|
AB KONVANSİYONU: YENİ DÜZEN Mİ?
-
Doktora Ders Notları -
Mesut YILMAZ
Mayıs 2003, Ruhr Üniversitesi - Bochum
|
14. Mai 2003,
17.00-18.45 Uhr |
Der EU-Konvent:
Eine neue europäische Ordnung
Avrupa Birliği
Konvensiyonu: Yeni Bir Avrupa düzeni mi? |
AB Konvansiyonun Doğuşu
Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte Doğu Bloku’nun
ortadan kalkması AB’nin daha önce benzeri görülmeyen büyüklükte genişlemesine
imkan sağlamıştır. Bu genişleme süreciyle birlikte AB, Birliğin gelecekteki
konumunun ne olacağı ve oluşan yeni şartlara uyum sağlanabilmesi için neler
yapılması gerektiğini tartışmaya başlamıştır. Üye devletler, kapsamlı bir
reformun kaçınılmaz olduğu görüşünden hareketle, bunun ne şekilde ve hangi
alanlarda yapılabileceği üzerinde görüş alışverişinde bulunmaya başlamışlardır.
Başlangıçta gayrıresmi şekilde yapılan bu konudaki
danışmalar, Aralık 1999 tarihli Nice Zirvesi’nde resmiyet kazanmış ve “AB’nin
Geleceği” konulu bir tartışma başlatılmıştır.
Nice Zirvesi sonunda yayınlanan "AB'nin Geleceğine
İlişkin Bildiri"de AB'nin geleceği tartışmasında ele alınacak konuların genel
çerçevesi çizilmiştir.
Bildiri'de, genişleme perspektifi ışığında AB'nin geleceğine yönelik
tartışmanın, dört konu etrafında şekillenmesi öngörülmüştür:
1- AB ve üye devletler arasındaki yetki paylaşımı,
2- Temel Haklar Şartı’nın statüsü,
3- AB mevzuatının sadeleştirilmesi,
4- Ulusal parlamentoların AB yapılanmasındaki rolü.
2001Aralığında Laeken Zirvesi sonunda yayınlanan
"AB'nin Geleceğine İlişkin Bildiri", bu dört konuya şu yeni unsurları
eklemiştir:
1- AB'nin daha şeffaf ve etkin bir yapıya dönüştürülmesi için gerçekleştirilmesi
gereken kurumsal reformlar,
2- Birlik politikalarında reform,
3- Ortak Dış ve Güvenlik Politikasının geliştirilmesi.
AB'nin geleceğini tartışacak bir Konvansiyonun
oluşturulması da Laeken Zirvesi’nde kararlaştırılmıştır. Konvansiyon’un çalışma
yöntemi ve görevleri, Laeken bildirisiyle belirlenmiştir.
Bu çerçevede:
• Konvansiyon’un 2004 yılında düzenlenecek
Hükümetlerarası Konferans’a kadar, Birliğin gelecekteki konumu ve oluşan yeni
şartlara uyumu konusunda izlenecek yöntemler ile yapılacak reformlar konusunda
fikir üretmesi öngörülmüştür
• Konvansiyon Başkanlığına Fransa eski Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing
getirilmiştir.
• Merkezi Brüksel’de bulunan ve çalışmaları kamuoyuna açık olarak
cereyan etmekte olan Konvansiyon’a, üye devletler biri hükümet temsilcisi, ikisi
de ulusal parlamento üyesi olmak üzere üç temsilciyle katılmışlardır. Aday
ülkeler, konvansiyona üye ülkeler gibi üç temsilciyle iştirak etmekte, her türlü
karara katılabilmekte, ancak üye devletler arasında oybirliğiyle alınan
kararları engelleyememektedir. Aday
ülkelerden bazıları Konvansiyon'un sonlarına doğru AB'ne katılacaklarından, bu
ülkelerin sadece tartışmalara katılıp gerçekte karar verme sürecinde rol
alamamaları eleştiri konusu olmuştur. Aday ülkeler Başkanlık kuruluna katılma
talebinde bulunmuş ve Mart 2002'de Başkanlık kuruluna bir temsilcileri
alınmıştır. Slovak temsilci şu an kurulda "davetli" statüsünde yer almaktadır.
• Konvansiyon’da ayrıca 16 Avrupa Parlamentosu
Üyesi ile Komisyon’dan 2 yetkili yer almaktadır.
• Ekonomik ve Sosyal Komite’den üç, Avrupa sosyal ortaklarından üç, Bölgeler
Komitesi’nden altı temsilci ile AB Ombudsmanı, Konvansiyon’a gözlemci olarak
katılmaktadır. AB Adalet Divanı Başkanı ile Sayıştay Başkanı, Konvansiyon
çalışmalarına katkıda bulunmak üzere Başkanlık Divanı tarafından davet
edilebilmektedir. (Toplam 15 kişi)
• Böylece Konvansiyon, 15’i gözlemci, 105’i de aktif katılımcı olmak üzere, 120
kişiden oluşmaktadır.
• Konvansiyon Genel Kurulu, ayda dört gün süreyle
çalışma toplantıları düzenlemiştir. Konvansiyon’un bütün Genel Kurul
toplantıları, halka açık şekilde yapılmıştır.
• Konvansiyon çalışmalarının tamamlanmasını takiben, Konvansiyon Başkanı, AB
Konseyi’ne bir rapor sunacaktır. Konvansiyon’un hazırlayacağı nihai sonuç metni,
duruma göre farklı görüşleri yansıtan bir belge olabileceği gibi, fikirbirliği
sağlanması halinde tavsiye niteliğine de sahip olabilecektir.
Konvansiyon çalışmaları sonucunda ortaya çıkacak
görüş ve öneriler, 2004 yılında gerçekleştirilecek üye ülkeler arasındaki
hükümetlerarası konferansa sunulacaktır.
Genel
olarak baktığımızda, konvansiyon’da şu sorulara cevap aranmaktadır.
- Avrupa
Birliği’nin genel amacı ne olmalıdır?
- Avrupa Birliği, hangi değerlere sahip olmalıdır?
- Avrupa Birliği’nin uluslararası plandaki rolü
ne olmalıdır?
- Avrupa Birliği, nasıl yönetilmelidir?
- ve nihayet, Avrupa Birliği’nin demokratik
meşruiyeti nasıl artırılmalıdır?
Konvansiyon’un Genel Kurul Oturumlarında Ele Alınan Konular
28 Şubat 2002’de yapılan açılış toplantısıyla
çalışmalarına başlayan Konvansiyon’un ilk dört toplantısında; AB’nin hedefleri,
birlik ile üye ülkeler arasındaki yetki dağılımı, AB’nin mevcut yetkilerini
etkin bir biçimde ve gerekli meşruiyet çerçevesinde kullanıp kullanamadığı ve
ulusal parlamentoların birlik içindeki rolünün arttırılması gibi genel konular
ele alınmıştır.
Her oturumun ana gündem maddesini önceden
belirlenen bir ya da iki tema oluşturmuş ve genel tartışma bu çerçevede
şekillenmiştir. Bu çerçevede, üyelerin hemen hemen tümü, Birliğin yasama
yöntemlerinin basitleştirilmesi, yetki dağılımının daha açık bir biçimde
belirlenmesi ve Antlaşmaların sadeleştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Eylül ayından itibaren Konvansiyon'un "inceleme"
dönemine geçilmiş ve 10 adet Çalışma Grubu oluşturulmuştur. Bu çalışma grupları
belli başlı konuları ele alarak ayrıntılı raporlar sunmuşlardır.
Konvansiyon'un çalışmalarının üçüncü ve son
safhası, 20-21 Ocak 2003'te yapılmıştır. Sözkonusu toplantıda Fransa
Cumhurbaşkanı Chirac ile Şansölye Schröder'in 14 Ocak tarihinde AB kurumlarının
reformuna ilişkin açıkladıkları ortak tutum ele alınmıştır. Ortak tutumda
özetle, Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyinin kendisine nitelikli çoğunlukla
bir başkan seçmesi, Konsey Başkanının görev süresinin 2,5 yıl olması ve bir
defaya mahsus olmak üzere beş yıla uzatılabilmesi, Komisyon Başkanının doğrudan
Avrupa Parlamentosu tarafından seçilmesi, Konseye bağlı, ancak Komisyon üyesi
olacak bir Dışişleri Bakanı görevinin ihdas edilmesi gündeme getirilmektedir.
AB’nin geleceği tartışması, başlangıçtan bu yana
sivil toplumun aktif katılımıyla gerçekleşmektedir.
Konvansiyon bu çalışmaları sırasında 2002 Temmuz
ayında “Gençlik Kurultayı” düzenlemiştir. Gençlik Kurultayı’na, 18-25 yaşları
arasındaki 210 genç katılmıştır.
AB Komisyonu tarafından açılan “Debate on the Future of Europe”
konulu internet sitesinde Hükümet ve Parlamento temsilcilerinin yanısıra,
sivil toplum örgütleri ve bireyler tarafından yapılan katkılar da kamuoyunun
bilgisine sunulmuştur.
Anayasa Taslağı
Konvansiyonun geçen Ekim ayında yapılan
toplantısında Başkan Giscard d'Estaing bir "Anayasal Antlaşma" taslağı
sunmuştur.
Anayasa taslağı etrafındaki gelişmeler AB’nde yeni
bir düzene mi geçiliyor tartışmasına yol açmıştır.
Gerçekten de AB’nin daha önce benzeri görülmedik
bir biçimde genişlemesi ve ardından toplanan konvansiyonla birlikte AB’nde yeni
bir dönemin başladığını herkes kabul ediyordu.
İşte bu noktada konvansiyonun hazırladığı Anayasa
taslağı bu yeni dönemin ilk habercisi olarak görülmekte ve yeni bir düzene adım
atıldığı fikrini güçlendirmektedir.
Avrupa için bir anayasanın yaratılması fikri,
bütünleşmenin kurucularının da düşündüğü, Avrupa’yı ‘adım adım’ birleştirecek
olan plânın önemli bir parçasıydı. Konvansiyon çalışmalarının başında AB için
bir Anayasa hazırlanıp hazırlanmaması tartışılmıştır. Sonuçta Konvansiyon
başkanlığı yapılan çalışmaların bir anayasa çatısı altında toplanması kararına
varmıştır.
AB’nin bir anayasaya sahip olması, sadece meşruluk
değil, demokrasi sorununa da çözüm getirebilecektir. Anayasanın kabulü, Avrupa
yurttaşlığının yaratılmasına da katkıda bulunacak; böylece AB’nin demokrasi,
meşruluk, şeffaflık ve halk desteği gibi başlıca sorunları ortadan
kalkabilecektir.
Nice Antlaşması’nın İrlanda’da ilk referandumda
reddedilmesi, AB politikalarının ve hatta AB’nin bir varlık olarak kendisinin
halk tarafından iyi bilinmediği şeklinde değerlendirilmiştir. Bu nedenle anayasa
taslağının, ilk kısmı başta olmak üzere aslında tamamının, AB ile halk arasında
bağ kurmayı hedeflediği, AB ile Avrupa ‘halkı’nı birbirine yaklaştırmak,
insanları AB politikalarına dâhil etmek, kısacası bir Avrupa halkı yaratmak
fikrinin üzerine kurulu olduğu söylenebilir.
Avrupa Anayasasının hedefinin halka yaklaşmak olduğunun bir
diğer göstergesi de, tüm kurucu antlaşmalar, değişiklikler ve protokollerin
basitleştirilerek anayasaya dahil edilmesidir. AB’nin mevcut hukukî metinleri
ancak AB hukuku uzmanlarınca anlaşılabilmektedir. Bu durum, insanların AB’yi
anlamalarını güçleştirmekte ve dolayısıyla AB’den uzaklaşmalarına neden
olmaktadır. Konvansiyon Başkanı d’Estaing de anayasanın dilinin basit, sade ve
kolay okunabilir olmasının önemi üzerinde durmaktadır.
Anayasa Taslağı Hangi Yenilikleri İçeriyor
Avrupa Anayasası’nın maddeleri incelendiğinde,
devletleşme yönünde önemli adımlar atıldığı görülmektedir. Aslında içeriği ne
olursa olsun, sadece bir anayasanın varlığı bile devletleşme yolunda atılan
yeteri kadar önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir.
Taslak metin üç bölümden oluşmaktadır. Birinci
bölümde anayasal nitelikli maddeler; ikinci bölümde, Birliğin politikaları ile
bunların uygulamaya konulmasına ilişkin hükümler; üçüncü bölümde ise nihai
hükümler yeralmaktadır. Bu metnin ekinde ise bazı protokollere yer verilmesi
öngörülmektedir.
Başkanlık tarafından 28 Ekim 2002 tarihinde
Konvansiyon’a sunulan anayasa taslağının
ilk bölümü, Birliğin tanımı ve amaçlarını kapsamaktadır. Bu maddeden
hareketle AB’nin isminin de değiştirilmesi tartışılmaktadır. AB’nin siyasî
bütünleşme süreci içindeki en önemli dönüm noktalarından biri olan Maastricht
Antlaşması ile Avrupa Topluluğu’nun ismi Avrupa Birliği olarak değiştirilmiş,
böylece artık sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasî ve sosyal bir varlık
olduğu da vurgulanmak istenmişti. Bugün bir dönüm noktasında daha bulunan AB
için önerilen yeni isimler arasında, ‘Avrupa Topluluğu’ ve ‘Avrupa Birliği’
dışında, ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ ve d’Estaing’in özellikle önerdiği
‘Birleşik Avrupa’ (United Europe) da yer almaktadır.
İlk maddede, ulusal kimliklerin korunmasına,
Birliğin çeşitliliğinin tanınmasına değinilmiş ve ‘Avrupa Devletleri Birliği’,
bazı yetkilerin ‘federal’ düzeyde yönetilmesi ve politikaların Avrupa düzeyinde
koordine edilmesi şeklinde tanımlanmıştır. İkinci maddede AB’nin temel haklar,
demokrasi, insana saygı, tolerans gibi değerleri açıklanmış, üçüncü maddede ise
ortak değerlerin korunması, istihdamın yükseltilmesi, çevrenin korunması, ortak
dış politika ve güvenlik politikasının geliştirilmesi gibi AB’nin amaçlarına yer
verilmiştir. İlk başlığın son maddesi ise AB’ye bir tüzel kişilik verilmesini
önermekte, ancak önerileri tartışmaya bırakmaktadır.
AB’ye bir tüzel kişilik verilmesini öneren 4. madde, anayasa
taslağının AB’yi devletleşmeye doğru götüren en somut maddesidir. AB’nin tüzel
kişilik hâline gelmesi, AB’ye devlet gibi hareket edebilmesi için gerekli alanı
sağlayarak, dünyada büyük bir güç olma yolunda önünü açacaktır. Asıl ilginç
olan, bu tür ‘aşırı’ sözlerin artık kullanılabilir olmasıdır. Konvansiyon’un
kurulma aşamasında ‘federal’, ‘süper-devlet’, ya da ‘anayasa’ gibi sözcükler
tepki toplayan tabu kavramlar iken, hatta ‘anayasa’ yerine ‘temel doküman’
sözcüğü kullanılırken, bu gün anayasa kavramı kabul edilebilir hâle gelmiştir.
Anayasa taslağında, her ne kadar ‘federal’ kavramı
kullanılmış olsa da, ‘devlet’ kavramının kullanımından özellikle kaçınılmış
olabilir. Ancak AB’ne tüzel kişilik tanınmasının önerilmesi zaten yeterince
radikal bir adım olarak yorumlanmalıdır. Tüzel kişilik kavramına anayasa hukuku
çerçevesinde bakıldığında, arazi ve insan gibi kurucu temel unsurların yanında,
devletin niteliklerinden birisinin de hukukî bir varlığa, yani tüzel kişiliğe
sahip olması şeklinde açıklanmaktadır.
Birinci kısmın ilk başlığının amacının AB’yi
tanıtmak ve ilkelerini, değerlerini ortaya koyarak ‘ne olduğunu’ anlatmak olduğu
görülmektedir. Bunun nedeni, uzun yıllardır Avrupa eliti dışındakilerin AB
konusunda bilgisiz, ilgisiz ve yine buna bağlı olarak da kimi zaman bütünleşmeye
karşı olmaları şeklinde ortaya çıkan sorunların önüne geçmektir.
Taslağın sokaktaki insan açısından en çarpıcı yönü,
her vatandaşın hem ülkesi hem AB'nin vatandaşı olması. Bu Maastricht
Anlaşması'nda da olan bir madde. 'Yabancılara karşı ayrımcılık yapılmaması'
gereğinin altı çizilerek de çifte vatandaşlığın kapısı açılıyor.
Bu durumda, örneğin bir Belçikalının ulusal
vatandaşlığından vazgeçerek sadece AB vatandaşı olması gündeme gelecektir.
AB’nin ulus devletleri ikinci plânda bırakarak, bir süper devlet yolunda
ilerlediği burada bir kez daha görülmektedir. Serbest dolaşım ve ikamet, yerel
seçimlerde seçme ve seçilme hakkı, üçüncü ülkelerde diplomatik korunma
sağlanması, AB kurumlarına şikâyette bulunabilme gibi AB vatandaşlık haklarının
da sıralandığı 7. maddede ayrıca, üye ülkeler arasında ayırımcılık yapılmaması
ilkesi de bulunmaktadır. Yurttaşlık ilkesi ile ilgili önerilen değişiklikler, AB
eliti tarafından uzun zamandır hedeflenen bir demos yaratmak açısından
önemlidir. Avrupa halkının varlığı, böylece AB devletinin meşruluğu sorununu
ortadan kaldıracaktır.
Üçüncü bölümde yetki konuları düzenlenmektedir.
10’cu maddede yetki sınıflandırması yapılmakta, 11 ve 12’nci maddelerde ise
münhasır ve paylaşılmış yetkiler belirtilmektedir. 10’ncu maddenin getirdiği
büyük bir yenilik var: “Birlik, ortak dış ve güvenlik politikasını, ortak
savunma politikasının genişleyen çerçevesi dahil olmak üzere, tanımlama ve
gerçekleştirme yetkisine sahiptir.” Böylece AB’nde bu konular üzerinde
yürütülen tartışma da sona ermektedir.
AB’nin küresel bir güç olmasını engelleyen en
önemli sorunlardan birinin ortak dış politika ve güvenlik politikasının pratikte
bulunmayışı olduğu kabul edilmektedir.
Böylece AB’nin sadece ekonomik bir birlik olarak
kalmayıp, güvenlik ve dış politika alanında da ortak bir politikaya doğru
gitmesi gerçekleşmiş olacak.
Dördüncü bölümde Birliğin kurumları yer almaktadır.
Bunlar: Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, Bakanlar Konseyi, Avrupa Komisyonu,
AB Adalet Divanı, Avrupa Merkez Bankası ve Sayıştay şeklindedir.
Avrupa Parlamentosunun üye sayısı 700 ile
sınırlandırılmakta, her üye ülkenin en az 4 parlamenter ile temsili
öngörülmektedir.
Avrupa Konseyinin üye ülkelerin devlet ya da
hükümet başkanlarından, Konsey ve Komisyon Başkanları ile Dışişleri Bakanından
oluşması öngörülmektedir.
Konsey Başkanlığının dönüşümlü olmaktan
vazgeçilmesi ile 2.5 yıl süreyle görev yapacak bir Konsey Başkanı seçilmesi
hükmü getirilmektedir. Konsey Başkanının ortak savunma ve güvenlik politikası
bakımından AB’ni dünya ölçeğinde etkili temsili hedeflenmiştir.
Bakanlar Konseyinin çalışması ayrıntılı olarak
düzenlenmiştir. Konsey kararlarında nitelikli çoğunluk ilkesi getirilmiştir.
Nitelikli çoğunluk “Birlik nüfusunun beşte üçünü temsil edecek ve üye ülkelerin
çoğunluğunu içerecek” şekilde tanımlanmıştır.
Komisyonun ise bir başkan ve sayısı 14’e
çıkabilecek üyeden oluşması öngörülmüştür.
Yeni getirilen bir kurum da, Dışişleri
Bakanlığıdır. Bakan AB’nin ortak dış ve savunma politikasını yürütmekten sorumlu
olacaktır.
Ortak Dış ve Güvenlik Politikası ve Ortak Savunma
Politikasıyla “Birliğin Dünyadaki Faaliyeti” başlıklı maddeler üzerinde
çalışmalar devam etmektedir.
Ayrıca Avrupa düzeyinde faaliyet gösterecek siyasi
partiler öngörülmektedir.
37’nci madde çok tartışılan dini kimlikle
ilgilidir. Konvansiyonun burada ne Hristiyan Avrupa imajı doğuracak, ne de dini
kurumları ihmal edecek bir tercihe yönelmeyip orta yolu bulduğu görülmektedir.
Taslakta “Avrupa Halkları Kongresi” kurulması
öngörülmüştür. Kongrenin üçte birini Avrupa Parlamentosu üyeleri, üçte ikisini
de ulusal parlamento üyeleri oluşturacaktır. Kongrenin Avrupa vatandaşlarının
tümünü bir çatı altında temsil edilmesini sağlayacağı öngörülüyor.
45.Madde Birliğin ilke ve değerlerine aykırı
hareket eden ülkelerin üyeliklerinin askıya alınmasını öngörmektedir. 46.Madde
de ise, üye ülkelerin kendi istekleriyle Birlik’ten ayrılabilmeleri
öngörülmektedir.
Taslak, 'ulusal kimliklerin korunması konusunda
devletler arasında sıkı işbirliği ve zaman zaman federal temelde iktidar
paylaşımını' öneriyor. Bazı konularda kararların çoğunluk oyuyla alınması
gündeme getiriliyor. Böylece AB'nin 25 ila 28 üyesi olduğunda yeni girişimlerin
ülke liderleri tarafından iç siyasetten kaynaklanan kaygılarla veto edilmesi
engellenmeye çalışılıyor.
Ancak federatif eğilimleri dengeleyen maddeler de
bulunuyor. AB ülkelerine, 'AB yasalarını frenleme' yetkisi veriyor. Bir AB
ülkesinin parlamentosu, AB yasalarının aşırı ve zamansız olduğuna karar verirse,
'alarm sistemi'ni çalıştırarak, bu yasanın kabul edilmesini engelleyebilecek.
Taslağa Dönük Eleştiriler ve Tartışmalar
AB Konvansiyonu'nun açıkladığı ilk taslak yoğun
bir tartışma başlattı. İngiltere ve küçük Avrupa ülkeleri geleceğin Avrupası'nın
daha çok Almanya ve Fransa'nın taleplerine göre şekillendiğine dikkat
çekiyorlar.
Avrupa Birliği içinde
uzun süre bir anayasaya gerek olup olmadığı bile tartışma konusuydu. Almanya
bunu yıllardır talep ediyor. Çünkü her yeni anlaşmayla, Avrupa hukuku giderek
içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve bunun için bir düzenleme gerekiyor,
kesinlikle daha fazla saydamlığa acilen gerek var. Fakat bu projeyi
eleştirenler, böyle bir anayasayı, "süper devlet Avrupa" yolunda atılan ilk adım
olarak görüyor.
AB’nin bir anayasaya ihtiyacı vardır. Ancak AB’nin
asıl ihtiyaç duyduğu, tek devlet gibi hareket yeteneğidir. AB’nin hem genişleme
ile başa çıkabilmesi, hem de plânladığı gibi, ABD’ye rakip küresel bir güç
olabilmesi için bir devletler topluluğu gibi değil, tek bir devlet gibi hareket
etmesi gerekmektedir. Ortak kurumları, marşı, bayrağı ve para birimi bulunan
AB’nin kalan en önemli eksikliği anayasadır. İlk taslağının hazırlanması bile
bir anayasanın oluşturulacağının ve artık süper devleti çağrıştıran konuların
daha kolay tartışılabildiğinin önemli bir göstergesidir.
Avrupa Anayasası taslağının her köşesinde, daha çok
kaynaşmış bir Avrupa yanlılarıyla, gevşek bir devletler birliği yanlıları
arasındaki çatışma belirgin şekilde görülüyor.
Şurası açık: Yeni anayasayla, Avrupa Birliği’nin yetkileri azalmayacak. Fakat
hangi olası ortak politikaların Anayasa’ya alınacağı daha birçok çetin
tartışmaya yol açacak.
Temel anlaşmazlık,
sembolik gibi görünen bir konuda da ortaya çıkıyor: Avrupa’nın tepesinde kim
olacak? Avrupa’nın çehresini kim belirleyecek? Dönüşümlü başkanlık sisteminin
gelecekte işe yaramayacağı açık. Çünkü farklı ve farklılaşan çıkarlar, tam üye
devletlerin birbirine bakış açısını da belirliyor.
Birliğin adından sonraki en tartışmalı konu , bir
başkan atanması. Taslak, Avrupa Konseyi'ne beş yıl başkanlık edecek, birliğin
siyasi itici gücü ve temsilcisi olacak bir başkanın atanmasını öngörüyor.
Britanya'nın karşı çıktığı bu öneriyi, Fransa destekliyor.
Almanya ve Fransa’nın
ortaklaşa hazırladıkları öneriler paketine baktığımızda göze çarpan ilk unsuru
“ikili bir başkanlık sistemi” oluşturuyor. Bu öneri şu an mevcut yapıda en
önemli makamlardan biri olan Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı’nın yanına bir de
Avrupa Birliği Konseyi Başkanı yerleştirilmesine dayanıyor. Öneriye göre “yeni
başkan” Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından seçiliyor. Bu
başkana biçilen görevin içeriği ise Birlik için stratejik yön belirleme,
devamlılık ve koordinasyon sağlama olarak öne çıkıyor. Bir başka önemli görev
ise Avrupa Birliği’nin dünyadaki “yüzü” olmak olarak belirlenmiş. Almanya’dan
çok Fransa’nın öne çıkardığı bu fikir şu an geçerli olan dönem başkanlığı
sistemini de ortadan kaldırıyor. Altı aylığına da olsa dönem başkanlığı
sırasında kendilerini gösterebilme olanağı bulan “küçük” ülkeler bu fikre sert
bir şekilde karşı çıkıyorlar. Hollanda, Belçika ve Lüxemburg altı ayda bir
değişen dönem başkanlığı sisteminin korunmasını istemektedir. Bu ülkelere
Finlandiya ve Portekiz de destek veriyor. İspanya ve İngiltere ise Fransız –
Alman planına destek veriyorlar. Bunun ardında yatan görüş ise bu iki ülkenin,
dönem başkanlığı sisteminin güçlü bir liderliği engellediğini ve izlenen
politikalar açısından devamlılık ilkesini baltaladığı görüşünde olmaları
yatıyor. 25’li formatta altı aylık bir dönem başkanlığının ancak 12.5 yılda bir
aynı ülkeye gelecek olması da bu ikilinin tezini güçlendirir niteliğe sahip. Bu
konuda arabulucu bir öneri Danimarka’dan geldi. Danimarka’nın yaklaşımı
başkanlık sistemine geçilmesi ancak başkanlık görevinin küçük, orta ve büyük
ölçekli ülkelere sırayla verilmesi şeklinde belirginleşiyor.
Finlandiya Başbakanı Lipponen, Avrupa Komisyonunun,
oyunun kurallarının herkes için aynı olmadığı, yalnızca güçlü AB ülkeleri
yararına işleyen ve şeffaflıktan uzak olan bir bürokrasiye hizmet eder bir hale
getirilmesi yönünde çabalar olduğundan şikayet etmekte;
Konvensiyonun da bu yönde bir ilerleme içinde olduğu uyarısını yapmaktadır.
AB kurumlarının öz evlatlar (Almanya, Fransa,
İtalya ve İngiltere olarak özetlenebilir) ile sonradan üye olan, küçük ve
ekonomik açıdan daha zayıf konumdaki üvey evlatları arasında ayırım yaptığı son
derece yaygın ve genel kabul gören bir kanıdır.
“Başkan” fikrine
getirilen en önemli eleştirilerden birini de iki başlılığın görev ve yetki
karmaşası yaratma olasılığının yüksek olması oluşturuyor. Bu tez de özellikle
Avrupa Birliği Komisyonu tarafından oldukça hararetli bir şekilde savunuluyor.
Alman – Fransız
önerisinin hedeflerinden biri de Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı. İkili bu
makamın şu an olduğu gibi devlet ve hükümet başkanları tarafından seçilmesi
yerine Avrupa Parlamentosu’nun üçte iki çoğunluğuyla seçilmesini istiyor. Bu
isteğin arkasında bu makamın ve kurumun daha demokratik bir yapıya kavuşmasını
talep eden Almanya yer alıyor. Bu yöntemin kurumun meşruiyetini ve politik
gücünü de artıracağı savunuluyor. Komisyon Başkanı’nın “atanmış” olmaktansa
“seçilmiş” olması yönündeki öneriye ciddi anlamda bir itiraz yok. Hatta bu öneri
Avrupa Parlamentosu’nun çok hoşuna gitti ve 320 Avrupa Parlamentosu üyesi
Avrupa Konvansiyonu Başkanına bu yöntemin benimsenmesini isteyen bir dilekçe
verdiler.
Taslakta olumlu
karşılanan bir noktayı “Avrupa Birliği Dışişleri Bakanı” fikri oluşturdu. Bu
öneriye hemen hemen herkesin sıcak baktığı söylenebilir. Bu öneri aslında şu an
Avrupa Birliği Ortak Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi sıfatıyla Javier
Solana’nın sahip olduğu yetkilerle Avrupa Birliği Komisyonu’nun dışilişkilerden
sorumlu üyesi olan Chris Patten’in yetkilerinin aynı koltukta toplanması anlamı
taşıyor.
Giscard d’Estaing’in
Avrupa Birliği’ne yeni bir isim verme önerisi ise aynı şekilde kavga potansiyeli
içeriyor. Onun aklından geçen isim, "Avrupa Birleşik Devletleri"...
Yani Amerika Birleşik
Devletleri gibi. Fakat Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri’nden farklı.
Avrupa halklarının büyük
kısmında, birçok hükümette buna karşı direniş var. Giscard D’Estaing’in
tasarısı, merkezi soruya henüz bir yanıt içermiyor. Uzun vadede nasıl bir Avrupa
Birliği istendiği sorusunun yanıtı yok.
İlk maddede anayasanın "üye ülkelerin
siyasetlerinin eşgüdüm içinde yürütüleceği bir Birlik kurduğu ve bu birliğin
federal bir zeminde belli ortak yetki alanlarının idare edeceği" belirtiliyor.
Tartışmayı yaratan "federal zemin" ifadesi.
Tartışmalarda İngiltere, AB'nin gelecekte federal
bir düzende işletilmesinin kabul edilemez olduğunu savundu. İngiltere Başbakanı
Tony Blair, taslağa, "Avrupa'nın federal süper devlet olarak değil bir devletler
birliği olarak işbirliği yapması gerek" yorumunu getirdi.
İngiliz yetkililer kulislerde taslağın nihai bir
anlaşmaya zemin olamayacağını dile getiriyor. Konvansiyon görüşmelerine
İngiltere'yi temsilen katılan Peter Hain'e göre taslak sadece İngiltere'nin
değil pekçok üyenin taleplerine de aykırı. Taslağın daha çok Almanya gibi,
Birleşik Avrupa'dan yana ülkelerin tavrını yansıttığı yorumları yapılıyor.
AB içinde yaşanan gelişmeler her ne kadar bir süper devlet
oluşumuna doğru gidildiğini gösterse de, bu tür federal içerikli bir yapının
kabul edilmesi kolay olmayacaktır. Bugün AB için, belki de yapılabilecek en
doğru tanımlama, AB’nin hem devletleşme hem de hükümetler düzeyine inme
sürecinde her iki tarafa doğru da ilerlediğidir. Avrupa Komisyonu eski
başkanlarından Jacques Delors’un tanımladığı gibi, AB aslında ‘tanımlanamayan
siyasî cisimdir’ (unidentified political object).
Açıklanan ilk taslakta din konusuna atıfta bulunulmuyor. Vatikan
bu nedenle belgeyi 'tatmin edici olmaktan uzak' diye tanımladı. Katolik kilisesi
Hıristiyanlıktan taslakta söz edilmesi için bir kampanya yürütüyordu. Anayasa
taslağında dinî kimliklere referansta bulunulmaması kimi çevreler tarafından
eleştirilmekte, Konvansiyon üzerinde baskılar yapılmaktadır. Başta Polonya’daki
Katolik Kilisesi olmak üzere, bazı Alman politikacılar tarafından da desteklenen
fikre, birçok ülkeden tepkiler gelmiştir. İspanya Dışişleri Bakanı Ana Palacio,
AB’nin bir Hristiyan Kulübü olmadığını söylerken, AB’nin Müslüman ülkelerin
katılımını da engellememesi gerektiğini ileri sürmüştür.
Aksine bir durumun hem din devlet ayrımı açısından
hem de gelecekte Türkiye gibi Müslüman bir ülkenin kabul edilmesi açısından
zorluk yaratmasından kaygı duyuluyordu. Ancak dine anayasa maddelerinde
değinilmese de giriş bölümünde atıfta bulunulması da ihtimal dahilinde.
AB’yi ‘yasal’ bir ‘Hristiyan Klübü’ne çevirecek
olan öneri, böylece sadece, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan aday ülke
Türkiye’yi değil, AB üyesi ülkelerin farklı din ve inançlara mensup
vatandaşlarını da dışlayıcı bir etki yapacaktır.
Anayasa taslağının 25 ülke arasında büyük tartışmalara neden
olacağı açıktır. AB yapısının güçlendirilmesini isteyen Almanya ve asıl yetkinin
ulus devletlerde kalması yönünde ısrar eden İngiltere arasında nasıl bir görüş
birliği sağlanacağı merak konusudur. İngiltere’nin ‘artık’ anayasayı
desteklemesine rağmen, sunulan taslağa federal bir yapı öngördüğü gerekçesiyle
karşı çıktığı bilinmektedir.
AB’nin
yeni misyonu
Konvansiyon çalışmaları ile AB’nin çalıştıracak
mekanizmaların mükemmelleşmesi ve Birliğin görev alanının ekonomiyle sınırlı
olmaktan çıkması söz konusudur. Bu çalışmalar mutlaka yararlı ve gereklidir.
Ancak konvansiyonun bu konuların yanı sıra asıl
AB’nin gelecekteki misyonunun ne olması gerektiğini tespit yönünde çalışması
daha yararlı olurdu.
Mükemmel bir aygıt oluşturmak kadar önemli olan, bu
mükemmel aygıtın hangi yüksek ideale ulaşmak için çalışacağıdır.
Konvansiyon AB’nin işleyişini kolaylaştıracak ve
onu güçlü kılacak mekanizmalar öngörmüştür. Ancak AB’nin gelecekteki misyonunun
ne olması gerektiğine yeterli ışık tutmamıştır.
Konvansiyon çalışmaları bir defa daha göstermiştir
ki, Avrupa mantığı ile duyguları arasında sıkışmış durumdadır. Önünde,
kendisinin ve tüm dünyanın kaderini değiştirebilecek bir fırsat vardır. Ama
bunun için öncelikle geçmişin saplantıları, zaafları, korkuları ve
komplekslerinden kendini sıyırması gerekmektedir.
Yapılması gereken, AB’nin misyonunun ve geleceğe
dönük hedeflerinin ortaya konmasıdır. Bu alandaki cevaplar Avrupa Birliğini
21. yüzyılın lideri yapacak projenin de temellerini oluşturacaktır.
Burada Le Figaro gazetesinin 28 Kasım 2002 tarihli
sayısında "Cercle des ambassadeurs"ün (Büyükelçiler Cemiyeti) Başkanı Jean-Daniel
Tordjman’ın “İslam ve Batı arasında bir aracı” başlıklı yazısından bir alıntı
yapmak isterim.
“Avrupa için 21'nci yüzyılın en önemli iddiası
nedir? İslam ve Batı arasındaki çatışmayı önlemek ve aşmaktır. Avrupa oluşumu
tecrübesi buna yardımcı olabilir.
Avrupa oluşumunun özü barıştır. Yüzyıllardır süren
kardeş savaşları ve milyonlarca ölüden sonra Avrupa Birliği Fransız-Alman
çatışmasını önlemeyi sağladı ve iki halkımızın savaşmasını imkânsız ve absürd
hale getirdi. Bunu elde etmek o kadar kolay değil. Briand ve Streeseman da
barışı istiyorlardı...
Jean Monnet, de Gaulle, Adenauer, Spaak ve De
Gasperi'nin değişik bir sezgileri oldu, çok daha verimli olan; savaşı imkânsız
hale getirmek için savaşı kanun dışı ilan etmek yetmez, birlikte,
enerjilerimizi seferber edecek ortak bir proje kurmak gerekiyor. Bu nedenledir
ki biz, Avrupalılar için Avrupa oluşumu yüzyılımızın en büyük başarısıdır.
Nazizmin yok olduğu, demir perdenin ve komünizmin
yıkıldıkları bugün, medeniyetimiz için en büyük tehdit nedir? İki taraftan
bazılarının inandırmak istedikleri gibi, islam değil. İslam'la Batı arasında
çatışmaya, Huntington'un, yapılan karikatüründen çok daha derin bir şekilde
betimlediği "medeniyetler çatışmasına" götürmek isteyen fanatik terörizmdir.
Kimliksel içe kapanmaya, "onlar onlardır, biz biziz" gibi formüllerle ve
milyonlarca ölüme sebep olacak "1914'teki gibi" savaşa gitme eğilimiyle kolaya
kaçmaya direnmek gerekiyor.”
Huntington’un Medeniyetler çatışması tezinde sözünü
ettiği muhtemel çatışma alanlarının orta yerinde yer alan Türkiye’nin AB üyesi
olması Hristiyan-Müslüman çatışması endişelerini de büyük ölçüde
giderebilecektir.
Esasen, Avrupa Birliğini bugüne taşıyan, Avrupa’nın
kendi içindeki farklılıkları aşıp, ortak değerler ve çıkarlar etrafında
buluşabilme, bunları kurumsallaştırma becerisini gösterebilmiş olmasıdır. Şimdi
aynı beceriyi medeniyetler savaşını önlemek için kullanma zamanıdır. Bunun yolu
da Avrupa’nın kendisini bir kez daha aşmasıdır. Medeniyetler çatışması
tezlerinin konuşulduğu, tartışıldığı bir dönemde bu açılımın gerçekleştirilmesi,
AB’nin tarihin akışına kendini kaptırmadığının, bilakis tarihi yönlendirdiğinin
ispatı olacaktır.
SONUÇ
Kurultay, esasen teknik bir çalışma olarak
tasarlanmıştır. Ancak, gerek kurultay çerçevesinde yapılan tartışmalar Avrupa
Birliğinin geleceğine ilişkin tartışmanın çok daha derinlikli ve geniş
perspektifli bir şekilde yürütülmesi gereğini ortaya çıkarmıştır.
Çok yakında 25 üyeye ulaşacak, yakın gelecekte 28
üyeye çıkacak ve bununla da kalmayıp sürekli yeni üyelik talepleriyle
karşılaşacak olan Avrupa Birliğinin, geleceğine ilişkin teknik mekanizmalar
kadar, hatta onlardan önce, yönünü, neyi niçin yapacağını veya yapmayacağını
belirlemeye ihtiyacı var. Anayasa başta olmak üzere, konvansiyon programı içinde
tartışılan konular, ancak bu temel tercihler ortaya konduktan sonra anlamlı,
geçerli, kalıcı ve işlevsel hale dönüşecektir.
Bilindiği gibi Avrupa Birliği, ekonomik temelli
olarak başlamasına rağmen, asıl olarak Avrupa kıtasını uzun yıllar yıkıma
uğratan ve kana bulayan anlaşmazlıkları, bireyleri ve toplumları müşterek
değerler etrafında buluşturarak ortadan kaldırma amacına yönelik olarak
kurulmuştur. Soğuk savaş döneminin bitmesinin ardından Avrupa Birliği, yeni ve
daha iddialı hedeflere yönelmiştir. Genişleme stratejisi başta olmak üzere,
birliğin geçtiğimiz 15 yıldaki politikaların bu yeni yönelimin işaretlerini
görmek mümkündür.
Ancak, Avrupa Birliği yeni ve daha iddialı
hedeflere yönelirken, bunun sadece teknik değil felsefi altyapısını da yeterince
kuramamıştır. Eski Yugoslavya topraklarında yaşanan olaylar ile Irak krizi
sırasında gösterilen ikircikli tutum, Avrupa Birliğinin geleceğine ilişkin ciddi
endişeleri gündeme getirmiştir. Esasen, Türkiye’nin üyeliği bağlamında süren
tartışmalar, diğer konuları da içerecek genişliğe ulaştığı için, Avrupa
Birliğinin geleceğine ilişkin tartışmaların odağını oluşturmaktadır.
Avrupa Birliğinin geleceğini biçimlendirme
misyonunu yerine getirme iddiasındaki kurultayın yetersizliğine ilişkin görüşler
giderek daha yüksek sesle dile getirilmeye başlanıyor. Nitekim, Hükümetler Arası
Konferansta, konvansiyonun hazırladığı anayasa taslağının çok kapsamlı
değişikliklere uğrayabileceği görüşü ağırlık kazanıyor. AB’ye tam üye olacak 10
ülke de, birliğin geleceğinde daha fazla söz sahibi olmak amacıyla, konvansiyon
dokümanlarının karar haline dönüştürülmesi sürecini ertelemek istemektedirler.
Bence kurultay Avrupa Birliğinin gelecekte siyasi,
kültürel, ekonomik ve askeri bakımdan ne olmak, nereye ulaşmak, neleri başarmak
istediğinin cevapları üzerinde yoğunlaşmalı ve buna Anayasa taslağının giriş
bölümünde yer vermelidir. Bu cevaplar ortaya çıktığında mekanizmalar ve yazılı
düzenlemeler üzerinde çok kısa sürede anlaşmaya varmak mümkündür.
Konvansiyon hükümetler tarafından ciddiye alınır
ve büyük ülkeler çıkacak Anayasa metnini önceden onaylarsa konvansiyon belki
bir sonuca ulaşabilir. Bu durumda muhtemelen bu onay işlemi İtalya’nın
başkanlığına rastlayacak ve ‘2. Roma Antlaşması’ olarak tarihe geçecek. |