilerin İslam ile Batı
arasında çatışma yaşanması hayalleri,
Türkiye'nin reddedilmesi sayesinde kazanacağı
ivmeyle gerçekleşecektir.
Hristiyanlar,
Müslümanlardan kesinlikle farklıdır, ancak kimi
kez, düşündüğümüzden daha küçük bir
farklılıktır bu. İbrahim'in, İsa'nın ve
Muhammed'in tanrısı, teoloji ve inanış ne kadar
farklı olursa olsun birdir.
Türkiye yüzyıldır,
karanlığa karşı modernliği, cahilliğe karşı
eğitimi, kadınların boyunduruk altına
alınmasına karşı özgür olmalarını ve şeriata
karşı hukuk yasalarının geçerli olmasını tercih
etmiştir.
Ülkenin ordu ve
insan hakları sicili ile ilgili sorunları
bulunmaktadır, fakat bunlar, Türkiye'nin
komşularının karşı karşıya kaldıklarının yanında
küçük problemlerdir. Türk liderler şu anda bu
sorunları alt etmek için cesaret
göstermektedir.
Şükürler olsun ki
tarih, bu hafta bizlere Avrupa'da laik Müslüman
bir ülkeyi kucaklama fırsatı sunmuş ve diğer
ülkelerdeki Müslümanlara, İslam'ın ekonomik
gelişimi engellemediğini göstermiştir. Bunlara
ilaveten Türkiye, tüm dünyanın baskısının
yoğunlaştığı Orta Asya, Orta Doğu, Kafkaslar ve
Balkanlar'ın ortasında stratejik noktada askeri
bir güçtür. Başka hangi ülke için bunu
söyleyebiliriz?
Ve Türkiye, Doğu'ya
bu derece yakın olmasına rağmen, yaklaşık yarım
yüzyıldır Batı'da NATO'nun ve Avrupa
Birliği'nin güçlü bir müttefikidir. Atatürk
döneminden bu yana Türkiye, Avrupa'yı ve Batı'yı
seçti.
Türkiye tüm bu
nedenlerden dolayı Avrupa için değerli
olacaktır.
Rühe:
Sanıyorum birçok Alman, kendi kaderimizin
Türkiye'nin kaderiyle ne kadar yakın bağlar
içinde olduğunun farkında değil; özellikle de,
burada yaşayan üç milyon Türk nedeniyle. Çünkü,
eğer Türkiye gerçekten günün birinde
uzaklaştırılırsa -ve dünya çapında İslam içinde
endişe verici eğilimlerle karşı karşıyayız-,
bunun bizim iç güvenliğimize muazzam etkileri
olacaktır. Ve buna, beş milyonla Avrupa'da en
fazla Müslümanın yaşadığı Fransa'da da böyle
bakılıyor. Ülkelerimizin Avrupalı Müslümanlar
üzerine tartışmalar yürütmesi konusunda
hemfikiriz. Tartışmanın nesnelleştirilmesine
ihtiyacımız var. Bu yolun ne kadar uzun olduğu
konusunda bir hayalim yok, fakat Türkiye
hakkında polemikten uzak gerçek bir tartışma
için bu iki yılı kullanmalıyız.
Fransa eski
Başbakanı ve Avrupa milletvekili Michel
Rocard: Ayrıca, dikkate alınması gereken bir
dinamik daha var: Türkiye’yi reddedersek, en
eski iki akımı güçlendirmiş oluruz, diğer bir
ifadeyle bir yanda İslamcılar diğer yanda da
laik ama antidemokratik olan ordu. İstikrarlı,
dingin ve demokratik bir Türkiye istiyorsak,
bizden biri olmasını kabul etmemiz gerekir.
Türkiye’nin yatışması kesinlikle bizim
yararımıza. Bu hatta, bence hayat sigortası da
içeriyor. Kafkaslar’daki eski Sovyet
Cumhuriyetlerinin beşinde Türkçe konuşuluyor.
Dolayısıyla, Türkiye’nin bu bölgede
Moskova’nınkine göre çok ağır basan bir etkisi
var. Bugün hiç kimse, Rusya’nın nasıl bir
ilerleme kaydedeceğini söylemiyor ama bizim,
Avrupalıların, güvenliğimiz açısından dünyadaki
ikinci büyük petrol rezervlerinin bulunduğu
Kafkaslar’daki ülkeler de dahil olmak üzere
çevremizle sakin ilişkiler kurmamız gerektiği
bence ortada. Türkiye ile ilişkiler kurmak buna
ulaşmanın yollarından bir tanesi. Son olarak,
Sibirya rezervlerine ulaşmanın yolu
Kafkaslar’daki Cumhuriyetlerden, dolayısıyla
Türkiye’den geçiyor."
Fransa eski
Başbakanı ve Avrupa milletvekili Michel
Rocard: Türkiye Müslüman mı? Kesin. Ama
dünyayı geliştirmek için sorumluluk alan bir
Avrupa fikri bir tarafa bırakıldığında,
komşuluk ilişkilerinin güvenliği açısından
düşünmek gerekir. Ve bu bakış açısından, bir
süredir Hristiyan dünyası ile Müslüman dünyası
arasındaki ilişkilerde -ABD politikası
tarafından ağırlaştırılmış- bazı zorlukların
geldiğini hisseder gibiyiz. Birçok şey, bu
zorlukları açıklıyor ama özellikle,
Müslümanlığın laik bir kurumsal örgüt ile
bağdaşması konusunda bizde var olan bir şüphe
bunu ortaya koyuyor. Oysa ki, Müslüman bir ülke
olan Türkiye’de, 80 yıldır, her zaman koruduğu
laik bir düzen var. En çok çabayı Türkiye’nin
göstermiş olmasına rağmen Müslüman olduğu
bahanesiyle bu ülkeye şans vermemek uçurumu
biraz daha açacaktır.
ye birlik
Türkiye'yi üye yapar ye da ülke Avrupa'dan
dışlanır ve İslam'a yönelir. ………
Türkiye, İslamcı
köktendinciliğe karşı önemli bir tampon
oluşturuyor. Türkiye'deki İslam, muhafazakâr ve
halkçıdır, militan değil. Ancak ABD ve Avrupa,
bir dışlama halinde Türkiye'nin
köktendinciliğin kucağına düşmesinden
korkuyorlar. Bu, özellikle 11 Eylül sonrasında
önemli bir unsur haline gelmiş bulunuyor.
Eğer, ilk
vaadinden 40 yıl sonra sözünü tutmazsa AB'nin
güvenilirliği ne olur? İnandırıcılığından bir
şey kaybetmemesi açısından, AB'nin şimdi
Türkiye'yi içine alması gerekmektedir.
Türkiye'nin Batı'ya
sırt çevirmesi ve otoriter bir sisteme yönelmesi
tehlikesi çok büyük. Türkiye'nin AB'ye girmek
için en büyük kozu belki de topraklarının yüzde
97'sinin Asya'da bulunmasıdır.
Eğer Avrupa,
Türkiye'yi modernleştirmek için dinci bir
partiyle birlikte çalışabilirse, bu, İslam ile
laik ve demokratik yönetimin birbirine açık
olmadığı Orta Doğu'nun geri kalanına güçlü
sinyaller gönderecek. Ancak Avrupa, Ankara'dan
gelen samimi yakarışları reddederse, çok yakında
kendisini, güneydoğu tarafında muhalif, büyük
olasılıkla da istikrarsız bir komşuyla yan yana
bulabilir.
Avrupalı liderler
riskin ne kadar büyük olduğunu yeni yeni
anlamaya başladılar. Saddam Hüseyin'in Irakıyla
yaşanan ihtilaf Türkiye'nin stratejik öneminin
altını çiziyor.
ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK:
Türkiye’nin yüzü
Batı'ya dönüktür ve laiklik ile Müslümanlığı
kendi içinde kurduğu uyumla birlikte yaşatmayı
başarmıştır. Mantıklı bir modele ihtiyacı olan
bölge ıhın Türkiye en iyi örnektir.
Avrupalılar, İslam
dünyasında benzeri görülmeyen bu gelişmeleri
neden durdurmak istesinler ki? Bu tarihi bir
yanlışlık olacaktır'.
Türkiye gibi
Müslüman bir ülkenin AB'de yer alması, her
şeyden önce AB'nin çoğulculuk niteliğinin tam
anlamıyla belirginleşmesi olacaktır. Avrupa'nın
tarihten gelen önyargılarının belirleyici
etkisinin kalmadığını gösterecektir. Bugün çoğu
Avrupalının günlük yaşamında Hıristiyanlığın
fazla bir belirleyici etkisinin bulunmadığı,
hele toplumsal ve siyasal arenadaki etkisinin
ihmal edilecek ölçüde olduğu söylenebilir.
Lakin, Edward Mortimer'in de dediği gibi
Hıristiyanlık mirası Avrupa kimliğinin önemli
bir parçasıdır ve Avrupa'nın sınırlarının nerede
çizileceğini, içerde ve dışarıdaki Müslüman
topluluklarla ilişkilerini kaçınılmaz olarak
etkileyecektir.
Kültürler
pazarındaki çeşitlilik cifte yarar sağlar. Çünkü
bir defa asit haklara sahip partnerlerin
birbirlerine saygı gösterdikleri, birbirleriyle
rekabet ettiler ve birbirlerinden öğrendikleri
bir pazar söz konusudur. Ayrıca bu pazar
çağdaşlığın farklı yönlerini tanımamızın
gerekliliğine yönelik duyarlığımızı artırabilir.
böyle
anlaşılan bir pazar, insanların günlük hayatında
kültürlerin farklı ve ortak yönleri ıhın anlayış
ortamı oluşmasını sağlar. Bunun egzotik şeylere
duyulan, farklılığı yadırgayan ve yasam
bağlamından koparan merakla bir ilgisi yoktur.
Tersine insanların eşit haklar temelinde
birlikte yasamalarını özendirmeye yöneliktir.
Avrupa’daki
kültürler arasındaki işbirliği ve iletişim,
vatandaşların çağdaşlaşma surecini yeniden
değerlendirmelerine katkı sağlayabilir. Alain
Touranie "pourrons-nous vıvre ensemble? Adlı
yeni kitabında (1997)" dünya’nın yeniden
kurulması"ndan söz atmaktadır. Touranie, bundan
kültürler arasındaki anlayışın, evrensel bir
kültürün kibirli üstünlük iddiasından vazgeçmeyi
ve yüzyıllardan beri manipülasyona maruz kalan
teknolojik dünya’yı yeniden kurmayı amaçladığı
bir sureci anlamaktadır. Bu faaliyet kültürel
etkileşimi gerektirmektedir. Bu, çatışmalara
yolaçabilir; ancak çatışma ehliyeti, kültürler
pazarının kültürler savasını engellemesine imkan
yaratır.
İslam’ın
yükselişi gözönüne alındığında, bu bağlamda
Türkiye gibi bir ülkeyi Avrupa’nın kültürler
pazarından dışlamak çok büyük bir hata olur.
Türkiye, özellikle Müslüman halkıyla ab üyesi
olarak Avrupa’nın bütünleşmesi yolunda bir
kazanç oluşturur.
Avrupa için en
büyük tehlike kendi içine kapanmasıdır. Avrupa
Birliği, su sıralarda genişleme sureci hakkında
karar vermektedir. Bu onamlı karar AB’nin, doğu
ufukları ile batı Avrupa arasında baslıca
tarihi, kültürel ve ekonomik bağ oluşturan
Türkiye’ye hangi rolü sunacağı konusunda
alınacak karardır. Avrupa Birliği'nin alacağı
karara göre, ye Avrupa Birliği değişik
uygarlıklar ile hayatı bir köprü kuracak ye da
ayrımcı bir politika izleyerek mevcut sorunlar
üzerinde olumsuz bir atkı yapacaktır.
AB’nin
geleceği, ırk ve din mülahazaları ile
sınırlandırılacak mı, yoksa gen ıs kavramlı
Avrupa coğrafyasını oluşturma yönünde bir
birliğe ve çeşitliliğe mı açılacak?
Ab, ortaya çıkmakta
olan yanı bir dünyanın karsımıza çıkardığı
meseleleri çözümleyebilecek durumda olup
olmadığına; yanı ekonomik, tarihi ve kültürel
boyutların sunduğu gen ıs imkanları kavramaya
ehil olup olmadığına; öngörüldüğü gibi
medeniyetler arasındaki çatışmalar yerine
uygarlıkların uyumuna katkıda bulunup
bulunamayacağına; sınırlı stratejik bir vizyon
ile yetinip, Bosna ve Kıbrıs gibi Avrupa
problemlerinin çözümü ıhın başka bir kıtanın
yardımını istemeye devam etmek zorunda kalıp
kalmamaya; ece donuk bir örgüt olarak var olmaya
devam etmek veya kendisi ve herkes ıhın
sorumluluk üstlenebilecek bir örgüt haline
dönüşüp dönüşmemeye hala karar verebilmiş değil.
Avrupa birliği'nin, Türkiye’nin olumlu ve hatta
etkin şekilde tüm bu güçlüklerin asılmasına
katkıda bulunabileceğini anlaması zamanı
gelmiştir.
Türkiye salt
jeostratejik bir kitle, Avrupa'nın güneydoğu
kanadında önemli bir kale olarak görülemez.
Avrupa ile Arap-İslam dünyası arasında bir aracı
olarak onun yerine konacak bir başka ülke yok.
Türkiye'nin AB
üyeliği, Müslüman dünyasına, Batı ile Müslüman
devletler arasında köklü çatışmaların olmadığı
yönünde verilen bir sinyal olacaktır.
"Kültürler savaşı"
bir "kendiliğinden yerine gelen kehanetin" tüm
özelliklerine sahiptir: Ne kadar çok insan onun
olacağını tahmin ederse, o kadar çabuk ortaya
çıkacaktır. Ancak böylece, onu önleyecek çare de
teşhis edilmiş oluyor: "Biz" ve "siz" sorusuna
her iki tarafta da dini kriterler yerine siyasi
kriterlere göre cevap verilirse, işte o zaman
İslam ile Hristiyanlık arasındaki sınır, yer
kürenin ihtilaf çizgisi olmaktan vazgeçecektir.
O zaman "Avrupa", Hristiyanlığın sınırlarında
değil, demokrasi ve çoğulculuğun diktatörlük ve
otoriter yönetimlerle karşılaştığı yerde sona
erecektir. "Medeniyetlerin" kriterleri, yeniden
tanımlanabilir ve Huntington'un dinler arası
"dünya savaşı" engellenecekse, yeniden
tanımlanmak zorundadır. Bir Müslüman ülkenin de
demokrasi ailesine ait olabileceği idrak
edilmelidir.
"Nüfusunun
çoğunluğu Müslüman olan ve bu yönde (İslami)
eğilimli partileri olmasına rağmen, laik olan
ve Avrupa’nın demokratik değerler kavramını
kabul eden bir devlet sadece Avrupa'nın değil,
dünyanın geri kalan kısmının istikrarı için de
son derecede önemlidir"
Avrupa için 20'nci
yüzyılın en önemli iddiası nedir? İslam ve Batı
arasındaki çatışmayı önlemek ve aşmaktır.
Avrupa oluşumu tecrübesi buna yardımcı olabilir.
Avrupa
oluşumunun özü barıştır. Yüzyıllardır süren
kardeş savaşları ve milyonlarca ölüden sonra
Avrupa Birliği Fransız-Alman çatışmasını
önlemeyi sağladı ve iki halkımızın savaşmasını
imkânsız ve absürd hale getirdi. Bunu elde
etmek o kadar kolay değil. Briand ve Streeseman
da barışı istiyorlardı...
Jean Monnet, de
Gaulle, Adenauer, Spaak ve De Gasperi'nin
değişik bir sezgileri oldu, çok daha verimli
olan; savaşı imkânsız hale getirmek için savaşı
kanun dışı ilan etmek yetmez, birlikte,
enerjilerimizi seferber edecek ortak bir proje
kurmak gerekiyor. Bu nedenledir ki biz,
Avrupalılar için Avrupa oluşumu yüzyılımızın en
büyük başarısıdır.
Nazizmin yok olduğu
(neredeyse), demir perdenin ve komünizmin
yıkıldıkları bugün, medeniyetimiz için en büyük
tehdit nedir? İki taraftan bazılarının
inandırmak istedikleri gibi, İslam değil.
İslam'la Batı arasında çatışmaya, Huntington'un,
yapılan karikatüründen çok daha derin bir
şekilde betimlediği "medeniyetler çatışmasına"
götürmek isteyen fanatik terörizmdir. Kimliksel
içe kapanmaya, "onlar onlardır, biz biziz" gibi
formüllerle ve milyonlarca ölüme sebep olacak
"1914'teki gibi" savaşa gitme eğilimiyle kolaya
kaçmaya direnmek gerekiyor. Avrupa'nın muhakkak
ki daha fazla tinselliğe ihtiyacı vardır. Bu da
Papa'nın gözlemidir. Ancak Avrupa oluşumu
siyasi ve ekonomik bir oluşumdur, hiçbir
şekilde dini bir oluşum değildir. Bunun için
kiliseler vardır.
Sezar'ın hakkını
Sezar'a ve Tanrının hakkını Tanrıya vermek
gerekir. Alman Protestan kilisesi yöneticileri
Alman Katolik kilisesi yöneticileriyle
Avrupa'nın "Hıristiyan" boyutunu vurgulamak
için birleştiklerinde kendi tarihlerini yeniden
okumalarını öneririm. Voltaire, "Almanya'da
Protestanlığı Türkler kurtarmıştır" diyor.
Aslında elinde olmadan, ama bunlar tarihin
çelişkileridir!
Rocard'ın söylediği
gibi ana sorun, bir milyar Müslüman'ın laik
kurumları kabul edip edemeyeceğidir. Türkiye'yi
reddetmek, son 50 yıldır bunu gerçekleştirmiş
olan Müslüman bir ülkeyi reddetmektir. Şimdi AB
için artık karar zamanı. AB, zamanın yüklediği
sorumluluğu alabilecek mi?
Türkiye ile ilgili
AB üyesi ülkelerin tutumu, aynı zamanda,
içerisinde yaşamayı seçtiğimiz Avrupa'nın
modeli bakımından nihai bir sınav
niteliğindedir. Din gerekçesiyle Türkiye'ye
Avrupa geleceğini vermeyi reddetmek, Avrupa'
daki mevcut çeşitliliği reddetmektir. Buna
karşılık, demokratik değerleri paylaşan bir
ülkeyi etnik ye da dini alt yapısına bakmaksızın
kabul etmek, Müslümanların dünyasına olumlu bir
mesaj gönderecek ve karşılığında küresel
güvenliği güçlendirecektir.
Türkiye'nin AB
üyeliği, bugün sıkıntılı durumda olan Müslüman
dünyasına bir mesaj gönderecektir: İslam
dünyası aksini düşünmediği takdirde, Batı
İslamiyet ve demokrasinin bağdaşabileceğine
inanmaktadır. Avrupa Birliği'nin bugünkü
sınırları içinde, hakları kanunlarca korunan 15
milyon civarında Müslüman yaşamaktadır. Kısmen
Müslüman olan Arnavutluk ve Bosna'nın da AB
üyeliğine adaylığı aynı derecede geçerlidir. Bu
ağ daha da genişleyebilir.
Türkiye’nin üyeliği
yalnız Avrupa için değil, aynı zamanda Müslüman
dünyası için de, bu iki büyük medeniyetin
kaderinin her zaman çatışmak olmadığını
göstermesi açısından tarihi bir fırsat
olacaktır.
Vural Öger
"Avrupalılar, Türkiye'nin üyeliğinin kendileri
için ne kadar yararlı olacağını unutuyorlar.
Batı ülkeleri için bugünün ve yarının sorunu
artık komünizm değil, kökten İslamcılıktır.
İslam ve demokrasiyi, İslam ve insan haklarını,
İslam ve piyasa ekonomisini bağdaştırmaya
çalışan bir ülkeyi ağırlamak Avrupa için belki
de büyük bir şans olabilir" diyor.
Siyasi ve ekonomik
açıdan istikrarlı ve Batı'ya yönelmiş bir
Türkiye, İslam köktenciliğine karşı önemli bir
denge unsuru.
Her şeyden önce
Türkiye, doğuya ve din ve devlet işlerinin
ayrılığını esas alan batı kültürlerinden ıslama
uzanan bir köprüdür.
Hrıstıyanlık, İslam
ve Yahudilik arasında bir uzlaşmanın mümkün
olduğunu ortaçağda Endülüs deneyimi
göstermiştir,
Birlik, halkların
barışmasına dayalı, insani ve Yahudi- Hrıstiyan
değerler üzerine kurulmuş siyasal bir projedir.
Bu topraklar, diğer duyarlılıklara ve 20'li
yıllarda Devlet ile dini ayıran, nüfusunun
çoğunluğu Müslüman olan Türkiye'ye hiç bir
zaman kapanmamalıdır. Avrupalılar, sınırlarını
İstanbul kapıları olarak belirlerse, evet,
uygarlıklar çatışması olacaktır. Evet, AB
içindeki bir Türkiye daha istikrarlı olacaktır.
Bu nedenle genişlemeyi bir tehdit olarak görmek
yerine karşılıklı zenginleşme olarak görmek
gerekir.
Rühe: Müslüman bir
nüfusa sahip böyle büyük bir devleti
mütemadiyen demokrasi ve insan haklarıyla
bağlamakta başarılı olunursa, o zaman bunun,
tüm dünyadaki 1.8 milyar Müslüman üzerinde çok
büyük etkileri olacaktır. Bunda başarılı
olunursa, bu, Avrupa istikrar politikasının
dünya politikasına bir katkısı olacaktır.
Türk İslamı,
özellikle de bir gün Avrupa Birliği'nde yerini
bulursa, tüm Müslüman dünyası için referans
görevi yapabilecektir. Bu demek değildir ki,
Türkiye’de tüm meseleler çözümlenmiştir,
özellikle de hep tartışma konusu olan dinin
kamu alanında yeri gibi. Veya Bab-ı Ali
dönemindeki gibi çok kültürlülüğün ve çok
dinliliğin yeri olarak kalmaya devam eden
modern Türkiye’de laikliğin geleceğinin hep
otoriter ve askeri bir usule dayandırılamayacağı
gibi.
Türkiye'yi AB'ye
almak, kültürlerin bir arada
yaşayabileceklerini, İslamiyet'in Batı kültürü
ile bağdaştığını ispat etmeye yarayacaktır.
Türkiye'deki İslami
bir demokrasi, Avrupa için doğuya, Müslüman
dünyasına açılan bir köprü sunar. Bu da,
yabancı olan her şeye düşman yeni aşırı sağın
siyasetini besleyen İslam fobisi sorununu
çözmesini sağlar.
İstikrarlı ve
demokratik bir Türkiye'yi desteklemek, hem
Türklerin, hem de komşularının yararına olduğu
gibi, sorun içindeki İslam dünyasının gelecek
için düşündüklerine de umut mesajı vermektedir.
Bu mesaj iki boyutludur: Demokrasi ve
Müslümanlık uyuşamaz değildir ve demokratik bir
Müslüman ülke Avrupa parlamentolarında kabul
görmektedir.
HUNTİNGTON’UN TEZİ
VE TÜRKİYE
Huntington 1993
yılında kaleme aldığı ünlü makalesinde: “Benim
tezim bu yeni dünyada mücadelenin esas
kaynağının öncelikle ideolojik ve ekonomik
olmayacağı. İnsansoyu arasındaki büyük
bölünmeler ve hâkim mücadelenin kaynağı kültürel
olacak. Ulus devletler dünyadaki olayların yine
en güçlü aktörleri olacak fakat, global
politikanın asıl mücadeleleri farklı
medeniyetlere mensup grup ve uluslar arasında
meydana gelecek. Medeniyetlerin çatışması global
politikaya hâkim olacak. Medeniyetler arasındaki
fay hatları geleceğin çatışma hatlarını
oluşturacak.” diyordu.
Huntington’un
“medeniyetlerin çatışması” tezinde özellikle
vurgulanan husus; önümüzdeki dönemde Çin ve
İslam medeniyetlerinin Batı medeniyeti ile
çatışacak olması; Türkiye’nin de bir İslam
ülkesi olması sebebiyle, Batı medeniyeti içinde
yer alamayacağı; Avrupa tarafından kabul
edilmeyeceği; dolayısıyla Türkiye’nin İslam
medeniyetinin lider ve merkez ülkesi olması
gerektiğidir. Bunun şartı da Huntington’a göre
Türkiye’nin Kemalizmi reddetmesidir.
Huntington’un ve benzeri görüşte olanların bu
kanaate sahip olmalarının temelinde, bizim de
sık sık vurguladığımız “Türkiye’nin iki uygarlık
(İslam-Hırıstiyan ye da Doğu-Batı) arasında bir
köprü olma” diskuru vardır. Huntington’a göre
bu durum sonuçta Türkiye’nin “ne o, ne bu”
olduğunu, yani her ikisi de olamadığını ve
kültürel açıdan “bölünmüş” bir ülke olduğunu
ortaya koymaktadır. Huntington ve onun gibi
düşünenlere göre Türkiye’nin önündeki en önemli
açmaz ve çıkmaz budur; iki farklı “medeniyet”
arasında, her iki medeniyete de mensup olamamak.
Türkiye,
Huntington’un tanımlamasıyla Rusya ve Meksika
gibi kültürel açıdan “bölünük” bir ülkedir ve
Avrupa’nın ye da AB üyesi ülkelerin Türkiye’yi
kendi bünyelerine almakta tereddütlü, ikircikli
ye da aşırı temkinli davranmalarının temelinde
de bu vardır.
Halbuki bir yanda
yüzünü Batı’ya dönüp; öte yanda arkasında
Doğu’nun mirasını taşımak; bir yanda bir İslam
ülkesi olup öte yan da laik-demokrat ülke sıfatı
taşımak; Türkiye’ye eşi benzeri bulunmayan bir
konum kazandırmaktadır. İnançlarından
vazgeçmeden Batının değerlerinin, ideallerinin
ve kurumlarının alınabileceğini İslam dünyasına
gösteren en güzel örnektir.
Türkiye’nin 80
yıllık geçmişi bu tereddütleri, ikirciklikleri
ve ön yargıları yok edecek kesin tavırlarla
doludur. Türkiye’nin, şu ye da bu sebeple, şu
ye da bu zamanda “laik” ve “demokrat”
karakterinden kopmayacağı; Cumhuriyetin
ilanından itibaren Türkiye’nin yüzünün hep
Batı’ya, Batılılaşmaya ve çağdaşlaşmaya dönük
olduğu Avrupa’nın çok iyi bildiği bir
gerçektir..
Huntington’un
tezinde olsun, diğer Batılı aydınların
görüşlerinde olsun, “farklılık” kavramı önemli
bir yer tutmaktadır. Eğer kültürel farklılığın
özüne “din” konulursa Türkiye ile Batı yani
Avrupa arasında bir farklılık vardır; ama böyle
bile olsa “farklılıklar yüzünden çatışmanın”
değil, “farklılıklarla birlikte zenginleşerek
yaşamanın” asıl olduğu; unutulmamalıdır. İslam
medeniyetinin Batı medeniyeti için tehlike
olmadığı, bu iki medeniyet arasında çatışma
olamayacağı, Avrupa’daki Türk nüfusunun bugüne
kadarki tutum ve davranışları örnektir.
Asıl savaş terör,
uyuşturucu, insan haklarının ihlali gibi
“barbarlığı” temsil eden suçlarla, bunların
karşıtı değerleri ifade eden “uygarlık” arasında
olacaksa; ve devletler barbarlığa karşı
işbirliğine gireceklerse; Türkiye de bu savaşta
safı bellidir ve Avrupa ülkeleriyle tam bir
işbirliği içindedir.
Türkiye’nin
jeopolitik konumu; bulunduğu bölgenin özelliği
ve periferisindeki ülkelerle olan kültürel ve
tarihi ilişkileri; özellikle ekonomik-ticari
bağlamda Avrupa ile Avrasya-Orta Asya-Ortadoğu
arasında bir katalizör olabilme fırsatı
vermiştir. Bu rolü –her iki tarafın da işine
gelecek şekilde- hakkıyla oynayabileceği
konusunda Türkiye’ye güvenilmelidir..
Huntington’un
Türkiye’ye ilişkin öngörüsü Türkiye’nin
Avrupa’dan uzaklaşması ve kopmasıyla
gerçekleşebilir. Halbuki bugün Türkiye bütün
gücüyle Avrupa’nın kapısını zorlamaktadır.
Türkiye,
Huntington'ın "medeniyetlerin çatışacağı" tezine
ölümcül bir darbe vurabilir. 11 Eylül sonrasında
yalnız AB ve ABD'nin değil tüm dünyanın buna
şiddetle ihtiyacı var.
Huntington 1997
yılında Türkiye’de verdiği konferansta ise, eski
görüşünü bir kenara bırakmış gibi gözüküyor ve
dünyada bazı değerleri evrenselleştirmeye
uğraşmak yerine kültürlerin ve medeniyetlerin
sahip oldukları ortak değerleri, Konfüçyanizm,
İslâm, Batı medeniyetleri ile Hıristiyanlık vs.
arasındaki müşterekleri keşfetmemiz gerektiğine
inandığını açıklıyordu: “Ortak nelere
sahiptirler? Farklı olacağını kabul ederek
bakıldığında çok fazla müşterek değerlerin
olduğu görülecektir. Ve eğer gelecek yıllarda
makûl ve huzurlu bir dünyaya sahip olmak
istiyorsak, bu müşterekleri vurgulamak ve
geliştirmek zorundayız. “(Samuel Huntington,
Türkiye Konferansı (Sermâye Piyasası Kurulu);
Türkçe çev., Sadrettin Karahocagil, Salı
Konferansları içinde, 227–243, Ankara–1997) |