|
TÜRKİYE AB İÇİN BİR RİSK VE YÜK MÜ,
YOKSA ŞANS MI?
-
Konferans -
Mesut YILMAZ
İstanbul – Ağustos 2003
AVRUPA'DAKİ TARTIŞMALAR
Son dönemde Avrupa’da Türkiye tartışmaları ön plana çıkmıştır. Bu durumun
anlaşılır sebepleri vardır. AB’nin genişlemesi ve gelecekteki yapısının
oluşturulduğu anayasa çalışmaları sırasında AB’nin sınırları, Avrupa kimliği ve
AB’nin gelecekteki yapısının tartışılması kadar tabii bir şey yoktur. Tabii
olmayan şey, bütün bu tartışmaların Türkiye’nin üyeliğiyle bağlantılı olarak ve
sadece bu nokta üzerinden yapılmasıdır. Tartışmaların bütünü
değerlendirildiğinde diğer tüm tartışma konularının Türkiye ile ilgili
tartışmaların gölgesinde kaldığını göstermektedir.
Ben bu konuşmamda öncelikle Türkiye’nin üyeliğinin
AB’ne risk ve yük getireceğine ilişkin iddialarla bu iddialara verilen cevapları
özetleyeceğim. Ardından da Türkiye’nin AB’ne yapabileceği katkılar üzerinde
duracağım.
Türkiye’nin AB’ne üyeliğinin Birlik açısından risk
ve yük getireceğini savunanların iddialarını ve bunlara verilen cevapları 14
başlık altında toplamak mümkündür.
İddia 1-Türkiye
fakir bir ülkedir. Bu nedenle Türkiye AB’ne girerse, ekonomik yük getirir.
Cevap 1- Bir
yönüyle doğru ama diğer yönüyle bu konudaki bir kısım gerçekleri gözlerden
gizleyen ve Türkiye aleyhine abartılan iddia.
Türkiye’nin üyeliğinin AB’ye getireceği ekonomik
yük üzerinde duranlar bu konuda yaptıkları yorum ve değerlendirmelerde AB
kamuoyunu ürkütmek amacıyla rakamları abartmaktadır. Türkiye’nin AB’ne yük
olacağını söyleyenler “AB'de geçerli sübvansiyon kurallarına göre Türkiye'nin
yıllık maliyeti 20 milyar Euro olduğunu, Almanya’nın tek başına bunun beş
milyarını karşılamak durumunda bulunduğunu” iddia ediyorlar.
Halbuki gerçek böyle değildir.
1998 yılı verilerine göre Türkiye tam üye olması
halinde AB bütçesine yılda 2,8 milyar ECU katkı yapacak, buna karşılık çeşitli
fonlardan alacağı payların toplamı 10,3 milyar ECU olacaktır. Yani tam üyelik
durumunda Türkiye yılda 7,5 milyar ECU net kaynak girişi sağlayacaktır.
Gözlerden saklanan gerçek ise bu konuda diğer
ülkelerin durumudur. Nitekim 1998 yılında Yunanistan AB’ye ödediği 1,29 milyar
ECU’ya karşılık 5,8 milyar ECU, Portekiz 1 milyar ECU’ya karşılık 3,9 milyar
ECU, İspanya 5,3 milyar ECU’ya karşılık 12,2 milyar ECU, İrlanda 0,7 milyar
ECU’ya karşılık 3,1 milyar ECU katkı almıştır.
Bu çerçevede Türkiye’nin fonlardan alacağı payın
diğer ülkelere göre yüksek ve altından kalkılamaz olduğunu iddia etmek mümkün
değildir.
Bu tartışma yapılırken müzakere sürecinin aday ülkelerin ekonomik kalkınması
sonucunu da doğurduğunun hesaplanması gerekir. Stefanos Yerasimos’un dediği
gibi: “Tartışma yanlış yapılıyor. Bugünün değil yarının Türkiye’sinin AB
üyeliğini değerlendirsek, Türkiye’nin AB için sorun değil, fırsat kaynağı
olduğunu daha iyi anlarız.”
Türkiye’nin beklentisi AB fonlarından gelecek
kaynaklar değildir. Türkiye, AB’nin bu büyük genişleme karşısında yeni üyeler
için daha az kaynak ayırmak zorunda kalacağının bilincindedir. Bu nedenle
Türkiye’nin asıl ilgisi müzakere sürecinin başlamasıyla birlikte büyük oranlarda
çekebileceğini düşündüğü yabancı sermayeyedir. Türkiye bu alanda İrlanda’nın
üyelikle beraber yabancı sermaye girişini 450 kat arttırmış olmasını kendisine
örnek almaktadır.
Diğer yandan AB kamuoyunca bilinmeyen bir başka
gerçekte şudur: Uzun yıllardan bu yana AB Türkiye’ye karşı antlaşmalarla
belirlenen mali yükümlülüklerinin hiçbirini yerine getirmemiştir.
Fakirliğe gelince, Bugün bile Türkiye'de kişi
başına düşen milli gelir, Polonya'dan sadece yüzde 10 kadar daha azdır. Romanya
ve Bulgaristan'dan da üç kat daha fazladır.
İddia 2-Türkiye çok
yakında 100 milyonluk nüfusa ulaşacak kalabalık bir ülkedir ve hızlı bir nüfus
artışına sahiptir. Eğer Türkiye AB’ne girerse, AB içindeki yönetim ve temsil
dengeleri büyük ölçüde değişir.
Cevap 2-
Türkiye’nin AB’ne girmesini istemeyenlerin yaptıkları şeylerin başında
Türkiye’nin nüfusunu olduğundan çok daha fazla göstermek ve nüfus artış hızını
ise oldukça abartmaktır.
İddia edildiği gibi Türkiye’nin nüfusu 80 ya da 100
milyon değildir. 67 milyondur. Nüfus artış hızı ise idda edilenin aksine çok
trajik bir biçimde düşmektedir. 1980-1990 yılları arasında Türkiye’nin nüfus
artış hızı % 2.3 iken 1990-2000 yılları arasında nüfus artış hızı 1.8’e
gerilemiştir. 2000-2010 döneminde ise nüfus artış hızının 1.1’in altına düşmesi
beklenmektedir.
Gerçek olan şudur: Türkiye üye olduğu takdirde
nüfus bakımından AB’nin 5 büyük ülkesinden biri olacaktır.
AB organlarında nüfusa göre oluşturulan güç
alanlarının, başka bir takım kıstaslarla dengelenmesi ise her zaman mümkün olan
bir durumdur. Nitekim AB anayasa taslağı çalışmaları sırasında bu konu
tartışılmaya başlanmıştır.
Ancak nüfusla ilgili bir başka gerçeğe dikkat
çekmek gerekir. Avrupa’yı bekleyen bir büyük tehlike vardır. Avrupa nüfusu hızla
yaşlanmaktadır. Bugün dahi önemli bir sorun olan bu durumun, 2010 sonrasında
Avrupa’da ciddi bir çalışabilir nüfus ihtiyacına yol açacağı görülmektedir.
Nüfus artış hızı azalmasına rağmen, hala genç,
dinamik ve eğitimli bir nüfusa sahip olacak Türkiye, bu dönemde Avrupa’nın
ihtiyaç duyacağı gençlik aşısını AB’nin kendi bünyesinde gerçekleştirebilmesine
imkan verecektir.
Bugün yapılması gereken Türkiye’nin nüfusunu ve
nüfus artış hızını, üyeliğinin karşısına bir engel olarak çıkartmaya çalışmak
değil, bu genç nüfusu Avrupa’nın ihtiyaçları doğrultusunda istihdama
yönlendirecek politikalar geliştirmek olmalıdır.
İddia 3-Türkiye’de
yüksek oranda işsizlik vardır. İnsanların gelir seviyesi de düşüktür. Türkiye
AB’ne girerse, Türkler yoğun bir şekilde Avrupa ülkelerine göç ederler. Böyle
bir durumda AB üyesi ülkeler kaldıramayacakları oranda büyük bir göçmen akımıyla
karşı karşıya kalırlar.
Cevap 3-
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyeliğine karşı olanlar, halkın korkularına
hitap etmektedir: Türk göçmen seli tehdidi de bunlardan biridir. Bu iddia, bir
aldatmacadan ibarettir.
Çünkü, bu konuyu abartılı bir şekilde dile
getirenler Türkiye hemen yarın AB’ne üye olacakmış, Türkiye’nin üyeliğe
hazırlanması için hiç zaman gerekmiyormuş gibi göstermektedirler. Yine bu
kişiler Türk vatandaşları için serbest dolaşımın aşamalı olarak gerçekleşeceği
gerçeğini kamuoyundan gizlemektedirler.
Türkiye’nin üyeliği belli bir zaman alacaktır.
Serbest dolaşım ise üyelikten sonrü 10-15 yıla kadar uzanan bir süreçte
gerçekleşebilecektir.
Türkiye’nin üyelik sürecinde ve sonrasında
gerçekleştireceği ekonomik ve sosyal alandaki ilerlemelerle, Türkiye ile Avrupa
ülkeleri arasındaki yaşam düzeyi farkı zaten azalacaktır. İnsanlar ancak iş ve
sosyal güvence umudu ile Avrupa’ya gitmek isterler. Bu imkanlar AB’ne uyum
sürecinde Türkiye’de gerçekleştikçe Türk vatandaşları için Avrupa’nın cazibesi
azalacaktır.
Ülkelerinin AB'ye girmesinden sonra ne İspanyollar, ne Portekizliler ne de
Yunanlar öteki üye ülkelere göç etmişlerdir. Bu tür felaket tellallıkları o
zamanda yapılmıştır. Bu tür basma kalıp görüşler, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine
uygulanan vize zorunluluğunun kaldırılması sırasında da ortaya atılmıştı. O
zamandan beri milyonlarca Polonyalı, Macar ve Çek, Almanya'ya sel gibi geldi mi?
AB'ye üyelik vizyonu, bu ülkelerin insanlarını
vatanlarında tutmuştur. İnsanları ülkelerinden dışarıya sürükleyen şey
umutsuzluktur. Bundan da şu sonucu çıkarmak gerekir: Türkiye'nin AB üyeliği için
en fazla çaba harcaması gerekenler, Türklerin Türkiye'de kalmasını
isteyenlerdir.
Avrupalı bir çok siyasetçi, yıllarca Türk göçmenleri ve Avrupa’ya Türk akını
gibi safsatalarla kendilerine politik hayat alanları oluşturmuşlardır. Bu kolay
ama çok da onurlu olmayan politika şekli, Avrupa için Türk göçünden çok daha
tehlikelidir.
İddia 4-Türkiye
büyük bir Müslüman ülkedir. Türkiye AB’ne girerse, Avrupa için düşünülen
“Hrıstiyan birlik ideali” ölür.
Cevap 4- Din
farklılığı, Türkiye’yi Avrupa’ya ait görmeyenlerin en kuvvetli argümanlarından
birini oluşturmaktadır. Türkiye’nin AB’ye üyeliğine karşı çıkanların en çok
vurguladıkları argüman Türkiye ile Avrupa’nın aynı kültür dairesi içinde yer
almadığı, Avrupa kültürünün Hristiyanlık temeli üzerine oturduğu halbuki
Türklerin müslüman olduğu, bu sebeple Türkiye’nin Avrupa Birliğine alınmaması
gerektiğidir. Bu konu, Avrupa’nın gelecekte kendini Hıristiyanlık eksenli bir
yapıya dönüştürüp dönüştürmeyeceği, yani yüzyıllar öncesinde kaldığı düşünülen
bir bağnazlığın yeniden bu kıtaya hakim olup olmayacağı tartışmalarını da
beraberinde getirmektedir.
Biz AB’ni hiçbir zaman hrıstiyan temelli bir birlik
olarak görmedik. Bugüne kadar da hiçbir platformda hiçbir yetkili AB’nin
“Hrıstiyan birlik idealini” gerçekleştirmek için kurulduğunu ifade etmedi. Biz
AB’ni, insanlığın evrensel değerleri üzerinde kurulmuş bir yapı olarak gördük.
“Çok kültürlü” bir AB yapısı, hrıstiyanlık değerlerini de kucaklamakla birlikte
bunu kat kat aşmış ideal bir yapıdır.
Avrupayı sadece bir hrıstiyan kulübü yapmak
isteyenler olabilir. Ancak Avrupa kamuoyunun daha geniş ve kucaklayıcı bir
birlikten yana olduğu açıktır. Biz Türkiye’nin girişiyle beraber Avrupa’nın
bütün dinleri kucaklayan ideal bir yapıya kavuşacağı görüşündeyiz.
Avrupa, dini ve etnik bağnazlıklarından kurtulduktan sonra kendisini bugün
bulunduğu noktaya getiren atılımları başlatabilmiştir. Türkiye’yi, yüzlerce yıl
geride kaldığı düşünülen ölçülerle, yani dini ve kültürel gerekçelerle AB dışına
itmeye çalışmak, Avrupa’nın kendini tepeden tırnağa yeniden sorgulamasını
gerektirir.
Buna rağmen Türkiye dışarıda tutulmaya devam
edilirse, Avrupa Birliğinin sahip olduğu tüm değerleri bir kenara bırakıp
kendini yeniden tanımlaması şart olur.
Türkiye’nin AB üyeliğini istemesinin sebeplerinden
biri, Avrupa Birliğini insanlığın ortak değerlerini en iyi temsil eden kurum
veya kurumlardan biri olarak görmesidir.
Eğer bizim gördüğümüz Avrupa’nın kendisi değil de,
buzdağının su yüzündeki minik bir bölümü ise ve aşağıda yüzlerce yıl öncesinin
kalıplarıyla çalışan bir mekanizma var ise bunu bilmek hakkımızdır.
Böyle bir durumda AB’nin Türkiye konusunda
sıkıntıya düşmesine gerek kalmaz; çünkü Türkiye böyle ilkel bir yapıya girmeyi
kendisi istemez.
Tüm eksiklerine rağmen Türkiye’nin halihazırda sahip olduğu değerler, sözünü
ettiğim ilkel yapının çok çok ilerisindedir.
İddia 5- Türkiye rönesans, aydınlanma ve
sanayileşme tecrübesini yaşamamıştır. Dolayısıyla bugünkü Avrupa düşüncesini
inşa eden sürecin dışında kalmıştır. Bu nedenle Türkiye AB’ne uyum sağlayamaz.
Cevap 5- Yine
doğru gibi gözüken ancak benzer örnekleri gözden kaçıran ve Türkiye’deki tarihi
gelişimi gözden uzak tutan bir iddia.
Türkiye’nin Fransa ve İngiltere gibi Avrupa
ülkeleriyle benzer zaman diliminde rönesansı, aydınlanmayı ve sanayileşmeyi
yaşamadığı doğrudur. Ancak gözden kaçırılan bir gerçek Avrupa ülkelerinin bu
süreci aynı zaman diliminde yaşamadıklarıdır. Diğer bir gerçek ise Türkiye’nin
Atatürk’ün başlattığı değişim süreciyle son 80 yıldır yaşadığı büyük değişimdir.
Atatürk’ün başlattığı bu süreç, Türkiye ve Avrupa tarihini iyi bilenler
tarafından “Türk aydınlanması” olarak nitelendirilmektedir.
Yine bu iddiayı ortaya atanlar Yunanistan, Romanya,
Bulgaristan ve Kıbrıs gibi AB üyesi ülkelerin Rönesans, aydınlanma ve
sanayileşme gibi Avrupaya paralel bir süreç yaşadığını unutmaktadırlar.
Bu ülkeler için problem olmayan bir hususun
Türkiye’nin karşısına bir engelmiş gibi çıkartılması doğru değildir.
Türkiye, nüfusunun çoğunluğu Hıristiyan olan Avrupa
Birliğinin kendisini üyeliğe kabul ederek, Avrupa’yı Avrupa yapan Rönesans
devrimini zirveye ulaştıracağı görüşündedir. Aksi yöndeki bir gelişme, yani
halkının Müslüman kimliği dolayısıyla Türkiye’nin Avrupa Birliği dışında
bırakılması ise, Avrupa’yı rönesans öncesine geriletecektir.
İddia 6- Türkler asırlar boyu Müslüman
dünyasının lideri olarak Hrıstiyan Avrupayla savaşmışlar ve iki kez Viyana
önlerine kadar gelmişlerdir. Bu döneme ilişkin hatıralar her iki tarafın
hafızasında hala canlıdır. Türkiye AB’ne katılırsa büyük bir uyumsuzluk yaşanır.
Cevap 6-
Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasında geçmişte çok ciddi mücadelelerin olduğu
doğrudur. Ama bu mücadele, asla Avrupa ülkelerinin aynı alanlarda kendi
aralarında yaşanan olaylar kadar çetin ve utanç verici değildir. Eğer geçmişteki
savaşlar bir araya gelmeyi engelleseydi, ard arda iki dünya savaşında
birbirlerini sonuna kadar kıran Almanlarla Fransızların asla aynı birlik
içerisinde yer almamaları gerekirdi.
Zaten Avrupa Birliği de Avrupada bir daha
milyonlarca insan kaybına ve topyekün yıkıma neden olan çatışmaların yaşanmaması
için kurulmuştur. AB'nin en büyük başarısı, eski hasımlar Almanya ve Fransa'dan
başlamak üzere üyeleri arasında savaşı düşünülmez kılmaktır. Eğer bu, AB'nin en
büyük amacıysa, o zaman laik Türkiye’nin kucaklanması, Avrupa'nın Haç ve Hilal
arasındaki medeniyetler çatışmasını önlemeye dönük en büyük katkı değil midir?
Son yüzyılları savaş ve sürgünler belirlediği
içindir ki, Avrupa bütünleşmesi ileri götürülmelidir. Geçmişteki savaşlar
ayırmaz, yükümlülük getirir. Avrupa bütünleşmesi olmasaydı, Alman-Polonya veya
Alman-Fransız uzlaşması da düşünülemezdi. Yunan-Türk yakınlaşması da Türkiye'nin
AB’nin genişleme sürecine dahil olmasıyla mümkün olmuştur.
Türkiye ile Avrupa ülkelerinin tarihi, mücadeleler
kadar bugün dahi örneklerine az rastlanabilecek yakınlıkta birlikteliklere de
şahitlik etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa, hiçbir zaman birbirinin
karşıtı olmamıştır. Türkler, Avrupa güç sisteminin bir parçası olarak her zaman
hem müttefik hem de düşman olmuşlardır. 16. Yüzyılda Habsburglara karşı
Fransızlarla birlikte, 17. Yüzyılda Ruslara karşı İsveçlilerle, 19. Yüzyılda
yine Ruslara karşı İngilizler ve Fransızlarla birlikte ve 20. Yüzyılda
Almanlarla birlikte bütün dünyaya karşı. Bu çerçevede Türkiye’nin son 50 yıldır
NATO dahil Avrupa’nın tüm kurumlarında yer aldığı gerçeği hatırlanmalıdır.
İddia 7- Türkiye
sıcak çatışmaların yaşandığı bir bölgede yer almaktadır. Türkiye AB’ne girerse,
AB sorunlu komşularla sınırdaş olur.
Cevap 7- Bu
argümanı ileri sürenler Türkiye’nin üyelik yönündeki en önemli stratejik
avantajını tersine çevirme gayreti içindedirler.
Türkiye’nin üyeliği AB’ne; Kafkaslar, Balkanlar ve
Ortadoğu’da olayları yönlendirebilme ve AB’ni de etkileyecek gerilimleri
önleyebilme imkanı verir.
Kafkaslar ve Ortadoğu’daki petrol ve doğalgaz
rezervlerinin Avrupa ve dünya piyasalarına güven içinde ulaştırılmasında ve bu
bölgedeki petrol zengini pazarlara girmede Türkiye’nin olumlu katkısı olacaktır.
Balkanlardaki etnik temizlik ve iç savaşlara AB’nin
müdahale edememesi ona büyük güç kaybettirmiştir.
AB, sadece ticari bir birlik olmanın ötesine geçmek
istiyorsa çevresindeki olumsuz gelişmelere müdahale edebilecek güç ve yapıya
kavuşturulmalıdır.
Diğer yandan bu argüman ileri sürülürken Kıbrıs’ın
üyeliğinin AB’ni Suriye ve Ürdün’le komşu yaptığı unutulmaktadır. İspanya’nın
Fas’la, Akdeniz kıyısındaki ülkelerin Afrika ve Asya'daki sorunlu ülkelerle
sınırdaş oldukları ise bir başka gerçektir. Yunanistan ve Bulgaristan ise
dünyanın en sorunlu bölgesi olan Balkanlarda bulunmaktadır.
İddia 8- Türkiye
ağır bir etnik sorunla “Kürt sorunuyla” karşı karşıyadır. Türkiye AB’ne girerse,
bu ağır sorun AB’nin iç sorunu haline gelir.
Cevap 8- Türkiye’nin son 30 yıldır ayrılıkçı
terörle boğuştuğu, bu uğurda yaklaşık 30.000 insanını kaybettiği ve
demokrasisinin çok zorlu dönemeçlerden geçtiği ve bunlara rağmen ayrılıkçı
terörü büyük ölçüde durdurduğu bir gerçektir.
AB yolunda atılan adımların ise Kürt kökenli Türk
vatandaşlarının hak ve özgürlükler alanını genişlettiği de diğer bir gerçektir.
Diğer bir gerçekte Kürt sorununun şu an AB ülkelerinde yaşayan yüzbinlerce Kürt
nedeniyle zaten bir yönüyle AB’nin iç sorunu olduğudur.
Türkiye’nin AB üyeliği yolunda ilerlemesi bu
sorunun çözümü için gerekli ortamı sağlayacaktır. Kürt sorununun barışçı
yollarla çözülmesini isteyenlerin yapması gereken şey Türkiye’yi AB içine
almaktır. Delors’un dediği gibi, “Bir hayal edin, Türkiye Kürtleri barış içinde
yaşıyorlar, Türkiye'nin ve Avrupa'nın dayanışmasından istifade ediyorlar,
ülkedeki gerilimler sona eriyor ve tüm bunlar Türkiye'nin Büyük Avrupa'ya girişi
sayesinde oluyor.”
İddia 9- Türkiye;
demokraside, insan haklarında ve azınlıklarına saygıda ciddi eksiklikleri olan
bir ülkedir.
Cevap 9- Demokrasi ve insan hakları açısından
Türkiye’nin AB’nin mevcut üyelerinin standartlarına henüz ulaşamadığı bir
gerçektir. Ama, çok yakında tam üye statüsü elde edecek bir çok ülkenin, bu
bakımdan Türkiye’den çok da ileri olmadığı inkar edilemez bir diğer gerçektir.
Üstelik Türkiye, Helsinki Zirvesinden bu yana gerçekleştirdiği açılımlar ile, bu
doğrultuda kararlı bir irade ortaya koymuştur. ABD’de yaşanan terör eylemleri
sonrası paniğe kapılan bir takım Avrupa ülkelerinin, Türkiye’deki mevcut
uygulamaları dahi geride bırakacak düzenlemeleri gündemlerine aldıkları göz
önünde bulundurulduğunda, gerçekleştirilen atılımların önemi bir kez daha
anlaşılacaktır. Ayrıca, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları alanında daha da
ileriye gitmesini teşvik edecek en önemli unsurun AB üyeliği yolunda kat edeceği
mesafe olduğu da unutulmamalıdır.
AB girişleri öncesinde birer askeri diktatörlük
olan Yunanistan, İspanya ve Portekiz’in katetmiş olduğu mesafe göz önünde
bulundurulduğunda Türkiye’nin işinin daha kolay olduğu görülebilir.
Üyelik müzakerelerinin başlaması, Türkiye'deki
insan hakları reformlarını hızlandıracaktır. Otto Schily’nin dediği gibi :
"Türkiye'deki bazı şeyler eleştiriliyor. Ancak Türkiye'deki durumun değişmesi ve
daha iyi olması Türkiye'yi Avrupa'dan uzakta tutarak mı, yoksa Türkiye'yi
Avrupa'ya yakınlaştıracak bir süreci destekleyerek mi sağlanır? Bu sorunun
cevabı gayet açık. Bu, sadece Türkiye'ye, gerçekçi bir perspektif sunarak
sağlanır."
İddia 10- Türkiye
topraklarının önemli bir kısmı coğrafi olarak Asya’dadır. Türkiye AB’ne
alınırsa, Fas, Tunus, Cezayir gibi ülkeler de AB’ne girmek isteyeceklerdir. AB,
sınırlarını yeniden tespit etmez ve Türkiye’yi dışta bırakmazsa ilanihaye
büyümesini durduramaz.
Cevap 10-
Avrupa’daki Türkiye karşıtlarının en önemli iddialarından biri de Türkiye’nin
coğrafi olarak Avrupa’da yer almadığıdır. Bu iddia, mevcut duruma uymadığı gibi
bilimsel sınıflandırmalara da aykırıdır.
Her şeyden önce, Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin ilk
gündeme geldiği 1960’larda kimse coğrafi farklılıktan söz etmemişti. Aksine
1963’te AB ve Türkiye arasında imzalanan Ankara anlaşmasıyla Türkiye’nin bir
Avrupa devleti olduğu net bir şekilde hükme bağlanmıştır. Türkiye’nin üyeliği
halinde Rusya, Ukrayna, Ermenistan, İran, Suriye, İsrail, Filistin, Fas ve hatta
Orta Asya ülkelerinin de AB’ye üyelik talebinde bulunma hakkına sahip olacakları
iddiası mantık dışıdır. Çünkü, Türkiye’nin AB sürecine dahil edilmesi 1959
yılına kadar gitmektedir. Oysa bu ülkelerin hiçbiri için işleyen böyle bir süreç
yoktur. Öyleyse Türkiye’yi, sırf topraklarının çoğu Asya kıtasında bulunuyor
diye bu ülkelerin AB’ye üye olma taleplerine mesnet teşkil edecek bir konumda
değerlendirmenin hiçbir tutarlı yönü bulunmamaktadır.
O zaman bugüne dünya coğrafyası değişmediğine göre,
insanların olaya bakışlarında bir değişiklik var demektir. d’Estaing, Schmidt,
Kohl gibi bazı eski siyasetçilerin “İlkokulda bize Anadolu’nun Asya’da olduğunu
öğrettiler” türünden çıkışları geçmişte kalan benzeri tartışmaları ve olayları
hatırlatmaktadır.
1968 yılında De Gaulle’ün “Avrupa bir kıtadır,
İngiltere ise onun karşısında büyük bir adadır” deyişini ve buna rağmen
İngiltere’nin AB’ne üye oluşunu hepimiz hatırlıyoruz. Avrupa ile Amerika
arasında hemen hemen yarı yolda bulunan İzlanda'yı bir Avrupa ülkesi sayarken
hiç problem çıkmadığını unutmayalım. Halkı Arap kökenli bir dil konuşan, Avrupa
kıtasından yüzlerce kilometre uzakta Akdeniz’in ortasında yer alan Malta’yı
Afrika yerine Avrupa'ya ait kabul ettiğimizi de bir kenara not edelim. Hele Doğu
Akdeniz'de bir ada olan Kıbrıs’ı hiçbir coğrafi kıstasa bakmadan Avrupalı
saydığımızı da hatırlayalım. İlkokuldaki coğrafi bilgilerini bu ülkeler
sözkonusu olduğunda hatırlamayanların, Türkiye sözkonusu olunca birden
çocuklukta öğrendikleri bilgileri hatırlamasına söylenecek tek şey çifte
standartlı olduklarıdır..
Avrupa kıtasının, özellikle Rusya ve Türkiye
yönünde sınırını çizmek gerçekten zor bir iştir. Jeomorfolojik açıdan 200
metrenin altındaki sular coğrafi farklılıklar sebebi sayılmamaktadır. İstanbul
ve Çanakkale boğazlarının en derin yeri 120 metredir.
En yakın mesafesi 30 kilometre olan Manş denizi
İngiltere ve İrlanda’yı Avrupa’dan ayırmazken, 800 metrelik Türk boğazlarının
coğrafi sınır teşkil etmesi düşünülemez.
Malta ve Kıbrıs’ı coğrafi olarak Avrupalı
sayanların, her bakımdan Avrupalılık ölçütlerine daha yakın olan Türkiye’yi
dışarıda bırakma gayretleri gülünç olmaktan öte anlam taşımıyor.
Zaten Avrupa’yı coğrafi olarak kesin sınırlara
kavuşturmak, tarihi bakımdan da mümkün değildir.
Tarihçi Emmanuel Berl’in ifadesiyle Avrupa somut
bir kavram olmaktan ziyade, her dönem farklı bir biçimde ortaya çıkan projeler
bütünüdür.
Bu açıdan Avrupalı sayılmanın ölçütü coğrafi ve hatta kültürel sınırlar değil,
bu projelerde üstlenilen rollerdir.
Bugün Avrupa’nın gerçekleştirmek için mücadele
ettiği proje ise Avrupa Birliği’dir. Bu birliğin kriterlerini kabul eden ve
içinde yer alanlar Avrupalıdır; kriterlerini kabul etmeyip dışında kalanlar
Avrupalı değildir.
Avrupa’nın ortasında yer alan Sırbistan, AB’nin
kriterlerini kabul etmediği sürece dışarıda kalabilir; ama Hırvatistan söz
konusu kriterleri özümseyerek AB projesinin içinde yer alabilir.
Aynı şey Türkiye için de geçerlidir. AB’nin
kriterlerini kabul ederse Avrupalı olur, etmezse Avrupa’nın dışında kalır.
Bu ölçü, boğazları ve hatta Toros dağlarını
Avrupa’nın doğu sınırı kabul etmekten çok daha sağlıklıdır.
Üstelik Türkiye’nin Avrupa Birliğinin değerlerini
kabul etme konusunda, zaman zaman olumsuz örnekler olarak verilen Ortadoğu,
Kafkas ve Orta Asya ülkelerine göre, hiç kimsenin inkar edemeyeceği öncelikleri
ve üstünlükleri vardır.
Türkiye, Avrupa’nın değerlerini benimseme
konusundaki iradesini 200 yıl önce ortaya koymuştur. 80 yıldır da bu yolda
bilinçli ve sistematik bir mesafe kat etmiştir.
Avrupa Birliği projesi ortaya çıktığında, bugün
sözü edilen ülkeler bambaşka projelerin içinde yer alırken, Türkiye kararını
vermiş ve müracaatını yapmıştır.
Avrupa ve hür dünya merkezli bütün kurumlarda
Türkiye kurucu veya üye sıfatıyla yer almıştır.
Türkiye’den çok sonra Avrupa Birliği projesine
yönelenler üye yapılırken, Türkiye’nin hala dışarıda olması, Avrupa için zaten
yeterince büyük bir ayıptır.
Buna bir de Türkiye’yi coğrafi olarak Avrupa’dan
dışlamak için tutarsız gerekçeler üretme yanlışı eklenmemelidir.
İddia 11- Türkiye’nin kültürü Avrupa kültüründen
farklıdır. Kültür farklılığı AB içinde büyük uyumsuzluk yaratır.
Cevap 11-
Türkiye'nin Avrupa kültüründeki yeri sağlamdır. Avrupa medeniyetinin pek çok
sembolik unsuru, bugünün Türkiye topraklarında doğmuş ve yaşamıştır. Bu her tür
kültürel unsuru kapsamaktadır.
Avrupa’nın Türkiye’yi “başka bir medeniyete” ait
görerek dışlama gayreti, İstanbul’dan Bergama’ya kadar Avrupa kültürünün temel
taşlarını oluşturan bir çok figürün de inkarı anlamına geliyor.
Bu tavrın Avrupa’yı kendi tarihi temellerinden
yoksun bırakacak sonuçlar doğuracağı unutulmamalıdır.
Avrupa kültür ve tarihinin en önemli figürleri,
bugün kültürel ve coğrafi olarak Avrupa’nın dışında bırakılmak istenen Türkiye
toprakları üzerindedir. Hem de sınır olarak gösterilmeye çalışılan boğazlarının
öte yanındadır.
Avrupa’nın kökeni olarak sahiplendiği antik Yunanistan Truva’ydı, Efes’ti,
Bergama’ydı. Yani Anadolu’ydu.
Avrupa medeniyetinin kökenlerinde tarihçi sıfatıyla
önemli yer tutan Here dot, Türkiye’nin turistik ilçelerinden Bodrum’un
vatandaşıydı.
Avrupa kültürünün en temel kitaplarından biri,
Truva savaşlarını konu alan Homeros'un İlyada'sına konu olan Truva,
Türkiye'dedir. Burada yaşanan büyük savaş yine Türkiye’de bulunan Bergama’da
parşömene kaydedilerek tarihe geçmiştir.
Coğrafyacı Strabon Anadolu’nun ortasında yer alan
Amasya şehrindendi.
Büyük İskender’in düğümünü kesen Gordiyon Kralı Frigya’da, Türkiye’nin bugünkü
Karadeniz sahillerinde yaşamıştı.
Kuzeyde, Yason ve Argonotların Altın Pösteki'yi
aradıkları Karadeniz sahilleri uzanmaktadır.
Yine Avrupa’nın ayrılmaz parçası olan Roma
İmparatorluğu’nun doğu sınırı, Ankara’nın doğusundan geçiyordu. Konstantin,
dönemin Avrupa İmparatorluğunu İstanbul’da, yani bugünkü Türkiye’nin en büyük
şehrinde kurmuştu.
Bugün elimizde olan Roma hukuku İstanbul’da “Corpus
Iurus Civilis” adıyla bir araya toplanmıştı.
İsa’nın havarilerinden bazıları Anadolu’da
yaşamıştı. Aziz Paul, bugün Türkiye’nin güneyinde bir ilçe olan Tarsus’luydu.
Aziz Paul'ün Efeslilere yazdığı mektubu hatırlayın. Efes de Türkiye'dedir.
İncil’deki adı geçen pek çok yerleşim merkezi Anadolu topraklarında yer
almaktadır.
Bugün elde bulunan İncillerin geçerliliği Anadolu
topraklarında İznik’te toplanan bir konsilde karara bağlanmıştı.
Antakya başta olmak üzere Hrıstiyanlığın ilk
kiliselerinin bir çoğu Anadolu’da kurulmuştu.
Noel Baba olarak her yılbaşı Hıristiyan
Avrupalıların bacalarından hediyeler yağdıran St. Nicolas’ı, Avrupa’nın dışında
saydığınız Anadolu’da bulabilirsiniz.
Türkiye’yi kültürel ve özellikle de din farklılığı gerekçesiyle dışarıda tutacak
bir Avrupa, kendini var eden bütün değerleri inkar etmiş durumuna düşecektir.
İddia 12- Türkiye,
AB içinde ABD’nin bir “Truva Atı” olacaktır.
Cevap 12- Bazı
çevrelerin iddia ettiği gibi Türkiye AB içinde ABD’nin Truva atı değildir. Son
Irak krizinde AB üyesi ülkelerin hemen hemen yarısı Birliğin büyük ortakları
Fransa ve Almanya’ya rağmen ABD’nin yanında yer almışlardır. Birliğin diğer
büyük ortağı İngiltere ise ABD ile birlikte savaşa fiilen katılmıştır. Böyle bir
ortamda Türkiye ABD’nin Türkiye’de asker bulundurmasına ve Türkiye üzerinden
Irak’a cephe açmasına izin vermemiştir. Türkiye’nin Irak krizinde ortaya koyduğu
tutum bile tek başına Truva atı iddiasını çürütmek için yeterlidir.
Avrupa ülkelerinin hiçbirinin de ABD ile ilişkileri
Türkiye’ninkinden daha alt düzeyde ve daha az stratejik değildir. Şayet AB
Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerinin gereğinden fazla yakın olduğunu
düşünüyorsa, bunun önüne geçmesinin yolu Türkiye’yi eleştirmek değildir. Bunun
yolu, AB’nin Türkiye’ye ABD’den daha yakın olabileceği kanalları oluşturması ve
işletmesidir.
İddia 13. Türkiye
kendini Batı’dan koparacak İslamcı bir yöneliş içerisindedir. Müslüman köktenci
akımın tehdidindeki bir devletin tümüyle farklı geleneklerle biçimlenmiş Avrupa
Birliğine girmesi AB’nin içinde büyük sıkıntılara yol açar..
Cevap 13-
Türkiye’nin AB üyeliği isteğine karşı öne sürülen itirazların Türkiye’nin bir
İslam devleti olması şeklinde formüle edilmesi mümkün değildir.
Çünkü Türkiye, bir çok Avrupa ülkesiyle
kıyaslanabilecek düzeyde laik bir ülkedir. Türkiye’yi laik çizgisinden herhangi
bir iktidarın saptırması mümkün değildir. Mevcut iktidarda sık sık laiklik
vurgusu yapmaktadır. Türkiye’nin Batı’dan koparak İslamcı bir yöneliş içerisine
girmesi mümkün değildir.
Bu durumun farkında olanlar konuyu Türklerin
Müslüman kimliğiyle ilişkilendirerek itirazlarını dile getirmektedirler.
Türkiye'nin üyeliğine karşı olanlar, Türk devletinden değil, Müslüman Türklerden
bahsediyorlar ve bunların Avrupa'ya sözde uymadıklarını belirtiyorlar. Peki
Fransız, İngiliz ve Alman olarak Avrupa'da Avrupalı olarak yaşayan Müslümanlara
ne demeli? Almanya'da bu konumda üç milyon insan yaşamaktadır.
Sadece Hristiyanlar mı Avrupalı? Türkiye'yi,
insanlarının inancı nedeniyle reddedenler, AB’ndeki Hristiyan olmayanların
eşitliğini de tartışmalı hale getirmektedirler. Bu tehlikeli bir düşüncedir.
Oysa Müslüman kimliği, Avrupa’nın yabancısı olduğu
bir olgu değildir. Avrupa’da yaklaşık 20 milyon Müslüman yaşamaktadır. Bu rakam,
bir çok Avrupa ülkesinin nüfusundan fazladır.
Bosna, Arnavutluk ve Makedonya gibi nüfusunun büyük
çoğunluğu Müslüman olan ülkeler de göz önüne bulundurulduğunda, Türkiye AB’ye
üye olsa da, olmasa da Avrupa’da büyük bir Müslüman kitlenin varlığı açıkça
ortadadır.
Dolayısıyla, Türkiye’yi vatandaşlarının Müslüman
kimliğinden dolayı AB’ye almamak; Avrupa için çözüm olmadığı gibi, tutarlı bir
yaklaşım da değildir.
Oysa, Türkiye’nin üyeliği, AB için, uluslar ve kültürler üstü kimliğini zirveye
taşımasını sağlayacak tarihi önemde bir fırsattır.
Medeniyetler çatışması tezlerinin giderek daha
cesaretle dile getirildiği bir dönemde, Türkiye’nin AB’ye üyeliği, yarım
yüzyıllık başarılı bir çağdaş medeniyet projesi olan AB’nin önünde, yeni bir
yarım yüzyıllık dönem açacaktır.
İddia 14.
Türkiye’nin Üyeliği AB’nin daha sıkı bir birlik haline gelmesini önler.
Türkiye'nin AB'ye katılımı AB'yi 'aşırı genişletir. AB, Türkiye'nin katılımını
kaldıramayıp ağır bir krize girer ve sonuçta gevşek bir devletler birliğinden
oluşan bir AB'ye dönüşür.
Cevap 14-
Türkiye yaklaşık 50 yıldır NATO dahil Batı’ya ait bütün kurumlara üyedir.
Türkiye’nin üyeliği nedeniyle işlemeyen, krize giren, zaafa uğrayan hiçbir Batı
kurumu yoktur.
Yeni anayasa çalışmaları üye sayısı gittikçe artan
AB’ndeki organların çalışmasını kolaylaştıracak ve hızlandıracak mekanizmaları
da gündeme getirmiştir.
Veto yetkisinin kaldırılması, oy birliği yerine
nüfusa dayalı oy çokluğunun benimsenmesi bunlar arasındadır. Anayasa taslağına
son şekli verilirken bu konunun dikkatle üzerinde durulması beklenmektedir.
Türkiye Alman ve Fransız görüşleri doğrultusunda
AB’nin daha sıkı bir birlik olmasına karşı değildir.
TÜRKİYE’NİN AB’NE KATKILARI NELER OLABİLİR?
Global platformda Türkiye, AB'nin ekonomik gücüne büyük katkılarda bulunacaktır.
67 milyonluk nüfusu 200 milyar dolar gayrisafi yurt içi hasılası, ihracata
yönelik ekonomisi ve hızlı gelişen enformasyon topluluğuyla Türkiye'nin katılımı
Avrupa'nın iç piyasasını ve piyasadaki rekabeti yükseltecektir. Türkiye’nin
Avrupa’nın ekonomik rekabet gücüne olan katkısı yeni üye olan tüm ülkelere göre
daha fazladır. AB üyeliği Türkiye’de de ekonomik ve politik reformları teşvik
edecektir. Bunun tabii sonucu sürekli artan bir büyümedir. Türkiye'deki
büyümenin AB ekonomisine olumlu bir etkisi olacaktır. Türkiye'nin genç dinamik
ve girişimci nüfusu ve ekonomisi, Türkiye'de ve genişlemiş bir Avrupa'da
büyümeyi sağlayabilecek kadar büyüktür. 1997 ve 1998 yıllarında Türk
ekonomisinin yılda yüzde 8.3 büyüyerek OECD rekorunu kırdığı hatırlanmalıdır.
Türkiye en küçük fırsatları bile değerlendiren,
dünyanın dört bir yanında iş kovalayan genç bir müteşebbis kuşağına sahiptir.
Türkiye kalkınma projelerinde Avrupa şirketlerine
büyük bir potansiyel sunuyor. Avrupa şirketleri Türkiye'deki yabancı
yatırımlarda görülen yüksek kar oranından yararlanacaklardır. Türkiye’nin
kalifiye iş gücü, yüksek çekim kapasitesi, turizm potansiyeli ve Avrasya
piyasaları ve enerji ağındaki konumu göz önünde bulundurulursa, AB üyeliği daha
fazla yatırımı cezbederek ekonomiyi ilerletecektir.
Bugün Türkiye ticaretinin yarısını Avrupa ile
gerçekleştirirken, yabancı yatırımının yüzde 70'i de Avrupa Birliği'ndeki
kuruluşlarca yapılmaktadır.
Türkiye, Irak'tan (Kerkük-Yumurtalık boru hattı),
Azerbaycan ve Kazakistan'dan (Bakü-Ceyhan boru hattı) ile gelecek petrolün,
Türkmenistan (Hazar'dan geçecek boru hattı projesi), Azerbaycan (Şahdeniz
projesi) ve İran'dan gelecek doğalgazın 21'inci yüzyılda kendi sınırlarından
Avrupa'ya taşınacağı bir ülkedir. Bakü-Ceyhan boru hattının inşası devam
ediyor.. Şimdiden, İran ve Sibirya gazı Türk boru hattından akmakta; Türkiye,
Avrupa için Kafkaslar'daki petrol ve doğalgaz rezervlerinin en önemli dağıtım
yeri haline gelmektedir.
Enerji kaynaklarının Balkanlar üzerinden ye da
Adriyatik'ten Avrupa'ya taşınmasına ilişkin planlar, hiç de uzun olmayan bir
gelecekte yürürlüğe girecektir.. Avrupa’nın bu kaynaklara ve güvenli bir taşıma
yoluna dolayısıyla da Türkiye'ye ihtiyacı vardır.
Türkiye,Kafkas petrolünün akışından doğrudan ve
dolaylı olarak yararlanacak. Daha şimdiden Türk firmaları Orta Asya'da inşaat,
telekomünikasyon ve gıda alanlarında faaliyet gösteriyorlar. Petrol ve gaz
taşıma yollarının yapımı orta vadede, bölgedeki 240 milyon nüfusu, çıkış noktası
olarak Türkiye'den kolayca ulaşılabilen tüketiciler konumuna getirecektir. 67
milyon Türkü, çok şey vadeden bir pazar olarak değil de sadece göçmen kitlesi
olarak görenler, 10-15yıl sonra bakış açılarını tamamen düzeltmek zorunda
kalacaklar.
Türkiye, ekonomik ve siyasi açıdan yalnızca
kendinden ibaret bir ülke değildir. Türkiye’nin gerisinde Ortadoğu’dan Asya’ya,
Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan fevkalade geniş ve mümbit bir coğrafya
bulunmaktadır. Avrupa’nın bu büyük coğrafyada etkin ve kalıcı olmak için
Türkiye’nin partnerliğine ihtiyacı vardır.
Türkiye'nin sadece Avrupa için değil, dünyanın
büyük kesiminin istikrarı için de büyük bir önem taşıdığını herkes kabul
etmektedir.
Bir AB üyesi olarak Türkiye, demokrasi, barış,
istikrar ve ekonomik kalkınmaya daha geniş bir alanda katkıda bulunacaktır.
Bugünkü Türkiye Batı'ya ve Avrupa'ya kendi
bölgesinde önemli ölçüde istikrar sağladı. Bu rol, soğuk savaş sonrası
küçülmedi, belki daha da büyüdü. Örneğin birçok şeyin hâlâ ayakta olduğu
Kafkasya veya eski SSCB Cumhuriyetleri'nin olduğu yerde Türkiye'nin istikrar
sağlayıcı ekonomik ve siyasi etkisi büyük önem taşıyor. Bu rolden bugün
özellikle ABD'nin yararlanabileceği konusu, Avrupa'yı Türkiye'nin yardımıyla
Birliğin bölgedeki ağırlığını artırmak için teşvik etmelidir.
Türkiye'nin üyeliği sonucu Türk-Yunan
ilişkilerindeki gelişmeler Ege'de ve Balkan bölgesinde daha fazla istikrarı
sağlayacaktır. Bölgede daha büyük bir istikrar ve işbirliği ticarete, enerjiye,
taşımacılığa ve çevre projelerine potansiyel sağlayacaktır.
Türkiye şu an yaşadığı kimi sorunları kısa sürede
aşacak ve AB kriterlerine uygun hale gelecektir. Kıbrıs sorunu da buna dahildir.
60'lı yıllarda Fransa ve Almanya, Cezayir Savaşı konusunda anlaşamıyorlardı
fakat bu anlaşmazlık Avrupa'nın inşa edilmesi için işbirliği yapmalarına engel
olmamıştı.
Akdeniz Bölgesindeki Ülkelerle ilişkilerini artıran
Türkiye’nin bu bölgenin ve dolayısıyla Avrupa’nın istikrarı açısından önemli bir
işlevi bulunmaktadır. Önümüzdeki dönem Orta Doğu Barış Sürecinin ilerlemesi ile
birlikte Batı Akdeniz Ülkeleri ile Doğu Akdeniz Ülkeleri arasında ilişkilerin
artma potansiyeli ve Orta Doğu bölgesinin Avrupa Birliği’nin dinamiğinden daha
fazla etkilenme olasılığı ortaya çıkmaktadır.
AB üyesi Türkiye, AB'ye daha büyük bir siyasi
ağırlık, Avrupalılara da daha geniş çaplı bir güvenlik kazandıracaktır.
Güvenilir bir NATO müttefiki olarak Türkiye'nin
üyeliği ortak güvenlik ve dış politikasının hem askeri hem de sivil yönünü
sağlamlaştıracaktır. Türkiye'yi kapsayan AB, demokratik olmayan rejimlerden
gelen tehditler, terörizm, silahlanma, dini radikalizm ve halkların kitlesel
çapta göçü ve eroin, silah ve insan kaçakçılığı dahil olmak üzere, siyasi
sorunlar ve krizlerle başa çıkmada daha verimli olacaktır.
Türkiye'nin Avrupa'ya girişi dünyanın stratejik
durumunu AB lehine değiştirir. Türkiye'ye karşılık, etkili bir Avrupa dış ve
güvenlik politikası oluşturmak,ne güneydoğu Avrupa'da, ne de İsrail'in
varlığının Türkiye sayesinde korunduğu Orta Doğu'da mümkündür. Avrupa'nın
Güvenlik ve Savunma Gücü'nün yapılanması da Türkiyesiz gerçekleşemez.
Türkiye'nin iki kıtayı birleştiren noktadaki stratejik konumu, Avrupa güvenliği
ve savunması için de çok önemli bir rol oynayabilir.
Türkiye bugün Avrupa için önemli ise, 21. Yüzyılın
ortalarında çok daha önemli olacaktır. ABD’nin Ortadoğuya müdahalesi, Rusya’daki
karışıklık, Ortadoğu ve güney Asya’nın durumu ile gittikçe gelişen Çin göz
önünde bulundurulursa, kendinden emin, laik, demokratik ve gelişmiş bir
Türkiye’nin krizler esnasında taşıyıcı bir ok, barış esnasında da güçlü bir
köprü olması mümkündür.
Türkiye, İslamcı köktendinciliğe karşı önemli bir tampon oluşturuyor.
Türkiye’nin yüzü Batı'ya dönüktür ve laiklik ile müslümanlığı kendi içinde
kurduğu uyumla birlikte yaşatmayı başarmıştır. Mantıklı bir modele ihtiyacı olan
bölge için Türkiye en iyi örnektir.
Türkiye'nin üyeliği, İslami toplumların modern
hukuk devletine entegrasyonu için bir sembol oluşturabilir. Balkanlar'da ve
Kıbrıs'ta, AB'nin yeni oluşturduğu barış bölgesinde geleneksel etnik kültürel
sorunlar en aza indirgenebilir ve inançlı Müslümanların, Hristiyanların ve laik
insanların oluşturduğu ayrışık rejimli devletlerin yan yana var olması ve barış
içinde yaşamaları sağlanabilir.
Türkiye gibi Müslüman bir ülkenin AB'de yer alması,
her şeyden önce AB'nin çoğulculuk niteliğinin tam anlamıyla belirginleşmesi
olacaktır. Avrupa'nın tarihten gelen önyargılarının belirleyici etkisinin
kalmadığını gösterecektir.
Huntington’un Medeniyetler çatışması tezinde sözünü ettiği muhtemel çatışma
alanlarının orta yerinde yer alan Türkiye’nin AB üyesi olması
Hıristiyan-Müslüman çatışması endişelerini de büyük ölçüde giderebilecektir.
SONUÇ
Avrupa mantığı ile duyguları arasında sıkışmış durumdadır. Önünde, kendisinin ve
tüm dünyanın kaderini değiştirebilecek bir fırsat vardır. Ama bunun için
öncelikle geçmişin saplantıları, zaafları, korkuları ve komplekslerinden kendini
sıyırması gerekmektedir.
Türkiye'nin reddedilmesi Müslümanlara Avrupa'nın
onları kabul etmek istemediği manasına gelecektir. AB’nin böyle bir kararı,
yalnız Türkiye'ye değil, bunun yanında İslam dinine mensup 10 milyon Avrupalıya
da kesin ve yıkıcı bir mesaj taşıyacaktır .
Türkiye’nin üyeliği yalnız Avrupa için değil, aynı
zamanda Müslüman dünyası için de, bu iki büyük medeniyetin kaderinin her zaman
çatışmak olmadığını göstermesi açısından tarihi bir fırsat olacaktır.
|