|
AKDENİZ ÜLKELERİ AÇISINDAN
AVRUPA ENTEGRASYONU
-
Konferans -
Mesut YILMAZ
Zagrep – 9 Eylül 2003
Güneydoğu Avrupa, Balkanlar ve Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyonu
Bugün Akdeniz havzasında yer alan Avrupa ülkelerinden İspanya, Portekiz, Fransa,
İtalya ve Yunanistan AB üyesidirler. Bunlara Malta ve Kıbrıs’ta katılıyor. Ancak
Türkiye katılmadan Akdeniz’deki AB entegrasyonu tamamlanmış olmayacaktır.
Tarihin akışı, Balkan ülkeleriyle birlikte Hırvatistan’ın da AB üyeliğinin
gerçekleşmesi yönündedir. Öncelikli olarak Avrupa kıtası içindeki sorunlara
odaklanan Avrupa Birliği Balkanlardaki sorunlara ilk başta yönelememenin büyük
sıkıntısını yaşamıştır. Bugün Doğu ve orta Avrupa'yı kendisine katmış olan
AB’nin Balkanlara yönelmesi kaçınılmaz olmuştur.
Hırvatistan, Bosna, Kosova ve Arnavutluk dahil,
bütün Güneydoğu Avrupa eninde sonunda AB'nin bir parçası olacak, Türkiye de
AB’ne girecektir. Bunun kolay olmayacağını hepimiz biliyoruz. Ancak AB'nin
Balkanlar ve Türkiye'nin katılımıyla hedefine ulaşacağını da biliyoruz..
Balkanlar ve Güneydoğu Avrupa, Avrupa'nın güvenliği
ve istikrarı açısından son derece önemli bir bölgedir. Avrupa'nın güvenliği
açısından Doğu Akdeniz, Balkanlar, Yakın Doğu ve Karadeniz Bölgesi'ni istikrara
kavuşturmak, aradaki gerilimi ortadan kaldırmak ve bu bölgeyi gerçek bir
ekonomik kalkınma, büyüme sürecine sokmak AB açısından son derece önemlidir.
Avrupa'nın güvenlik ve istikrarı açısından bu bölge
birinci önceliğe sahiptir. Dolayısıyla AB ülkeleri bu bölgenin tümüyle AB'ye
girmesini istemeli ve çaba göstermelidir.
Avrupa Birliği Balkanlar ile ilgili sorunları
önümüzdeki 5-6 yıllık süre içerisinde çözebilirse, sadece iktisadi anlamda değil
siyasi anlamda da oldukça güçlenecektir.
Kıbrıs meselesi de çözüldüğünde AB gücünü Doğu
Akdeniz Bölgesi'ne yayacaktır. Bu durumda karşımıza Ortadoğu'daki, Akdeniz'deki
ve dünyadaki siyasi konularla daha fazla ilgilenecek bir Avrupa Birliği
çıkacaktır.
Şu anda AB'nde görülen en büyük sorun, Akdeniz ve
Ortadoğu konusuyla ilgilidir. Bugün ilgisiz gözükmeye çalışsa da AB bu
bölgelerle ilgili ortak politikalar geliştirmek ve bu bölgelerdeki gelişmelerle
yakından ilgilenmek zorunda kalacaktır. AB ortak dış politika, ortak güvenlik ve
savunma konularında önümüzdeki 8-10 yıl içerisinde gittikçe kurumsallaşarak
güçlendikçe bu bölgelerle daha fazla ilgilenecektir.
AB’ne entegrasyon süreci Akdeniz ülkelerinde
demokrasiyi güçlendirmiştir
Akdeniz Havzası ülkeleri coğrafi özellikleri kadar tarihi gelişimleri bakımından
da benzerlik göstermektedirler. Bu özellikle Avrupa entegrasyon sürecine dahil
olan Akdeniz ülkeleri için daha fazla geçerlidir.
Akdeniz’in Avrupa sahillerinde yer alan ülkeler açısından Avrupa entegrasyonu
süreci, askeri yönetimlerin baskısından demokrasiye geçiş anlamı taşımaktadır.
Yunanistan, İspanya ve Portekiz açısından durum
böyledir. Fransa ise Avrupa entegrasyonuyla birlikte asker ağırlığının azaldığı
bir ülkedir.
Şimdi AB ile müzakerelere hazırlanan Türkiye’de de
Fransa’dakine benzer bir süreç işlemekte, ordunun sivil siyaset üzerindeki
ağırlığı kalkmaktadır. AB sürecinin demokrasiyi güçlendiren etkisini bütün bu
örneklerde görmek mümkündür. Üstelik bu süreç kansız ve sancısız bir şekilde
işlemektedir. Türkiye'nin Avrupa'ya bağlanma perspektifi; Yunanistan'da,
İspanya'da ve Portekiz'de olduğu gibi demokrasiyi güçlendirmiştir.
AB’ne entegrasyon süreci Akdeniz ülkelerinde etnik
gerilimleri azaltmıştır
Akdeniz’in Avrupa sahillerinde yer alan ülkeler açısından Avrupa entegrasyonu
süreci, etnik sorunlardan kaynaklanan gerilimlerin düşürülmesi anlamına
gelmektedir. Şüphesiz ki doğası asırlar boyu devam eden etnik sorunların AB
süreci içerisinde tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkün değildir. Ancak bu
alandaki AB kriterleri, azınlık haklarının garanti altına alınmasını sağlayarak,
etnik gruplar üzerinde ayrılıkçılığı körükleyen şiddet ve baskı ortamını ortadan
kaldırmaktadır. Zaman zaman etnik temelde şiddet olayları görülse bile bu şiddet
bir sarmala dönüşüp bütün toplumu içine alamamaktadır.
İspanya, Fransa ve İtalya’da etnik sorunların
önemli bir kısmı şiddet içermeyen yollardan çözülmüştür.
Şimdi de AB süreci, benzer bir şekilde Türkiye’nin
etnik alandaki sorunlarını yumuşak bir şekilde çözmesine yardımcı olmaktadır.
Sürecin ilerlemesiyle birlikte Türkiye’deki etnik gerilim düşmektedir.
AB’ne entegrasyon süreci Akdeniz ülkelerinde ekonomik kalkınmayı sağlamıştır.
Akdeniz’in Avrupa sahillerinde yer alan ülkeler açısından Avrupa entegrasyonu
süreci, yabancı sermaye girişinin artmasını sağlamış ve bu şekilde ülkelerin
kalkınma ve istihdam sorunlarını çözmesine yardımcı olmuştur. İspanya,
Yunanistan ve Portekiz örneklerinde bunu görmek mümkündür.
Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan bazı çevreler
Türkiye’nin üyeliğinin AB’ne getireceği ekonomik yük üzerinde durmaktadırlar. Bu
konuda yapılan yorum ve değerlendirmelerde telaffuz edilen rakamlar ise AB
kamuoyunu ürkütmek amacıyla abartılmaktadır.
Türkiye’nin AB ortalamasının altında bir
kalkınmışlık seviyesinde olduğu doğrudur. Ancak doğru olan bir başka şey de
doğal olarak müzakere sürecinin aday ülkelerin ekonomik kalkınması sonucunu da
doğurduğudur. Daha da önemlisi, Türkiye’nin AB’ne katkıları konusunda ekonomik
büyüme potansiyeli, iç ve dış pazarları ve girişimciliği yeterince
vurgulanmıyor. Türkiye’nin AB için ekonomik açıdan da bir artı değer
oluşturması, Avrupa’da yalnızca özel sektör ve siyasi çevrelerin bir bölümünde
dikkate alınıyor. Türkiye’deki pek çok ekonomist tartışmanın yanlış yapıldığı
kanaatinde… Türk ekonomistler bugünün değil yarının Türkiye’sinin AB üyesi
olacağının dikkate alınmasını istiyorlar. Eğer konuya böyle bakılırsa
Türkiye’nin AB için sorun değil, fırsat kaynağı olduğu ortaya çıkacaktır.
Türkiye, AB ile müzakerelere başlamasının ardından
büyük oranda yabancı sermaye çekebileceğini düşünmektedir. Türkiye’nin AB
üyeliğinden beklediği asıl ekonomik yarar, çekmeyi umduğu büyük miktarlardaki
yabancı sermaye girişidir. Türkiye AB’nin yeni üyelerini AB fonlarından ve diğer
kaynaklarından yararlandırmakta isteksiz olduğunun farkındadır. Bu nedenle asıl
çalışmaları ve beklentileri yabancı sermaye girişinin artması üzerinedir.
Gerçekten de yerli sermayenin yetersiz olması
nedeniyle Türkiye ekonomik potansiyelini yeterince değerlendirememektedir.
Avrupa ile entegrasyon sürecinde Türkiye’nin yabancı yatırımcılar için her
bakımdan çok daha güvenli ve istikrarlı hale gelmesi mümkün olacaktır. Bunun
tabii bir sonucu olarak yabancı sermaye girişi de artacaktır. Buna bağlı olarak
Türkiye’de yatırım ve istihdam alanında büyüme olacaktır.
Türkiye’nin AB’ne girmesine karşı çıkan Avrupadaki
kimi çevreler, bu karşı çıkışlarını Türkiye’nin AB’ne girmesiyle birlikte büyük
bir Türk nüfusun AB ülkelerine göç edeceği gerekçesine dayandırmaktadırlar.
Ülkelerinin AB'ye girmesinden sonra ne İspanyollar, ne Portekizliler ne de
Yunanlar öteki üye ülkelere göç etmişlerdir. Bu tür felaket tellallıkları o
zaman da yapılmıştır. Bu tür basma kalıp görüşler, Orta ve Doğu Avrupa
ülkelerine uygulanan vize zorunluluğunun kaldırılması sırasında da ortaya
atılmıştı. O zamandan beri milyonlarca Polonyalı, Macar ve Çek, Almanya'ya sel
gibi geldi mi? AB'ye üyelik vizyonu, bu ülkelerin insanlarını vatanlarında
tutmuştur. İnsanları ülkelerinden dışarıya sürükleyen şey umutsuzluktur. Bundan
da şu sonucu çıkarmak gerekir: Türkiye'nin AB üyeliği için en fazla çaba
harcaması gerekenler, Türklerin Türkiye'de kalmasını isteyenler olmalıdır.
AB’ne entegrasyon süreci Akdeniz’de barışa ve
istikrara katkıda bulunacaktır
Avrupa entegrasyonu, Avrupa devletlerinin birbirleriyle bir daha savaşamaması
gibi çok önemli bir sonuç doğurmuştur. AB’nin kuruluşunun gerekçelerinden en
önemlisi Avrupa’da büyük yıkımlara ve kayıplara yol açan Birinci ve İkinci Dünya
Savaşı gibi savaşların yaşanmamasıdır. Son yüzyılları savaş ve sürgünler
belirlediği içindir ki, Avrupa bütünleşmesi sürekli ileri götürülmektedir.
Geçmişteki savaşlar ayırmaz, yükümlülük getirir. Avrupa bütünleşmesi olmasaydı,
Alman-Polonya veya Alman-Fransız uzlaşması da düşünülemezdi. Yunan-Türk
yakınlaşması da Türkiye'nin AB süreciyle ilerleme kaydetmiştir..
Türkiye’nin AB’ne üyeliğiyle birlikte Yunanistan
ile Türkiye arasındaki silahlı gerilimler de kendiliğinden ortadan kalkacaktır.
Türkiye'nin üyeliği ile Türk-Yunan ilişkileri daha da gelişecek Ege'de ve Balkan
bölgesinde daha fazla istikrarı sağlayacaktır. Bölgede daha büyük bir istikrar
ve işbirliği ticarete, enerjiye, taşımacılığa ve çevre projelerine potansiyel
sağlayacaktır.
1999'dan itibaren Yunanistan, dışlanmış ve yalnız
bırakılmış bir Türkiye'nin, çok daha tehlikeli olabileceğini, dolayısıyla
Türkiye'nin de Avrupa Birliği'ne katılmasının daha iyi olacağını anlayıp
siyasetini derin bir şekilde yeniden gözden geçirmiştir. Ama bu dengeli ve
gerçekçi vizyonun Yunanistan tarafından aşırı istismarcılığa kurban edilmemesi
gerekir. Türkiye’nin üyelik sürecinin sonuca ulaşması, bugünkü kaygıların da
ortadan kalkmasını sağlayacaktır.
Entegrasyon sürecinde Türkiye şu an yaşadığı kimi
sorunları kısa sürede aşacak ve AB kriterlerine uygun hale gelecektir. Kıbrıs
sorunu da buna dahildir. 60'lı yıllarda Fransa ve Almanya, Cezayir Savaşı
konusunda anlaşamıyorlardı fakat bu anlaşmazlık Avrupa'nın inşa edilmesi için
işbirliği yapmalarına engel olmamıştı.
Türkiye'nin üyeliği ortak Avrupa çıkarlarını
destekleyecek ve savunacaktır.
Türkiye'nin sadece Avrupa için değil, dünyanın
büyük kesiminin istikrarı için de büyük bir önem taşıdığını herkes kabul
etmektedir. Türkiye NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahiptir, İsrail'le iyi
ilişkileri olan bir ülkedir, Avrupa Orta Doğu'da, Balkanlar'da veya Kafkasya'da
huzur ve güven istiyorsa Türkiye temel bir ülkedir. Güvenilir bir NATO müttefiki
olarak Türkiye'nin üyeliği ortak güvenlik ve dış politikasının hem askeri hem de
sivil yönünü sağlamlaştıracaktır. Türkiye'yi kapsayan AB, demokratik olmayan
rejimlerden gelen tehditler, terörizm, silahlanma, dini radikalizm ve halkların
kitlesel çapta göçü ve eroin, silah ve insan kaçakçılığı dahil olmak üzere,
siyasi sorunlar ve krizlerle başa çıkmada daha verimli olacaktır.
Bugünkü Türkiye Batı'ya ve Avrupa'ya kendi
bölgesinde önemli ölçüde istikrar sağladı. Bu rol, soğuk savaş sonrası
küçülmedi, belki daha da büyüdü.
Türkiye'nin coğrafi ve jeopolitik açılardan AB için
önem taşıdığı aşikardır. Türkiye'nin üye olduğu bir AB, Avrupa'nın önemli
amaçlarından biri olan krizi önleme konusunda Kafkasya ve Orta Doğu gibi
istikrarsız bölgelerde Birliğin nüfuzunu genişleterek, istikrarı teşvik edici
bir rol oynayabilir. Bu, ileride siyasi şartlar ne olursa olsun, Irak için de
geçerlidir.
AB Orta Asya'da, Türkiye'nin bu bölgeyle olan
tarihi bağlarından yararlanarak, petrol yataklarına sahip oldukları için
gelecekte ekonomik-politik açıdan büyük önem taşıyacak olan demokrasilerin
istikrar kazanmasına katkıda bulunabilir.
Bir AB üyesi olarak Türkiye, demokrasi, barış,
istikrar ve ekonomik kalkınmaya daha geniş bir alanda katkıda bulunacaktır.
Akdeniz Bölgesindeki Ülkelerle ilişkilerini artıran Türkiye’nin bu bölgenin ve
dolayısıyla Avrupa’nın istikrarı açısından önemli bir işlevi bulunmaktadır.
Önümüzdeki dönem Orta Doğu Barış Sürecinin ilerlemesi ile birlikte Batı Akdeniz
Ülkeleri ile Doğu Akdeniz Ülkeleri arasında ilişkilerin artma potansiyeli ve
Orta Doğu bölgesinin Avrupa Birliği’nin dinamiğinden daha fazla etkilenme
olasılığı ortaya çıkmaktadır. NATO içinde ikinci büyük orduya sahip olan ve
barışı koruma operasyonlarına katılmaya hazır olduğunu birçok kez gösteren
Türkiye, ortak dış ve güvenlik politikası yaratma çabalarında AB'ye güçlü bir
ortak olabilir.
Türkiye bugün Avrupa için önemli ise, 21. Yüzyılın
ortalarında çok daha önemli olacaktır. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’daki
karışıklık göz önünde bulundurulursa, kendinden emin, laik, demokratik ve
gelişmiş bir Türkiye’nin krizler esnasında önemi ortadadır.
AB’ne entegrasyon süreci İslamla barışık bir
şekilde ilerlemelidir
Avrupa entegrasyonu her geçen gün ilerlemektedir. Anayasa taslağı çalışmaları ve
hızla ilerleyen genişleme süreci nedeniyle diyebiliriz ki yeni bir Avrupa
kuruluyor. Bu durum bazı beklentiler uyandırdığı gibi, aynı zamanda bazı
korkuları da beraberinde getiriyor. Bu konudaki tartışma kimlik sorunu konusuna
bağlanıyor. "Avrupalı" olmak ne demek? Avrupa kültürünün belirleyici unsurları
nelerdir? Avrupa kimliğinde Hıristiyanlığın yeri nedir? Tartışmaları Avrupa’nın
gündemindedir.
Din farklılığı, Türkiye’yi Avrupa’ya ait
görmeyenlerin en kuvvetli argümanlarından birini oluşturmaktadır. Bu konu,
Avrupa’nın gelecekte kendini Hıristiyanlık eksenli bir yapıya dönüştürüp
dönüştürmeyeceği, yani yüzyıllar öncesinde kaldığı düşünülen bir bağnazlığın
yeniden bu kıtaya hakim olup olmayacağı tartışmalarını da beraberinde
getirmektedir. Türkiye, nüfusunun çoğunluğu Hıristiyan olan Avrupa Birliğinin
kendisini üyeliğe kabul ederek, Avrupa’yı Avrupa yapan Rönesans devrimini
zirveye ulaştıracağı görüşündedir. Aksi yöndeki bir gelişme, yani halkının
müslüman kimliği dolayısıyla Türkiye’nin Avrupa Birliği dışında bırakılması ise,
Avrupa’yı rönesans öncesine geriletecektir.
Türkiye ve onunla birlikte İslam, aslında çoktandır
Avrupa'nın bir parçasıdır. Türkiye; Avrupa Konseyi'nin ve NATO'nun üyesi,
1963'ten beri AET ile ortak üye, 1996'dan buyana AB ile Gümrük Birliği ve BAB
ortak üyesi, 1999'dan beri de AB üye adayı. Batı ve Doğu Avrupa'da sayısal
olarak gözardı edilemeyecek 20 milyonluk bir Müslüman cemaati yaşıyor.
Avrupa’nın bir parçası olan Balkanlarda ise İslam bin yıllık bir geçmişe sahip
ve bu bölgede milyonlarca Müslüman yaşıyor.
Özellikle Avrupadaki bazı Hrıstiyan muhafazakarlar,
genellikle bir Müslüman ülkenin Hrıstiyan Avrupası'na entegre olamayacağını
ileri sürüyorlar. Bu da laikliğin Avrupa'da gerçekleşmediği anlamına geliyor.
Türkiye ise, bir İslam ülkesi değil, laik bir ülkedir. Türkiye'nin üyeliğine
karşı olanlar, Türk devletinden değil, Müslüman Türklerden bahsediyorlar ve
bunların Avrupa'ya sözde uymadıklarını belirtiyorlar. Peki Fransız, İngiliz ve
Alman olarak Avrupa'da Avrupalı olarak yaşayan milyonlarca Müslümanlara ne
demeli? Sadece Hrıstiyanlar mı Avrupalı sayılacak? Türkiye'yi, insanlarının
inancı nedeniyle reddetmeye çalışanlar, Avrupadaki Hrıstiyan olmayanların
eşitliğini de tartışmalı hale getirmektedirler. Bu tehlikeli bir düşüncedir.
Bütün bu sebeplerden dolayı Avrupa entegrasyonu
İslam ile barışık bir şekilde ilerlemelidir. Türkiye gibi Müslüman bir ülkenin
AB'de yer alması, herşeyden önce AB'nin çoğulculuk niteliğinin tam anlamıyla
belirginleşmesi olacaktır. Avrupa'nın tarihten gelen önyargılarının belirleyici
etkisinin kalmadığını gösterecektir. Huntington’un Medeniyetler çatışması
tezinde sözünü ettiği muhtemel çatışma alanlarının orta yerinde yer alan
Türkiye’nin AB üyesi olması Hıristiyan-Müslüman çatışması endişelerini de büyük
ölçüde giderebilecektir. Türkiye’nin yüzü Batı'ya dönüktür ve laiklik ile
müslümanlığı kendi içinde kurduğu uyumla birlikte yaşatmayı başarmıştır.
Mantıklı bir modele ihtiyacı olan bölge için Türkiye en iyi örnektir.
“Medeniyetler Savaşı” tezinin sahipleri Bosna’dan
başlayıp, Kosova’dan geçen ve Arnavutluk sınırına uzanan, Türkiye ve Kıbrıs’ın
Türk kesiminden geçerek Akdeniz’in doğu kıyısı boyunca Fas’a kadar devam eden
bir fay hattı çiziyorlar. Bir kısmı geleceğin gerilim ve savaşlarının bu fay
hattı boyunca gerçekleşeceğini savunurken, diğer bir kısmı da fay hattındaki
gerilime işaret etmekle yetinmeyip önümüzdeki elli yılın en önemli savaşlarının
Fas’tan Çin’e kadar olan İslam ülkeleri topraklarında gerçekleşeceğini
savunuyorlar.
Medeniyetler savaşı, kendiliğinden yerine gelen bir
kehanetin tüm özelliklerine sahiptir: Ne kadar çok insan onun olacağını tahmin
ederse, o kadar çabuk ortaya çıkacaktır. Ancak böylece, onu önleyecek çare de
teşhis edilmiş oluyor: "Biz" ve "siz" sorusuna her iki tarafta da dini kriterler
yerine siyasi kriterlere göre cevap verilirse, işte o zaman İslam ile
Hristiyanlık arasındaki sınır, yer kürenin ihtilaf çizgisi olmaktan
vazgeçecektir. O zaman "Avrupa", Hristiyanlığın sınırlarında değil, demokrasi ve
çoğulculuğun diktatörlük ve otoriter yönetimlerle karşılaştığı yerde sona
erecektir.
Türkiye’nin jeopolitik konumu; bulunduğu bölgenin
özelliği ve periferisindeki ülkelerle olan kültürel ve tarihi ilişkileri;
özellikle ekonomik-ticari bağlamda Avrupa ile Avrasya-Orta Asya-Ortadoğu
arasında bir katalizör olabilme fırsatı vermiştir. Bu rolü –her iki tarafın da
işine gelecek şekilde- hakkıyla oynayabileceği konusunda Türkiye’ye
güvenilmelidir.. Avrupa ile Arap-İslam dünyası arasında bir aracı olarak
Türkiye’nin yerine konacak bir başka ülke yoktur.
Huntington’un Türkiye’ye ilişkin öngörüsü
Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşması ve kopmasıyla gerçekleşebilir. Halbuki bugün
Türkiye bütün gücüyle Avrupa’nın kapısını zorlamaktadır.
Türkiye, Huntington'ın "medeniyetlerin çatışacağı"
tezine ölümcül bir darbe vurabilir. 11 Eylül sonrasında yalnız AB ve ABD'nin
değil tüm dünyanın buna şiddetle ihtiyacı var.
Türkiye'nin AB üyeliği, Müslüman dünyasına, Batı
ile Müslüman devletler arasında köklü çatışmaların olmadığı yönünde verilen bir
sinyal olacaktır. Dünyanın üç eski kıtasını; Asya, Avrupa ve Afrika’yı
birleştiren Akdeniz Havzası; kültürel ilişkiler, ticari alış verişler ve siyasal
çatışmalar bakımından dünyanın en farklı bölgelerinden biridir. Akdeniz Havzası
bu nedenle farklı özellikler taşıyan birçok uygarlığın kaynağı ve birleşme
noktası olmuştur. AB, Akdeniz havzasının gelecekte de farklı uygarlıklara ev
sahipliği yapacağı gerçeğini gözden kaçırmamalıdır.
Barselona Süreci
Akdeniz ülkeleri açısından Avrupa entegrasyonunu ele alacaksak öncelikle bugüne
kadarki Avrupa-Akdeniz entegrasyon sürecini sorgulamalıyız.
Bu noktada karşımıza ilk çıkan Barselona sürecidir.
Akdeniz'de barış ve güvenliğin tesisi ve bölgenin kalkınma ve ilerlemesinin,
ekonomik ve mali işbirliğinin geliştirilmesiyle sağlanabileceği görüşünden
hareketle 1995 yılının Kasım ayında Barselona süreci başlatılmıştır. Ancak
Barselona Sürecinin üç sepetinde bugüne kadar gerçekleştirilen faaliyetler,
Avrupa-Akdeniz işbirliğinde şimdiye kadar somut bir ilerleme kaydedilemediğini
göstermektedir.
Siyasi ve güvenlik konularının geliştirilmesi ve
güven arttırıcı önlemler alınması konusunda Akdeniz'deki Ortaklar arasındaki
görüş farklılıkları sebebiyle bir ilerleme sağlanamamıştır. Sürecin ikinci
ayağını teşkil eden ekonomik ve mali ortaklık konularında da gözle görülür,
somut hedeflere ulaşılamamış olup, bu alanda yapılan toplantı ve faaliyetlerin
de fikir alışverişi çerçevesinden öteye gidemediğini söylemek mümkündür. Sürecin
bu ikinci sepetinde tarafların ilgisini çeken ve hayata geçirilebilen yegane
gelişmeyi, proje bazında tahsis edilen MEDA fonları teşkil etmektedir. Ancak,
MEDA-I Programından kimi ülkelerin istifade etmesinin siyasi nedenlerle
engellenmesi ve ayırımcı bir muameleye tabi tutulması Barselona sürecine duyulan
şevki kırmıştır. Sürecin üçüncü ayağını teşkil eden sosyal, kültürel ve beşeri
ortaklık konularında taraf ülkeler çeşitli kültürel konularda toplantı ve
etkinlikler düzenlemiş olup, bu toplantılar Barselona sürecine taraf ülkelerin
sosyal, kültürel ve insani alanlarda ilgilendikleri ve işbirliğine ihtiyaç
duydukları alanların öğrenilmesi açısından faydalı bir forum teşkil etmiştir.
Bununla beraber ortak işbirliği alanlarının kurulması ve bunların
kurumsallaştırılması amacıyla çeşitli ülkeler tarafından getirilen önerilerin
ise siyasi mülahazalarla hareket edilmesi nedeniyle çoğu kez gerçekleşemediği
görülmüştür.
Sonuç olarak, Barselona Süreci içerisinde
Avrupa-Akdeniz işbirliğinde ilerleme kaydedilememiştir. AB'nin işbirliği süreci
için başlangıçta öngörmüş olduğu faaliyet programının fazla iyimser olduğu
ortaya çıkmış ve süreç, daha çok AB'nin Akdeniz ülkelerine yaklaşımı açısından
bir zemin hazırlamıştır.
Bu olumsuz gelişmelere rağmen Akdeniz havzasının
tüm demokratik ülkelerini bir araya getirecek yeni bir Avrupa-Akdeniz Birliği
başlatılmasını önerenler vardır. Avrupa Birliği’nin AB üyesi olmayan Akdeniz
ülkeleri için özel bir programının olması ve bu ülkelerle özel ilişkiler
kurulması doğru bir politikadır. Ancak hiç kimse Avrupa-Akdeniz Birliği’nin
kurulmasını Türkiye’nin AB’ne girmesine alternatif olarak teklif etmeyi
düşünmemelidir. Çünkü Türkiye böyle bir teklifi 1997 yılında reddetmiştir.
Yaşanan bütün güçlüklere rağmen AB 2010 yılına
kadar Akdeniz’in bütününün serbest ticari bölge haline getirilmesi düşüncesinden
vazgeçmemelidir. Bu noktada İtalya’nın dönem başkanlığında bu konunun masaya
yatırılarak gerekli girişimlerin yeniden başlatılması yerinde olacaktır.
Akdeniz’de işbirliği imkanları ve Türkiye
Sıcakkanlılık ve hoşgörü Akdeniz kimliğinin en belirgin özellikleri arasındadır.
Akdeniz’de ortaya çıkan ve şimdi Batı’nın değerlerini oluşturan, gelişen
evrensel uygarlığın hepimize ait bir ortak miras olduğuna inanıyorum.
Akdeniz havzası ülkeleri çok boyutlu çıkar ve eylem
alanlarına sahiptirler. Bu ortak çıkar ve eylem alanlarındaki işbirliği 21’nci
Yüzyıl dünyasının barış ve istikrarında belirleyici olacak bir ortaklığın
gelişmesini sağlayacaktır.
Gerçekten, gelişen ticaret ve iletişim yolları
üzerinde bulunan Akdeniz ülkelerinin konumları itibariyle dünya ticaret ve
iletişiminde giderek artan bir ağırlık ve öneme sahip olması kaçınılmazdır..
Akdeniz ülkelerinin her alanda işbirliğini
geliştirmesi AB’nin de yararınadır. Demokratik, çağdaş ve insani değerlerin
Akdeniz bölgesine hakim olması AB’nin de talebidir.
Akdeniz havzası ülkeleri arasında işbirliği
alanlarını genişletmeyi ve bunlara çeşitlilik kazandırmayı arzu etmekteyiz. Bu
konuda elimizdeki en etkin araç hiç şüphesiz ekonomik faaliyetler olacaktır.
Dinamik bir yapıya sahip olan ekonomi hızla büyümektedir.
Akdeniz ülkeleri eğer jeostratejik avantajlarını
ekonomik avantajla birleştirirlerse bundan büyük ölçüde kazançlı çıkacaklardır.
Çok iyi bir değerlendirme yapılacak olursa ekonomik avantajın politik
avantajlara üstün geldiğini çok geçmeden görecektir.
Türkiye, ekonomik ve siyasi açıdan yalnızca
kendinden ibaret bir ülke değildir. Türkiye’nin gerisinde Ortadoğu’dan Asya’ya,
Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan fevkalade geniş ve mümbit bir coğrafya
bulunmaktadır. Avrupa’nın bu büyük coğrafyada etkin ve kalıcı olmak için
Türkiye’nin partnerliğine ihtiyacı vardır.
Türkiye bugün Kafkasya ve Orta Asya doğalgaz ve
petrolünün başta Avrupa olmak üzere dünya pazarlarına ulaştırılmasında stratejik
bir konuma sahiptir. Bu bağlamda Hazar Havzası ile Akdeniz Havzası’nın birbirine
bağlanmasında Türkiye üzerine düşen sorumluluğu üstlenecektir.
Bu çerçevede, zengin doğal kaynaklara ve olanaklara
sahip Kafkasya, Orta Asya Cumhuriyetleri, Balkanlar ve Ortadoğu’da Akdeniz
havzası ülkeleri işadamlarının ortak yatırımlar geliştirmelerini arzulamaktayız.
Akdeniz Havzası, işbirliği yapabileceğimiz büyük
bir potansiyel arz etmektedir. Akdeniz’in istikrarı ve güvenliği için işbirliği
yapabileceğimiz gibi, bu havzanın ticari işbirliğimiz için de geniş imkanlar
içerdiği kanaatimi belirtmek isterim. Bu yöndeki imkanlar beraberce
araştırılmalıdır.
Akdeniz'de barış, istikrar ve güvenliğin
sağlanması, ülkeler arasındaki iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi,
demokrasi ve insan haklarına saygının derinleştirilmesi, AB ile Akdeniz'e
kıyıdaş ülkeler arasındaki ekonomik, ticari, turizm sınai, kültürel ve bilimsel
alanlar ile çevre konusundaki işbirliğinin artırılması için çalışmalıyız.
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nde dile
getirilen, sera gazı emisyon senaryoları ve projeksiyonları Akdeniz havzasında
iklimin değişeceğini, yağışların ve su kaynaklarının azalacağını göstermektedir.
Bu çerçevede AB’nin de desteğini alarak Akdeniz’de çevre kirliliğine ve
kuraklığa karşı ortak tedbirler geliştirmeliyiz.
Akdeniz Havzası bütün dünya turistlerinin üçte
birini ağırlıyor ve Amazonlar'dan sonra dünyanın ikinci önemli vahşi yaşam
alanı. Mısır ve Türkiye Akdeniz Havzası'da vahşi yaşam trafiği açısından kilit
ülke. Havzanın doğal yaşam için kilit ülkeleri sayılan Türkiye ve Mısır için AB
özellikle destek programları uygulamalıdır.
Kalıcı barış ve istikrarı sağlamak ve ekonomik
anlamda rekabetçi üstünlük kazanmak için Akdeniz ülkelerinin bölgesel işbirliği
ve entegrasyona yönelmesi şarttır. Akdeniz turizminin son on yılına
baktığımızda, genel olarak bir gerileme ve Akdeniz kıyılarındaki geleneksel
destinasyonlarda bir duraklama yaşandığı, buna karşın bölgesel işbirliğinin en
iyi şekilde geliştirildiği Güney Pasifik adalarının yükselen değer olarak ortaya
çıktığı izlenmektedir.
Akdeniz ülkeleri arasında turizm alanında kıyasıya
rekabet yerine işbirliğine gidilmesi bölge ülkeleri açısından yararlı olacaktır.
Bu suretle, rakip ürünler tamamlayıcı ürün haline dönüştürülecek, yeni ürünlerle
yeni pazar kesitleri oluşturulacak, Akdeniz ürün kimliği yaratılmış ve turizm
piyasasında Akdeniz imajı yerleştirilmiş olacak, barış, istikrar ve refahın
ortak çabalarla kurulması sağlanacaktır.
Bu bölgede iyi komşuluk ilişkilerinde bulunmanın
turizm, dış ticaret, eğitim açısından önemi ortadadır. Bölgenin istikrarlı ve
sürdürülebilir bir biçimde büyümesi herkesin yararınadır.
Avrupa’nın ortak geleceğinin çoğulculuk ve hoşgörü
zemininde, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi çağdaş değer ve
ilkeler çerçevesinde ve ekonomi başta olmak üzere her alanda işbirliğine dayalı
olarak inşa edilmeye devam edilmesi gerekmektedir.
|