|
"AB'NİN YENİ ÜYESİ TÜRKİYE"
(Viyana'da düzenlenen "AB'nin Yeni Üyesi Türkiye"
konulu toplantıda yaptığı konuşma)
Mesut YILMAZ
Viyana– Haziran 2003
Bugün üzerinde konuştuğumuz konu “AB’nin yeni üyesi Türkiye?” başlığını taşıyor.
Böyle bir başlık taşıyan bu konuya değişik açılardan yaklaşmak mümkün… Çünkü,
başlıkta ne kadar iddialı bir pozitiflik varsa, başlığın sonuna eklenen soru
işaretinin getirdiği negatiflik de onun kadar önemli.
Bugüne kadar “Türkiye AB’ne üye olarak
katılabilecek mi? Yoksa bu üyelik gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayal mi?
Türkiye Avrupaya ait mi, değil mi? Türkiye AB’ne üye olmak için ehil midir,
değil midir ” şeklinde çok tartışmalar yapıldı. Bu tartışmalar hala devam
ediyor. Bu nedenle ben bugün “AB’nin yeni üyesi Türkiye?” başlığı altında iki
soru sorup, daha sonra da bu iki sorunun cevabını vermeye çalışacağım.
Cevabını arayacağımız iki soru şunlar olacak:
1-Türkiye’yi içine almış bir AB, nasıl bir AB olacaktır?
2-Türkiye’yi içine almayan bir AB hangi sonuçlarla
karşılaşacaktır ve nasıl bir birlik olacaktır?
Bugünlerde AB anayasa taslağı üzerinde yoğun
tartışmalar yapılıyor. Anayasa taslağı tartışmaları genişlemeye ilişkin
tartışmaların ardından geldi. AB’nin sınırlarının, Avrupa kimliğinin ve AB’nin
gelecekteki yapısının tartışıldığı böyle bir ortamda ben soruların sıralamasında
farklı bir yol izleyeceğim. Öncelikle Türkiye’yi içine almış bir AB nasıl bir
Avrupa Birliği olacaktır? Sorusuna cevap arayacağım.
TÜRKİYE’Yİ İÇİNE ALMIŞ BİR AB, NASIL BİR AB
OLACAKTIR?
Türkiye’yi içine almış bir AB, dış politika ve
savunma alanlarında daha da güçlenmiş bir AB olacaktır. Çünkü AB üyesi olan bir
Türkiye AB’ne; Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya, Türk Cumhuriyetleri ve İslam
ülkeleri üzerinde büyük bir güç kazandıracaktır. Türkiye’yi içine almış bir AB,
bütün bu bölgelerde barış, istikrar ve güvenliğin hakim olmasına katkıda
bulunabilir.
Türkiye'nin katılmasıyla birlikte AB, uluslararası
gelişmeleri daha kolayca yönlendirebilen global bir aktör olacaktır. Türkiye'nin
mevcudiyeti Birliğe bunun için gerekli imkânları ve hedefleri verecektir. Bir
haritayı elinize alın ve Türkiye Birlik üyesi olursa sınırların ne olacağına
bizzat kendiniz bakın. Yeni komşular, Rusya, Ukrayna, Suriye, Irak, İran,
Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan olacaktır. Dolayısıyla AB Atlantik, Kuzey
Denizi, Akdeniz, Karadeniz ve Körfez'in bir gücü haline gelecek.
Türkiye'nin üyeliği AB'nin global amaçları için
paha biçilmez bir şey olacak. Türkiye'nin coğrafi pozisyonu, komşu ülkelerle
ilişkisi ve İslam dünyası, Rusya ve Orta Asya ile olan bağı AB'nin uluslararası
platformda daha fazla söz sahibi olabilme şansını tanıyacak.
Büyük bir Müslüman ve demokratik bir ülkeye sahip
olan bir AB bambaşka bir AB olur. Böyle bir AB, dünya politikasının yeni bir
faktörünü oluşturur.
Türkiye'nin sadece Avrupa için değil, dünyanın
büyük kesiminin istikrarı için de büyük bir önem taşıdığını herkes kabul
etmektedir.
Avrupa Orta Doğu'da, Balkanlar'da veya Kafkasya'da
huzur ve güven istiyorsa Türkiye temel bir ülkedir..."
Türkiye'nin üyeliği sonucu Türk-Yunan
ilişkilerindeki gelişmeler Ege'de ve Balkan bölgesinde daha fazla istikrarı
sağlayacaktır. Bölgede daha büyük bir istikrar ve işbirliği ticarete, enerjiye,
taşımacılığa ve çevre projelerine potansiyel sağlayacaktır.
AB Orta Asya'da, Türkiye'nin bu bölgeyle olan
tarihi bağlarından yararlanarak, petrol yataklarına sahip oldukları için
gelecekte ekonomik-politik açıdan büyük önem taşıyacak olan demokrasilerin
istikrar kazanmasına katkıda bulunabilir.
Türkiye'yi kapsayan AB, demokratik olmayan
rejimlerden gelen tehditler, terörizm, silahlanma, dini radikalizm ve halkların
kitlesel çapta göçü ve eroin, silah ve insan kaçakçılığı dahil olmak üzere,
siyasi sorunlar ve krizlerle başa çıkmada daha verimli olacaktır.
Türkiye'nin üyeliği ortak Avrupa çıkarlarını
destekleyecek ve savunacaktır.
Bir AB üyesi olarak Türkiye, demokrasi, barış,
istikrar ve ekonomik kalkınmaya daha geniş bir alanda katkıda bulunacaktır.
Akdeniz Bölgesindeki Ülkelerle ilişkilerini artıran Türkiye’nin bu bölgenin ve
dolayısıyla Avrupa’nın istikrarı açısından önemli bir işlevi bulunmaktadır.
Önümüzdeki dönem Orta Doğu Barış Sürecinin ilerlemesi ile birlikte Batı Akdeniz
Ülkeleri ile Doğu Akdeniz Ülkeleri arasında ilişkilerin artma potansiyeli ve
Orta Doğu bölgesinin Avrupa Birliği’nin dinamiğinden daha fazla etkilenme
olasılığı ortaya çıkmaktadır.
Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkasların kesiştiği
noktadaki Türkiye’nin sınırsız önemi inkar edilemez.
Türkiye bugün Avrupa için önemli ise, 21. Yüzyılın
ortalarında çok daha önemli olacaktır. Rusya’daki karışıklık, Ortadoğu ve güney
Asya’nın durumu ile gittikçe gelişen Çin, göz önünde bulundurulursa, kendinden
emin, laik, demokratik ve gelişmiş bir Türkiye’nin krizler esnasında taşıyıcı
bir ok, barış esnasında da güçlü bir köprü olması mümkündür. Bu kabulleniş tabii
ki bir çok ön koşulu içeriyor ve cesaret istiyor. Ancak batı Türkiye’yi ciddiye
alırsa bu testi başarabilir.
Türkiye’yi içine almış bir AB, petrol ve doğalgaz
kaynaklarının dünya piyasalarına güvenli bir şekilde ulaşmasına katkıda bulunan
bir AB olacaktır. Bu sayede yeni dönemde petrol zenginliği piyasalarını
canlandıracak olan Hazar bölgesindeki 240 milyonluk pazara avantajlı bir şekilde
girme imkanına da kavuşacaktır.
Petrol ve gaz taşıma yollarının yapımı orta vadede,
bölgedeki 240 milyon nüfusu, çıkış noktası olarak Türkiye'den kolayca
ulaşılabilen tüketiciler konumuna getirecektir. 67 milyon Türkü, çok şey vadeden
bir pazar olarak değil de sadece göçmen kitlesi olarak görenler, 10-15yıl sonra
bakış açılarını tamamen düzeltmek zorunda kalacaklar.
Türkiye’li Avrupa “Yeni bir Avrupa “ olacaktır.
Türkiye’yi içine almış bir AB, dar bir hristiyan kulubü olmaktan kurtulup,
medeniyetler çatışmasının önüne geçme imkanına sahip bir AB olacaktır. İslamla
Batı’nın arasındaki düşmanlığın kalkmasına katkıda bulunma imkanı olan bir AB
olacaktır.
Türkiye’nin üye olduğu bir AB, İslam dünyasına
demokrasi ve insan hakları gibi temel Batılı değerleri rahatça taşıyabilecektir.
Nüfusunun çoğunluğu Hıristiyan olan Avrupa Birliği
Türkiyeyi üyeliğe kabul ederek, Avrupa’yı Avrupa yapan Rönesans devrimini ve
aydınlanmayı zirveye ulaştıracaktır.
AB'nin en büyük başarısı, eski hasımlar Almanya ve
Fransa'dan başlamak üzere üyeleri arasında savaşı düşünülmez kılmaktır. Eğer bu,
AB'nin en büyük amacıysa, o zaman laik İslami demokrasinin kucaklanması,
Avrupa'nın Haç ve Hilal arasındaki medeniyetler çatışmasını önlemeye dönük en
büyük katkı değil midir?
AB üyesi Türkiye, İslamcı köktendinciliğe karşı
önemli bir tampon oluşturacaktır. Türkiye'deki İslam, muhafazakâr ve halkçıdır,
militan değil. Türkiye’nin yüzü Batı'ya dönüktür ve laiklik ile müslümanlığı
kendi içinde kurduğu uyumla birlikte yaşatmayı başarmıştır. Mantıklı bir modele
ihtiyacı olan bölge için Türkiye en iyi örnektir.
Türkiye gibi Müslüman bir ülkenin AB'de yer alması,
herşeyden önce AB'nin çoğulculuk niteliğinin tam anlamıyla belirginleşmesi
olacaktır. Avrupa'nın tarihten gelen önyargılarının belirleyici etkisinin
kalmadığını gösterecektir.
Türkiye'nin üyeliği, İslami toplumların modern hukuk devletine entegrasyonu için
bir sembol oluşturabilir. Balkanlar'da ve Kıbrıs'ta, AB'nin yeni oluşturduğu
barış bölgesinde geleneksel etnik kültürel sorunlar en aza indirgenebilir ve
inançlı Müslümanların, Hristiyanların ve laik insanların oluşturduğu ayrışık
rejimli devletlerin yan yana var olması ve barış içinde yaşamaları sağlanabilir.
Türkiye salt jeostratejik bir kitle, Avrupa'nın
güneydoğu kanadında önemli bir kale olarak görülemez. Avrupa ile Arap-İslam
dünyası arasında bir aracı olarak onun yerine konacak bir başka ülke
bulunmamaktadır.
Türkiye'nin AB üyeliği, Müslüman dünyasına, Batı ile Müslüman devletler arasında
köklü çatışmaların olmadığı yönünde verilen çok güçlü bir sinyal olacaktır.
Türkiye’nin üyeliği yalnız Avrupa için değil, aynı zamanda Müslüman dünyası için
de, bu iki büyük medeniyetin kaderinin her zaman çatışmak olmadığını göstermesi
açısından tarihi bir fırsat olacaktır.
Türkiye, ekonomik ve siyasi açıdan yalnızca kendinden ibaret bir ülke değildir.
Türkiye’nin gerisinde Ortadoğu’dan Asya’ya, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan
fevkalade geniş ve münbit bir coğrafya bulunmaktadır. Avrupa’nın bu büyük
coğrafyada etkin ve kalıcı olmak için Türkiye’nin partnerliğine ihtiyacı vardır.
Türkiye'yi AB'ye almak, kültürlerin bir arada
yaşayabileceklerini, İslamiyet'in Batı kültürü ile bağdaştığını ispat etmeye
yarayacaktır.
Türkiye'deki İslami bir demokrasi, Avrupa için
doğuya, Müslüman dünyasına açılan bir köprü sunar. Bu da, yabancı olan her şeye
düşman yeni aşırı sağın siyasetini besleyen İslam fobisi sorununu çözmesini
sağlar.
İstikrarlı ve demokratik bir Türkiye'yi
desteklemek, hem Türklerin, hem de komşularının yararına olduğu gibi, sorun
içindeki İslam dünyasının gelecek için düşündüklerine de umut mesajı
vermektedir. Bu mesaj iki boyutludur: Demokrasi ve Müslümanlık uyuşamaz değildir
ve demokratik bir Müslüman ülke Avrupa parlamentolarında kabul görmektedir.
TÜRKİYE’Yİ İÇİNE ALMAYAN BİR AB
HANGİ SONUÇLARLA KARŞILAŞACAKTIR VE NASIL BİR BİRLİK OLACAKTIR?
AB kapıyı Türkiye’nin yüzüne kapatacak olursa,
bunun sonuçları altından kalkılamayacak kadar ağır olacaktır. Bu hususta Fransa
eski Başbakanı ve Avrupa milletvekili Michel Rocard şöyle diyor: “Türkiye’yi
reddedersek, en eski iki akımı güçlendirmiş oluruz, diğer bir ifadeyle bir yanda
İslamcılar diğer yanda da laik ama antidemokratik olan ordu. İstikrarlı, dingin
ve demokratik bir Türkiye istiyorsak, bizden biri olmasını kabul etmemiz
gerekir. Türkiye’nin yatışması kesinlikle bizim yararımıza. Bu hatta, bence
hayat sigortası da içeriyor." demektedir.
Türkiye’yi Avrupa Birliği dışında AB’ni Türkiye’yi
ve tüm bölgenin geleceğini olumsuz yönde etkileyecektir.
Suriye, İran, Irak ve Hazar bölgesine dönecek olan
bir Türkiye'yi Avrupa ebediyen kaybetmiş olur.
Bugün tüm Batı dünyası Türkiye'nin AB tarafından
reddedilmesi sonrasında İslamcılığa yönelmesi durumunda tahmin edilemeyecek
zararlardan endişe duyuyor.
Yeni bir red cevabı tüm dünyadaki İslami
radikalleri bir anda patlayıcı bir madde haline dönüştürebilir. Yeni bir red
cevabı ayrıca, demokrasi ve insan haklarının Avrupalı Hristiyanlara ait bir adım
olduğunun ve verdikleri evrensel var olma yeminlerinin Avrupalı Hristiyanların
ikiyüzlülüğünden başka bir şey olmadığının kanıtı olurdu.
Türkiye, Avrupa'dan dışlanacak olursa, Avrupa'daki
Türkler de farklı kimliklerine daha fazla sarılacaklar ve entegrasyondan uzak
kalacaklardır..
Avrupa, Türkiye'nin üyeliğini reddetmekle, Orta
Asya Cumhuriyetlerinden karşılamak zorunda olduğu petrol ihtiyaçlarını ve
stratejik çıkarlarını zora sokar ve İslam dünyasında batı düşmanlığını körükler.
Bugün Türkiye'yi reddetmek , Avrupa için dönüşü
olmayan sonuçlar yaratacak büyük bir stratejik hata olur.
Türkiye'nin reddedilmesi Müslümanlara Avrupa'nın
onları kabul etmek istemediği manasına gelecektir. Bu da ABD'nin İslami
radikalizme karşı bir kampanya yürütmekte olduğu ve dünyadaki Müslümanlara
terörizme karşı yürüttüğü savaşın İslama karşı olmadığını göstermek için
Türkiye'ye ihtiyacı olduğu bir dönemde gelecektir.
Müslüman bir ülke olduğu için Türkiye’nin
reddedilmesi yalnız Türkiye'ye değil, bunun yanında İslam dinine mensup 10
milyondan fazla Avrupalıya da kesin ve yıkıcı bir mesaj taşıyacaktır.
Müslüman Türkiye'yi reddetmek, Avrupa'nın çok
inançlı gerçekliğini görmemek anlamına gelir.
Türkiye'ye Avrupa'da yer verilmemesi, çok kültürlü
ve hoşgörülü Avrupa'nın entegrasyon gücünü küçümsemek anlamına gelir. Böyle bir
durum, Avrupa'nın İslam dünyasının geri kalanıyla ilişkilerinde de büyük
tehlikelere yol açar. Bu konuda söz konusu olan, kesinlikle sadece hammaddelere
ulaşım ve pazarların açılması değildir. Avrupa'nın dünyanın büyük
medeniyetlerinden birine karşı kapılarını kapatması, Arap ve Asya dünyasına
doğru geniş bir kesime karşı kültürel savaş ilanı olarak algılanabilir.
Türkiye'yi reddetmek gerçekten laik Müslüman
ülkelerden en önemlisi ve neredeyse tek durumdaki bir ülkeyi reddetmek
olacaktır. Bunun; dünyada yeni din savaşlarını hazırlayanları cesaretlendirmek
pahasına Batı ile İslam arasındaki bir aracıdan mahrum olmak sonucunu
doğuracağına dikkat çekmek gerekir.
AVRUPANIN ŞÜPHELERİ
AB'nin Türkiye'ye dair şüphelerinde gerçek dışı yönler var. Türklerin iş aramak
için Avrupa'ya milyonlar halinde akın edecekleri ve Avrupa'nın düzenini
bozacakları korkusu gülünçtür.
Uygulamada onarılması gereken tüm ekonomik ve
siyasi sistem göz önüne alındığında Türkiye'nin tam üyeliği zaman alacaktır. Bu
süre zarfında Türkiye'nin birçok açıdan farklı bir ülke haline gelmesi
muhtemeldir.
AB'de Türkiye'nin dahil olmasına karşı olanlar bu
korku kompleksi ile oynamaktan hoşlanırlar. Örneğin, Türk gurbetçilerinin
Viyana'daki üçüncü kuşatmasının tam hız ile ilerlediğinden bahsediyorlar; Bir de
Türkiye AB'ye girdiği zaman bunu durdurmanın mümkün olmayacağını ve tüm
Avrupa'nın Türklerle dolacağını söylüyorlar. Ancak, bugüne kadar yapılan
genişlemeler bir göçe neden olmadı ve yeni genişleme süreci de bunun bir
kanıtıdır.
Ülkelerinin AB'ye girmesinden sonra ne İspanyollar,
ne Portekizliler ne de Yunanlılar öteki üye ülkelere göç etmişlerdir. Bu tür
felaket tellallıkları o zaman da yapılmıştır.Bu tür basma kalıp görüşler, Orta
ve Doğu Avrupa ülkelerine uygulanan vize zorunluluğunun kaldırılması sırasında
da ortaya atılmıştı. O zamandan beri milyonlarca Polonyalı, Macar ve Çek,
Almanya'ya sel gibi geldi mi? AB'ye üyelik vizyonu, bu ülkelerin insanlarını
vatanlarında tutmuştur. İnsanları ülkelerinden dışarıya sürükleyen şey
umutsuzluktur. Bundan da şu sonucu çıkarmak gerekir: Türkiye'nin AB üyeliği için
en fazla çaba harcaması gerekenler, Türklerin Türkiye'de kalmasını
isteyenlerdir.
Karşı olanların verdikleri bir başka argüman ise
Türkiye'nin bir sefalet yuvası olduğu ve AB'nin bu yükü kaldıramayacağı şeklinde
dile getiriliyor. Bu konuda da gelişmekte olan Türkiye’nin potansiyeli gözlerden
kaçıyor.
Türkiye AB’ye üyelik sürecinde ekonomisinde gerekli
reformları yapmayı başardığı takdirde hiçbir Türk vatandaşı iyi şartlarda
çalıştığı ve yaşadığı kendi ülkesini bırakıp da başka bir ülkeye çalışmak
amacıyla göç etmeyi düşünmeyecektir.
Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan bazı çevreler ise
konuya pragmatist bir yaklaşımla bakmakta ve daha çok Türkiye’nin üyeliğinin
AB’ye getireceği ekonomik yük üzerinde durmaktadırlar.Bu konuda yapılan yorum ve
değerlendirmelerde telaffuz edilen rakamlar ise AB kamuoyunu ürkütmek amacıyla
abartılmaktadır.Türkiye’nin AB ortalamasının altındaki kalkınmışlık seviyesi,
doğal olarak AB kamuoyunda endişe yaratmakta. Aslında müzakere sürecinin aday
ülkelerin ekonomik kalkınması sonucunu da doğurduğunun hesaplanması gerekir.
Daha da önemlisi, Türkiye’nin AB’ye katkıları konusunda ekonomik büyüme
potansiyeli, iç ve dış pazarları ve girişimciliği yeterince vurgulanmıyor.
Türkiye’nin AB için ekonomik açıdan da bir artı değer oluşturması, Avrupa’da
yalnızca özel sektör ve siyasi çevrelerin bir bölümünde dikkate alınıyor.Le
Point Dergisi’nin “Türkiyeli veya Türkiyesiz Avrupa” kapak başlıklı sayısına
verdiği demeçte, Paris VIII Üniversitesinden Türkiye kökenli Prof. Stefanos
Yerasimos da bu konuya dikkat çekiyor: “Tartışma yanlış yapılıyor. Bugünün değil
yarının Türkiye’sinin AB üyeliğini değerlendirsek, Türkiye’nin AB için sorun
değil, fırsat kaynağı olduğunu daha iyi anlarız”
Daha da önemlisi, Türkiye’nin AB’ye katkıları
konusunda ekonomik büyüme potansiyeli, iç ve dış pazarları ve girişimciliği
yeterince dikkate alınmamaktadır... Türkiye’nin AB için ekonomik açıdan da bir
artı değer oluşturması, Avrupa’da yalnızca özel sektör ve siyasi çevrelerin bir
bölümünde dikkate alınmaktadır.
Global platformda Türkiye, AB'nin ekonomik gücüne
büyük katkılarda bulunacaktır. 67 milyonluk nüfusu 200 milyar dolar gayrisafi
yurt içi hasılası, ihracata yönelik ekonomisi ve hızlı gelişen enformasyon
topluluğuyla Türkiye'nin katılımı Avrupa'nın iç piyasasını ve piyasadaki
rekabeti yükseltecektir. Türkiye’nin Avrupa’nın ekonomik rekabet gücüne olan
katkısı yeni üye olan tüm ülkelere göre daha fazladır.
AB kamuoyu zannediyor ki Türkiye ekonomik bakımdan
çok zayıftır ve diğer eski ve yeni üyelere göre AB’ne büyük yük olacaktır.
Türkiye’nin AB’ne yük olacağını söyleyenler “AB'de
geçerli sübvansiyon kurallarına göre Türkiye'nin yıllık maliyeti 20 milyar Euro
olduğunu, Almanya’nın tek başına bunun beş milyarını karşılamak durumunda
bulunduğunu iddia ediyorlar.
Halbuki gerçekler böyle değildir. Üstelik bu
gerçekler kamuoyundan gizlenmektedir.
Gerçek şudur:
1998 yılı verilerine göre Türkiye tam üye olması halinde AB bütçesine yılda 2,8
milyar EURO katkı yapacak, buna karşılık çeşitli fonlardan alacağı payların
toplamı 10,3 milyar EURO olacaktır. Yani tam üyelik durumunda Türkiye yılda 7,5
milyar EURO net kaynak girişi sağlayacaktır.
SONUÇ
Türkiye'nin Avrupa'ya bağlanma perspektifi bile tek başına; Yunanistan'da,
İspanya'da ve Portekiz'de olduğu gibi derhal demokrasisini güçlendirir.
Avrupa'ya ayrıca, Orta Doğu'da şu anda oynayamadığı pozitif rolü oynama şansı da
verir. Orta Doğu'nun petrol kadar değerli bir kaynağı olan suyu kontrol eden,
aynı zamanda İsrail'le iyi ilişkiler içinde olan ve İslam dünyasına iyi entegre
olmuş olan Türkiye'nin varlığı, anında Avrupa'nın bu stratejik bölgedeki
inandırıcılığını ve etki kapasitesini arttırır. Tarih Avrupa'ya, bir asırdan
beri kökten dinciliğe karşı modernliği, cehalete karşı eğitimi, kadınların
bağımlılıklarına karşı onların özgürlüğünü, tercih etmiş bir Müslüman ülkeyi
entegre etmek gibi umulmayan bir şans veriyor.
|