|
AVRUPA BİRLİĞİNİN TÜRKİYE HAKKINDA
TAVSİYE RAPORU VE DÜŞÜNCELER
(SAYIN MESUT YILMAZ’IN HABERTÜRK TV’DE
YAYINLANAN BASIN KULÜBÜ PROGRAMININ DEŞİFRESİ)
10.10.2004
MELİH MERİÇ (Haber Türk Genel Yayın Müdürü):Basın
kulübünden iyi akşamlar, sevgili seyirciler son derece kritik bir dönemi
yaşıyoruz. Adeta bir miladı yaşıyoruz. Avrupa Birliği ile müzakereler başladı
başlayacak önümüzde çok kritik birkaç ay var. Bundan sonra belki yıllarca
sürecek bizi hızla dönüştürecek tarihin belki en büyük değişimlerinden birisi
olacak bu hızla bizi Avrupa Birliği ile uyumlu hale getirecek bir süreç
başlayacak. Hepimiz bunu konuşuyoruz. Herkes kendi açısından buna bakıyor ve bu
uyum sürecinde neler olacak, nasıl olacak bunu gerçekten başarılı geçebilecek
miyiz ve bir gün biz de hiçbir kısıtlamaya uğramadan acaba Avrupa Birliği’nin
bir üyesi olabilecek miyiz? Bu büyük siyasi ve ekonomik gücün bir parçası
olabilecek miyiz? Kuşkusuz bu çok önemli tarihi dönüşüm noktasında oturup bunu
konuşup çok çok iyi değerlendirmek gerekiyor ve elimizde kimler varsa bu
toplumun entelektüelleri gerçekten birikimi olan kimler varsa oturup onlarla bu
konuyu enine boyuna masaya yatırmak gerekiyor. Bugün de bu açıdan son derece
önemli bir konuğumuz var Basın Kulübü’nde Sayın Mesut Yılmaz. Hoş geldiniz
efendim.
MESUT YILMAZ:
Hoş bulduk.
MELİH MERİÇ (Haber Türk Genel Yayın Müdürü):Hem
gerçekten çok uzun yıllar 87’de Rahmetli Özal’ın tam üyelik için başvuru yaptığı
dönemden bu güne Türk siyasetinde hep çok önemli yerlerde bulundu hem de özel
olarak Avrupa Birliği ilişkileri açısından da kritik roller üstlendi. 1997’de
Luxenburg zirvesinin ardından Avrupa Birliği ile neredeyse ilişkileri kesen o
kararı adeta rest kararını alan Başbakan idi ve 99 da da Türkiye’nin üye
olduğunun vurgulandığı artık o hakkın teslim edildiği Helsinki zirvesi sırasında
da o koalisyon hükümetinde Başbakan Yardımcısı idi ve kabul etmek gerekir ki o
koalisyon hükümetinde Avrupa Birliği konusunda çok özel bir liderlik üstlendi.
Kuşkusuz aynı zamanda da çok önemli bir entelektüel. Şimdi Basın Kulübünde
benimle birlikte Mesut Yılmaz’a sorular yöneltecek olan çok değerli gazetecileri
size tanıtmak istiyorum. Hemen baştan başlayacağım. Sayın Ruhat Mengi var Vatan
Gazetesi yazarı. Hoş geldiniz. Sayın Sedat Sertoğlu o da Vatan Gazetesi’nden dış
politika yazarı. Hoşgeldiniz. Sayın Nilgün Cerrahoğlu Cumhuriyet Gazetesi’nde de
yazıları var ama Kırmızı Siyahtan çok iyi hatırlıyorsunuz. Hoş geldiniz. Ve
Haber Türk Ankara Temsilcisi ve Yönetim Kurulu Üyesi Taki Doğan aramızda. İşte
böyle bir ekipleyiz. Ve ilk soru Sayın Nilgün Cerrahoğlu’ndan gelecek.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Hoş geldiniz Mesut bey. Şimdi bu programa girmeden önce konuşuyorduk stüdyoya
girmeden önce sizce bu raporun en ilginç cümlesi nedir diye siz bize sordunuz.
Ben buradan yanıtlamak istiyorum. Bu sorunuzu. Bence bu raporun en ilginç
cümlesi en son paragrafta yer alıyor. Ve şöyle. Müzakerelerin ve onay sürecinin
sonuçlarına bakılmaksızın AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerin Türkiye’nin
Avrupa değerlerine bağlı kalmasını garanti edeceğinden emin olunmalıdır diyor,
bir kere bu yanlış bir tercüme.
MESUT YILMAZ:
Değerlerine ve kurumlarına.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Hayır. Avrupa değerlerine bağlı kalmasını garanti edeceğinden emin olunmalıdır
diyor, metni ben orijinalinden okudum, bir kere bu yanlış bir tercüme. Ve bu
aslında çok büyük bir saptırma. Eğer resmi makamların tercümesi buysa aslında bu
çük büyük bir saptırma. Yani böyle bir tercüme hatası olmaz diye düşünüyorum.
Çünkü orijinal tekste, sizin dediğiniz gibi aslında, AB kurumlarına tamamen
demirlenmesi temin edilmelidir diyor. Yani, müzakere sürecinin sonucuna
bakılmaksızın, ardından gelecek süreç, yani üye ülkelerin onay sürecinin
sonucuna bakılmaksızın, bunlardan bağımsız olarak Türkiye’nin tüm AB kurumlarına
bütünüyle, demirli kalmasını temin edilmelidir diyor. Bunu ben Türkiye’de uzun
yıllar görev yapmış batılı bir diplomata sordum, bana verdiği yorum şu oldu: Siz
Ankara’dan Brüksel’e bir uçak kaldırıyorsunuz ve deponuzda ancak Brüksel’e
gidecek kadar benzin var. Tam Brüksel üzerinde iniş takımlarını açıyorsunuz,
alçalmaya başlıyorsunuz, kontrol kulesi size geri dön diyor. Hava muhalefeti
yüzünden inemezsin diyor. Yani biz o zaman neyi kutluyoruz?
MESUT YILMAZ:
İyi akşamlar diliyorum. Nilgün Hanım’ı da bu dikkati için kutluyorum. Bana göre
de raporun en ilginç cümlesi odur. Çünkü o cümle Avrupa Birliği’nin kurum olarak
Türkiye’ye bakışını, yaklaşımını yansıtan bir cümledir. Daha açık ifade etmek
gerekirse o cümlede diyor ki, giriş bölümüne sokulmuş bir cümledir bu. Yani
tavsiye raporunun giriş bölümüne. Müzakere sürecinden bağımsız olarak, yani
müzakereler ne sonuç verirse versin, bizim için önemli olan Türkiye’nin Avrupa
kurumlarına demir atmış olarak, Avrupa kurumları ile bütünleşmiş olarak kalması
önemlidir. Bu ne demektir. Bence şu demektir: Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye
olacağı belli değildir. Bu müzakereler şu ya da bu nedenle, raporun çok değişik
yerlerinde verilmiştir zaten, şu ya da bu nedenle müzakereler bir üyelikle
sonuçlanmayabilir. Ama Avrupa Birliği olarak biz, Türkiye’nin üye olmamasına
rağmen, Avrupa Birliği ile yakın olmasına Avrupa Birliği ile yakınlaşmış
olmasına önem vermeliyiz. Daha açığı şudur: Türkiye önemli bir ülkedir.
Türkiye’nin arsası önemlidir. Türkiye büyük bir ülkedir, 70 milyon nüfusu
vardır. Türkiye aynı zamanda köprü bir ülkedir, tampon bir ülkedir. Medeniyetler
arasında bir geçiş ülkesidir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne karşıt bir yönde bir
evrime girmemesi gerekir. Avrupa Birliği’ne ters düşecek bir yönelime girmemesi
gerekir. Bizim önemli olan budur diyor. Bunu bir şekilde daha ileri
götürebilirsiniz bu yorumu. Bizim için Türkiye’nin üyeliği önemli ve gerekli
değildir, ama Türkiye’nin Avrupa’ya yakın kalması önemlidir. Aynen Nilgün
Hanım’ın ifadesine katılıyorum. Bir adım daha ileriye gideceğim. Şu anda
yaşadığımız olay, üç dört gündür yaşadığımız olay tirajı komik bir olaydır. Yani
bizimle ilgili Avrupa Birliği Komisyonu, hakikaten kapsamlı bir çalışma
yapmıştır. Biliyorsunuz bir tane ilerleme raporu yayınlanması gerekiyordu, 2004
yılına ilişkin. Sanırım 170 sayfalık bir ilerleme raporu var burada. 2004
yılında Türkiye’de normal olarak yapılan reformları anlatması lazım. Ama bu
raporda tutmuşlar ta 99’da beri, bize aday statüsü verdikleri tarihten, 1999
zirvesinden itibaren, Türkiye’de ki bütün reformları detaylı bir şekilde
değerlendirmişler. Hala o konudaki eksiklikleri şey yapmışlar. Ama onla
yetinmemişler ikinci bir rapor hazırlamışlar. O raporda da Türkiye’nin Avrupa
Birliği’ne muhtemel üyeliği halinde bunun Birlik açısından getireceği sonuçlar
değerlendiriliyor. Adı da Türkiye’nin üyeliğinin avantajları ve problemleri,
sorunları. Bu da aşağı yukarı 90 sayfalık bir rapor. Bir de bu ikisinin karması
bir rapor var. O da zaten Kopenhag’da Avrupa Birliği Konseyi’nin, yani hükümet
ve devlet adamlarının komisyona verdiği bir görevdir. Türkiye ile ilgili tavsiye
raporu, yani Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini ne ölçüde yerine getirdiğine
ilişkin. Bu ikisinin karması bir rapor. O da 20 küsur sayfa. Şimdi bu kadar
kapsamlı bir çalışma yapılmış olmasına rağmen, raporu dikkatle okuduğunuz zaman,
raporun bir kere iç ahengi yok. İçinde olan bazı şeyler sonuç bölümünde yok.
Raporun takdim şekliyle, raporun içeriği birbirinden farklı. Verheugen basın
toplantısına ne dedi: Bizim tavsiyemizin dedi, ucu açık bir müzakere sürecini
öngördüğü doğru değil dedi. Biz biliyoruz ki bu yol üyeliğe gider, tam üyeliğe
gider. Bu müzakereler de üyelik için yapılacaktır. Ama raporun içeriğine
baktığınızda bu böyle değil. Onun içinde çok açık ifadelerle, deniyor ki bu
müzakere sonucu hiçbir şekilde baştan garanti edilemez.
NİLGÜN CERRAHOĞLU
:Küçük bir şey sorabilir miyim? Bu yalnız, öteden beri gelen bir teamül, Türkiye
bunu kabullendi. Helsinki’de bunu biliyorsunuz, bir Liponen mektubu çıktı
ortaya, o da deklarasyonundan ibaret. Ankara bu mektubu dikkate alarak, sanki
Helsinki zirvesinin resmi sonucuymuş gibi, bir takım kararlar aldı. Adaylar
artık bunu kabul etti. Ardından Kopenhag Zirvesi’ni aynı şekilde tek Avrupa
deklarasyonu yapıldı. Kopenhag zirvesi ile hiçbir şekilde ilgili değildi. Ona
binaen aa işte dediler, bu geri dönülmesi imkansız bir süreç. Çünkü be tek
Avrupa deklarasyonu bunu söylüyor. Halbuki zirve kararında böyle bir şey yoktu.
Aynı şekilde sizin de işaret ettiğiniz gibi, rapor başka bir şey söylüyor ama
Verhuegen bir deklarasyon yapıyor. Çünkü biliyor Ankara, her zaman olduğu gibi,
bu deklarasyonu da sanki, raporun bünyesinde bir şeymiş gibi değerlendirecek.
MELİH MERİÇ:
Kandırıldık mı yani. Mesut Bey tirajı komik bir olay dediniz. Çok önemli.
MESUT YILMAZ:
Maalesef kandırılıyoruz. Kandırıldığımızın bir de farkına varmadan bayram
yapıyoruz. Nilgün Hanım’ın bir de çok da doğru söylediği gibi. Verhuegen bize
raporu aslından farklı bir şekilde pazarlamaya çalıştı. Hükümet de aynı yönde
çaba göstermeye çalıştı.Ve başarılı oldular. Yani kamuoyuna bakarsanız,
gazetelere bakarsanız, ortada büyük bir zafer var. Hatta bu zafere bizi de ortak
etti Başbakan, şimdiye kadar emeği geçenler falan. Ya bu edebiyatı bir yana
bırakalım da bu raporu okuyalım evvela. Bu rapor ne diyor. Bakın neye karşıyım.
Bunu başkan söyleyeyim açık açık da onun üzerinde tartışalım. Helsinki’de
Türkiye ile ilgili karara bakarsanız. Orada diyor ki: Türkiye’ye aday ülke
olarak bundan önceki aday ülkelere hangi kriterler uygulanmışsa, aynısı
uygulanacaktır. Türkiye’ye diğer aday ülkelerle eşit muamele yapılacaktır. Bunda
tereddüdünüz var mı? Bu Avrupa Birliği’nin kurum olarak Türkiye’ye taahhüdüdür.
Ben sana diyor, diğer ülkelerden geç başlatıyorum üyelik sürecini ama sana
bundan sonraki yolda diğer aday ülkelere ne uygulamışsam, aynı şeyleri sana
uygulayacağım. Şimdi Türkiye olarak bana yapılmış böyle bir taahhüt var.
Biliyorsunuz kararda var. Helsinki kararlarının Türkiye bölümünde, tekrar
söylüyorum, Türkiye’ye aday ülke olarak diğer adaylara yapılan eşit muamele
yapılacaktır. Diğer adaylara nasıl muamele yapılmışsa, Türkiye’ye eşit yapılır.
Buradan diyorum ki lütfen, diğer aday ülkeler hakkında, zamanında, müzakereler
başlamadan önce, verilen tavsiye raporlarını açın bakın komisyonun. Hepsinde şu
vardır. Müzakerelerin başlaması için bir tarih önerilmiştir. Bu müzakereler 1998
yılında başlansın denmiştir, bir de hedef önerilmiştir. Bu müzakereler 2004
yılına kadar tamamlanması hedeflenerek götürülsün denmiştir. Komisyon raporunda
bu önerilmiştir. Türkiye için yayınlanan tavsiye raporunda, bizim için daha
önemli olan boşa kürek çekmemizi değil de bundan sonra belli bir hedefe yönelik
yapmamızı sağlayacak olan, bu en önemli ifadelere yer verilmemiştir. Verhuegen,
beş seneden beri Türkiye iye uğraştığı için, bizi iyi tanıyor. Türkiye’ye de çok
gelip gitti. Bizim nelere önem vereceğimizi, neleri gözden kaçıracağımızı gayet
iyi biliyor. Bunu eleştirmek için söylemiyorum. Bir keresinde açtım, kendisine
teşekkür ettim. Ne kadar büyük bir baskıyla karşı karşıya olduğunu, komisyonun
içinde bile, sadece Avrupa Birliği içindeki üyelerde değil, komisyonun içinde
komiserlerin bile Türkiye’nin üyeliğine nasıl, yan gözle baktıklarını, şaşı
baktıklarını yakından biliyorum. Onun için Verhuegen’in bu metni ne kadar zor
komisyondan geçirdiğini tahmin ediyorum. Demin söylediğim çelişkilerin de oradan
kaynaklandığını düşünüyorum. Ama netice itibariyle biz, önümüze gelen rapora
bakmak zorundayız. Kutlamaları yapmadan önce, şu raporu bir okumamız gerekir.
Bunu bilhassa basın için söylüyorum.
MELİH MERİÇ:
Çok özel bir giriş yaptınız sıradışı. Bir anda bütün eğilimlerin aksine...
NİLGÜN CERRAHOĞLU
: Bu cümle, onu da komisyonu tanıyan gene bir diplomata sordum ne anlama
geliyor, yani ilan ne anlama geliyor. Türkiye’nin müzakere sonucundan bağımsız
olarak, tümüyle Türkiye’nin Avrupa kurumlarına bağımlı olarak, demirli
kalması... Kurumlar dışında her şey diyor.
MESUT YILMAZ:
Affedersiniz, müsaade eder misiniz? Demin dediğiniz örnek var ya, uçak düşerse
Brüksel’in üzerine düşsün.
NİLGÜN CERRAHOĞLU
Yani komisyon, Tabi öyle. Bu tabi amiyane bir örnekti. Ama komisyon jargonuyla
ifade edildiğinde bu, kurumlar dışında her şey dedi. Kurumlar dışında
biliyorsunuz özel statüde demek.
MELİH MERİÇ:
Sevgili seyirciler eminim şok oldunuz. Birkaç gündür ki havaya karşın, sayın
Yılmaz o kadar farklı bir yaklaşım getirdi ki. Aslında durumun hiç de o kadar
iyi olmadığını söyledi. Çok açacağımız bir giriş oldu bu. Buradan devam edelim.
MESUT YILMAZ:
Bir ekleme yapabilir miyim. Bizim 1999’da, Helsinki’de bize önerilen adaylık
statüsünü kabul etmemizdeki en önemli etkenlerden birisi, bize diğer üyelerle
eşit muamele yapılacağı taahhüdüdür. Avrupa Birliği, kurum olarak şu anda 17
Aralık kararını henüz bilmiyoruz. 17 Aralık kararında kurum olarak, bir öz
eleştiri yapıp bu yanlışı düzeltebilirler. Yani bize diyebilirler ki, bu ucu
açık süreç değildir, bunun sonu üyeliktir. Böyle bir karar da çıkabilir, az bir
ihtimaldir ama. O zaman bu söylediklerim geçerli olmaz. Ama şu anda komisyon,
Avrupa Birliği’nin Helsinki’de en yüksek organ olarak aldığı karara aykırı bir
tutum içine girmiştir, geri adım atmıştır. Biz şu anda Helsinki’nin
gerisindeyiz. Helsinki’de biliyorduk ki, biz eğer kriterleri yerine getirirsek,
tam üyelik müzakerelere başlayacağız. Biz yerine getirdik. Bunu komisyon teslim
etti, ama bize tam üyelik hedefine yönelik müzakere imkanı vermiyorlar. Bize
diyorlar ki, siz müzakerelere başlayacaksınız, şu şu şu, hallerde müzakereler
kesilebilir. Zaten müzakerelerin de ne zaman başlayacağı da bizi ilgilendirmez.
Ne zaman biteceği de ilgilendirmez. 2014’de biz yeni bütçe yapacağız, bir kere
ondan öncesini zaten hiç düşünmeyin diyorlar. 2014’de biz size daha fazla para
da koyabiliriz belki bütçeye. Bu kadar uzun müzakere edeceksiniz ama şunu bilin
ki, üye olmayı öyle garanti falan görmeyin. Sonunda, raporun içinde var, bu
üyelik müzakereleri, bütün üye ülkelerin dahil olacağı bir konferans tarafından
kararlaştırılacak. Bunun için de Güney Kıbrıs’da var. 1 milyonluk Güney Kıbrıs,
Türkiye’nin üyeliğini veto edebilecek. Bazılarınız diyebilirsiniz ki yok olmaz,
ufacık bir ülke, onun başına vururlar, ezerler zorla önlerler. Hayır bizim
Türkiye olarak, bir Yunanistan tecrübemiz var. Biz yıllarca, Avrupa Birliği
ilişkilerimizi Yunanistan ipoteği altına maalesef girdiğini gördük hep beraber
şahit olduk. Güney Kıbrıs’da bu meselede tek başına, eğer Kıbrıs’da Türkiye’nin
tek taraflı bir takım tavizleri söz konusu olmazsa, bizim üyeliğimizi
engelleyebilir. Rapor son derece gayri diplomatik bir dille yazılmıştır. Diğer
raporla karşılaştırıldığın da, diğer üye ülkelerin raporları ile
karşılaştırıldığı zaman, hiç birinde bu kadar terbiyesiz bir uslup yoktur. Adeta
bir sömürge valisi zihniyeti ile .ir Duyunu Umumiye yöneticisi zihniyeti ile
bize yapmamız gereken şeyleri hatırlatmıştır. Bunları yapsak dahi, kendisinin ne
gibi zorlukları olduğunu, bir kere Türkiye bütün taahhüdleri yerine getirse,
yani bu reformların uygulamasına ilişkin her şeyi yapsa, Avrupa Birliği’nin
bütün normlarını yüzde yüz gerçekleştirse bile Türkiye’nin üyeliği, Avrupa
Birliği’nin o tarihteki genişleme kapasitesine bağlı olarak değerlendirilecek.
Ve bir şeye daha işaret ediyor. Her ülke teker teker bunu ayrıca oylayacak.
Burada tabi şeye atıf var. Chirac’ın referandum önerisine atıf var. O zaman ne
olacak? Türkiye’nin üyeliği filan ülkenin halkının o tarihteki kamuoyunun
havasına göre değerlendirilecek. Böyle bir şey olmaz.
NİLGÜN CERRAHOĞLU
:Şimdiye kadar bize önerilen perspektif özel statü mü? Biz özel bir statü
perspektifi ile karşı karşıyayız. Ama saf saf oturacak müzakere heyetleri
kuracağız bir de 10 yıl müzakere edeceğiz öyle mi?
MESUT YILMAZ:
Sedat beyin sözünü aldım kusura bakmayın sadece şunu söyleyeyim. Bize imtiyazlı
üyelik falan örenmiyorlar. Bunu biz reddettik. Bunu biliyorlar. Bize Luxenburg
da bunu bize önerdiler biz siyasi diyalogumuzu kestik Avrupa Birliği ile.
Bugünkü hükümette şahit olduğum kadar basından hiç bunu müzakere etmedi.
NİLGÜN CERRAHOĞLU
:Bu farklı ama. Önümüze gelen bu değildi.
MESUT YILMAZ:
Hayır hayır bunu kabul etmeyeceğimizi biliyorlar. Bize sadece şu anda bir
belirsizlik öneriyorlar. Yani bir müzakere sürecine gireceğiz. Üstelik düğün
bayram ile gireceğiz. Davul çalarak gireceğiz. Bu müzakere süreci çok uzun
sürecek ne zaman başlayacağı belli değil, ne zaman biteceği belli değil. Sadece
çok uzun süreceğini biliyoruz. Bu müzakere sürecinin yapısına ilişkin çok
zorlaştırıcı unsurlar eklenmiş rapora onlar herhalde dikkatinizi çekti. Mesela
belli alanlarda bizim için en fazla anlam taşıdığı alanlarda mesela tarımın
desteklenmesinde bölgesel farklılıkların giderilmesinde serbest iş gücünün
serbest dolaşımında diyorlar ki bu üç alanda problemli alandır bunlar için yeni
bir müzakere çerçevesi kuracağız. Onları şimdiye kadar ki üyeler gibi sizinle
tartışmayacağız. Şimdi nasıl bir şey çıkıyor ortaya. Bize söyledikleri şu. Biz
sizinle müzakere edeceğiz ama siz bu müzakerelere garanti gözüyle bakmayın. Siz
bu müzakerelerin sonunda üye olacağız zannetmeyin. Bu müzakereler üyeliği de
getirebilir üyelik dışı bir şeyi de getirebilir. İmtiyazlı üyelik demiyor Avrupa
Komisyonu. Ama şunu söylüyor. Ben şunu söylüyorum daha doğrusu. Ben şöyle
yorumluyorum. Bu müzakereler devam ederken o kadar uzun zamanlar olacak ki
Türkiye ile bir nevi özel statüyü de bu arada oluşturmaya çalışacaklar. Bu tam
üyelik olmayacak. Tam üyelik eksi olacak. Ne kadar eksi olacağının işaretleri bu
raporda var. Alman Başbakanı da söyledi. Bu raporda ona atıf yapıyor. Serbest
dolaşımda bir kere Polonya’ya olduğu gibi, Çek Cumhuriyetine olduğu gibi geçici
geçiş süreleri değil de Türkiye için daimi geçiş süreleri. Demek ki serbest
dolaşım bitti Türkiye için. İki tarımın desteklenmesi için Türkiye’nin çok fazla
şeye ihtiyacı vardır diyor rapor. Çok fazla desteğe ihtiyacı var. Türkiye’de
tarım çok fazla geridir. Türkiye’de tarımsal nüfus çok fazladır. Ama maalesef
bizim o kadar paramız yok Türkiye’ye verecek. 2014 den sonra bunu koymaya
çalışacağız. Üç bölgesel farklılıklar Türkiye’de geri kalmış öyle bölgeler var
ki diyor oralara biz şimdiden kaynak aktarmaya çalışırsak Avrupa Birliği’nde şu
anda ki kriterlere göre yardım alması gereken bölgesel kalkınma yardımı alması
gereken bölgelere yeterli kaynağı veremeyiz. Yani onları uyarıyor. Bakın
Türkiye’nin bir an önce girmesinde sizin zararınız var. Bu meseleye dikkat edin.
Bu kadar bana göre Türkiye’ye karşı bu kadar terbiyesiz bir üslupla, bu kadar
Türkiye için belirsiz ifadelerle dolu bir raporla karşı karşıyayız. Ve böyle bir
raporu biz alkışladık. Bir de kutladık bayram yaptık. Şimdi bayram bitti şimdi
oturup raporu okuma zamanı.
SEDAT SERTOĞLU:
1999’dan bahsettik. Ben 1999’da Helsinki deydim. O zirveyi izleyen
gazetecilerden bir tanesiydim. O kararın o metne nasıl girdiğin Ankara’da İrtemçelik ve Ümit Pamir olmak üzere bu kararı reddetmek üzere olan Başbakanı
Ecevit’i nasıl ikna etmek için uğraştıklarını, Helsinki’den nasıl adamların
uçakla Ankara’ya geldiğini bütün bunları yaşadım ben gazeteci olarak o sinir
içinde on dakikada bir yaşıyorduk. Ankara ile ne oluyor kabul edecek miyiz
etmeyecek miyiz diye. Sizin dediğiniz gibi rapora baktıktan, rapor
yayınlandıktan sonra komisyonun ben Ankara’yı aradım. Dışişleri Bakanlığı’ndaki
arkadaşlarımla konuştum. Hepsi deli gibi bunun reddedilmesi gerektiğini
söylediler. Bu rapor kabul edilemez dediler. Avrupa Birliği masasında çalışan
arkadaşlarımız. Benim görebildiğim kadarıyla rapor, Türkiye’nin Kopenhag
kriterlerini yerine getirmediğini söylüyor. Yani ne insan haklarında, ne hukukun
üstünlüğünde, ne azınlık haklarında yani hep ama fakat bu neden diye böyle bir
sürü eleştirileri var. Hemen her şeyde ben bu eleştirileri görüyorum. Şimdi bu
bağlamda siz bir kitap yayınladınız. Türkiye ve Avrupa Birliği’ni anlatan. Bu
her ne kadar Avrupalılara yönelik , sana yönelik değil dediniz biraz önce. Bu
raporda siz bir Avrupa Birliği tablosu çiziyorsunuz. Bu çizdiğiniz Avrupa
Birliği mantıktan çok duygularla hareket eden, akıldan çok duygularla hareket
eden, kararsız bir yek vücut olarak yani tek kurum olarak hareket edemeyen
global bir güç olayım mı olmayayım mı diye karar veremeyen bir topluluk olarak
anlatıyorsunuz. Ve diyorsunuz ki. Ve örnekler veriyorsunuz. Yugoslavya
diyorsunuz, Irak diyorsunuz. Ondan sonra diyorsunuz ki yani bir tür mehter
takımı olarak tarif ediyorsunuz Avrupa Birliği’ni. Ondan sonra diyorsunuz ki
Türkiye’nin üyeliği bu yanlışların düzeltilmesini sağlar.
Mesut yılmaz. Yardımcı olur. Evet.
SEDAT SERTOĞLU:
Yardımcı olur. Evet. Şu anda 25 ülkedeyiz. 2007’de bunların sayısı olacak 28
aradan bir de Sırbistan fırlarsa önümüzdeki 15 yıl içinde olacak 29. Ben
Türkiye’nin üyeliğinin nasıl bu birliği sağlayacağını anlamadım efendim.
MESUT YILMAZ:
Sırbistan’dan önce Hırvatistan var. Sonra muhtemelen Arnavutluk var. Sırbistan
olabilir, Makedonya olabilir.
SEDAT SERTOĞLU:
Bunları anlatıyorsunuz zaten siz. Bizim girmemiz yani böyle daha 25 iken yani
böylesine mehter takımı halinde olan kendi arasında hiçbir birliği olmayan bir
kurumu nasıl karar alma mekanizmasında sağlıklı hareket edecek hali getirecek.
MESUT YILMAZ:
Şimdi benim oradaki yaklaşımım biraz farklı. Ben şunu söylüyorum. Ben
söylemiyorum. Herkes söylüyor. Avrupa Birliği bugün, dünya tarihinin gelmiş
geçmiş en başarılı entegrasyon hareketidir. Avrupa Birliği bir kere tarihin
yaşadığı en önemli barış projelerinden birisidir. Biliyorsunuz Avrupa Birliği
birbiriyle 100 sene boyunca devamlı savaşmış olan iki ülke Fransa ile
Almanya’nın öncülüğünde kuruldu. Ve Avrupa Birliği kurulduğundan beri bu birliğe
üye olan ülkeler hiçbir savaşa muhatap olmadılar. Yani bu açıdan güvenlik
açısından, barışı sağlama açısından Avrupa birliği fevkalade başarılı bir
projedir. İki, ekonomik gelişmeyi ve refahı sağlama açısından Avrupa Birliği
gene dünyanın en başarılı örneklerinden birisidir. Bu birliğe katılan her ülkede
çok büyük gelir artışları yaşandı. Ekonomik gelişme hızlandı. Herkes ekonomik
olarak bundan karlı çıktı. Ama ekonomik bir dev olmasına rağmen Avrupa Birliği
bugün dünya politikasında haya bir cücedir. Niye cücedir. Bunun en önemli sebebi
Avrupa Birliği dış politikada tek ağızdan konuşamayan bir kurumdur. Şimdi
dünyanın en önemli birliklerinden bir tanesi Avrupa Birliği aynı zamanda
dünyanın en fazla petrole muhtaç petrole bağımlı olan coğrafyası yine Avrupa
Birliği en fazla petrol ithal eden coğrafya Avrupa Birliği, dünya petrol
rezervlerinin bilmem yüzde kaçı 80’i Ortadoğu’da ama Avrupa Birliği’nin ortak
bir Ortadoğu politikası yok. Fransa ile Almanya başka çekiyor. İngiltere başka
çekiyor. İtalya, İspanya’da başka çekiyor. Yine Balkanlar sizin örneğinizi devam
ettiriyorum. Baykanlar Avrupa Birliği’nin komşu kapısı olan bir yer. Muhtemelen
yarın Avrupa birliğinin genişleme alanı içinde yer alan bir yer. Orada bir sürü
krizler yaşanıyor. Silahlı çatışmalar yaşanıyor. Ama Avrupa Birliği de bu konuda
ortak bir politika üretemiyor. Ne oluyor neticede bütün bu konulardaki
inisiyatif Amerika’ya geçiyor. Avrupa birliği kısmen Amerika’ya bağırıp çağıran
ama neticede hep onun dümen suyunda giden veyahut kendi içinde İngiltere gibi
kendi içinde ülkelerin Avrupa Birliği’nden farklı olarak Amerika gibi bir
politika izledikleri bir kurum haline geliyor. Parçalanmış bir kurum oluyor.
Şimdi bir kere Avrupa Birliğinin bu dağınık siyasiliğini gidermesi lazım. Tek
ağızdan konuşmayı öğrenmesi lazım. Bu kurumsal revizyonda zaten Avrupa
Birliği’nin şu konvansiyonda da en çok tartıştığı konudur. Yani Avrupa Birliği
olarak biz kendi içimizdeki bu dağınıklılığı önlememiz lazım. Artık politikada
tek ağızdan konuşmamız lazım. Bunu sağlayacak mekanizmaları getirmemiz lazım.
Şimdi olduğu gibi bu konularda artık ittifakla karar alma dönemi geçmiştir.
Çoğunlukla karar almamız lazım. Bu konularda meclisi daha fazla devreye sokmamız
lazım. v.s.
MELİH MERİÇ:
Şimdi bu onların kendi içinde. Sedat beyin sorusu Türkiye nasıl bunu
sağlayacak.
MESUT YILMAZ:
Bu bir yanı. Birde ikinci yanı var. Avrupa Birliği aynı zamanda, Avrupa Birliği
içinde bazı politikacılar Türkiye’yi istemeyenler özellikle zannediyorlar ki
Avrupa Birliği bir refah adası olarak dünyadan soyutlanmış, yani dünya
politikasında büyük görevler üstlenmeden kendi refahının koruyabilir. Bir refah
adası olarak kendi varlığını sürdürebilir. Biliyorsunuz Amerika’da 18. 19.
yüzyılda Monrea Doktirini vardı. Yani Amerika kendi içine kapansın dünya ile
ilgilenmesin sonra dünya savaşında gördüler ki bu mümkün değil. Şimdi her yerde
Amerika üstüne vazife olsun olmasın görev alıyor. Afganistan’da, Irak’ta bilmem
her yerde. Avrupa Birliği içinde bir bu yaklaşımı benimseyenler var. Yani biz,
dünya politikasında mümkün olduğu kadar izole olalım kendi alanımızda azami
refahı sağlayalım, güvenliği sağlayalım ötesine karışmayalım. Bir de bunun
gerçekçi olmadığını Amerikan örneğine atıf yaparak Avrupa birliğinin mutlaka bir
küresel güç, bir global oyuncu olması gerektiğini düşünenler var. Bu düşünenler
zaten benim fikrimi benimsiyorlar. Yani Türkiyesiz bu iş olmaz. Türkiye öyle bir
yerde ki bizim Ortadoğu politikamız olacaksa Türkiye’ye ihtiyacımız var. Balkan
politikamız olacaksa Türkiye’ye ihtiyacımız var. Kafkas politikamız olacaksa
Türkiye’ye, Asya politikamız olacaksa Türkiye’ye ihtiyacımız var. Bunlar zaten
Türkiye’nin önemini görüyorlar. Bugünkü gazetede yayınlanan bir mülakatı var
Alman Başbakanı’nın biliyorsunuz şu anda konu çok gündemde Türkiye tartışması.
Alman başbakanı bir yerde artık yalnız kaldı Avrupa’da diyor ki bizim Türkiye’yi
üye yapmamızın en önemli sebebi güvenliktir diyor. Bize Türkiye’nin bazı
maliyetler getireceği doğrudur, ama bu maliyetlerin toplamı bizim güvenlik
açısından Türkiye’den sağlayacağımız yarardan daha azdır. Yani Türkiye’nin bize
güvenlikte sağlayacağı askeri bakımdan sağlayacağı fayda bütün bu maliyetlere
değer. Onlardan daha önemlidir. Alman Başbakanı’nın bugün Welt Gazetesi’ne
çıkan, Weltham Zoldak’ta çıkan mülakatını söylüyorum. Buna mukabil Almanya’da
Bavyera’da falan henüz daha global konsepti olmayan, meselelere stratejik
bakamayan bölgesel politikacılar var. Angele Merker’de bunun içinde. Onlar
zannediyorlar ki Türkiye gelirse Avrupa Birliği’ne öyle bir yük getirecek ki,
Türkiye Avrupa Birliği’ne o kadar farklı bir üslupla gelecek ki, farklı
çıkarlarla gelecek ki, hatta bazıları Amerika’nın Truva Atı diyorlar Türkiye
için, Avrupa Birliği’nin bu günkü durumunu arar hale gelecekler. Veya
Giscard d’Estaing’in dediği gibi Türkiye’nin girmesi Avrupa Birliği’nin sonu olacak. Avrupa
birliği dağılacak. Bir bunlar var. Bir de meseleye geniş açıdan bakıp Türkiyesiz
bir dünya gücü olamayacağını görenler var. Benim aslıda görüşüm bana has bir şey
değil. Bu söylediğim Avrupa Birliği’nin bu perspektife sahip olan
yöneticilerinin de ortak görüşü. Onlarda biliyorlar Türkiye’nin zorluklarının
olacağını, onlarda biliyorlar Türkiye’yi hazmetmenin güç olacağını, onlarda
biliyorlar Türkiye’nin farklılıkları olduğunu bunların problemler
yaratabileceğini ama netice itibariyle şunu biliyorlar ki içlerine almadıkları,
üstelik de kendi haline bıraktıkları yani başıboş bıraktıkları bir Türkiye
Avrupa Birliği’nin çıkarlarına aykırıdır. Onsuz bir Avrupa Birliği’nin de dünya
politikası gütmesi mümkün değildir.
MELİH MERİÇ:
Sayın yılmaz, madem böyle bunu görüyorlar. Vizyonu olanlar bunu görüyorlar.
Peki, acaba Türk hükümetleri mi bunu yeterince işleyemiyor?Yeterince
vurgulayamıyor? Yani az önce bir rapor analizi yaptınız. Bu çok negatif. Sizin
analizinize göre gerçekten çok negatif bir raporla, durumla karşı karşıyayız.
99’dan geriye gidiyoruz. Oysa siz, Avrupa Birliği bir global güç olacaksa
Türkiye burada çok kilit diyorsunuz. Bunun nedenlerini anlattınız. Bunun da
Avrupa’daki vizyoner politikacılar ve kamuoyu tarafından paylaşıldığını
belirtiniz. Peki buna rağmen biz, niye bu tür raporlarla muhatap oluyoruz?
Türkiye bunu yeterince anlatamıyor mu? Burada sorun ne?
MESUT YILMAZ:
Bu anlatma meselesi değil. Bu bir tavır meselesi. Bu bir duruş meselesi.
Türkiye’yi yönetenler Avrupa Birliği’ne demeliler ki arkadaş sen beni içine
almazsan ben senin dediğin gibi sesin değerlerine %100 bağlı, senin kurumlarınla
bütünleşmiş olarak kalamam. Benim kendi çıkarlarım gereği daha farklı
politikalar izlemem lazım. Benim bölgesel çıkarlarım seninle uyuşmayabilir. Beni
çantada keklik görmeyin demesi lazım.
NİLGÜN CERRAHOĞLU
Siz, Luxenburg’dan sonra bunu yaptınız.
MESUT YILMAZ:
Biz diyalogu kestik.
NİLGÜN CERRAHOĞLU
Bugün başbakan olsanız siz bunu yapar mısınız? Bugün Başbakan olsaydınız aynı
şeyi yapar mıydınız?
MESUT YILMAZ:
Bakın bugün daha henüz tamamlanmamış bir
süreçten bahsediyorum.
NİLGÜN CERRAHOĞLU
Aralık da da böyle bir şey ile karşılaşırsanız, Başbakan olarak.
MESUT YILMAZ:
Henüz Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye cevabı verilmiş değil. Bu 17 Aralık da
verilecek. 6 Ekim’de verilen Komisyonun raporudur. Komisyon raporu aslında
teknik bir rapordur. Komisyon netice itibariyle bütün bunları söyledikten sonra
diyor ki Türkiye kriterleri yerine getirmiştir. Müzakerelerin başlaması lazım.
Bana göre bu eksik. Diğer raporlarla eğer eşit davranacaksa demesi lazım ki 2005
yılının başında müzakerelerin başlanması lazım ve bu müzakerelerin de 10 yıl
içinde tamamlanmasının hedeflenmesi lazım. Bize Helsinki de verilen eşit muamele
taahhüdünün gereği bu idi. Komisyon bunu yapmadı. Ama başta söyledim. Konsey
bunu yapabilir. İşte şu aradaki devre bizim için çok önemli.
RUHAT MENGİ::
Yunanistan hazır değilim demişti. Sonra konseyin ısrarı ile..
MESUT YILMAZ:
Oradaki daha aşırı bir örnek. Orada komisyon
olumsuz rapor veriyor. Fransa’nın Giscard d’Estaing’in bastırmasıyla komisyon
raporunun olumsuzluğuna rağmen Yunanistan’ı alıyorlar.
RUHAT MENGİ:
Bizim tersimize bir durum var Yunanistan ile. Hiç kimseye yapılmıyor. Nedir
sizce bunun sebebi. Şu anda Amerika ile Avrupa arasında da güçler çatışması var.
Herhangi bir olayda tamamen farklı düşündükleri ortaya çıkıyor. Böyle bir
durumda Türkiye’yi yanına almak Avrupa için kazanç olacağına aynı zamanda
Türkiye Kafkasya ve Ortadoğu için bir istikrar unsuru olacağına rağmen bunu bile
bile neden bu kadar zor şartlar öne sürüyorlar Türkiye’ye.
MESUT YILMAZ:
Çünkü o demin dediğim meseleye global bakmak yerine dar açıdan bakan, bana göre
gerçekçi olmayan yaklaşımla bakan siyasi çevrelerin Avrupa’da büyük ağırlığı
var. Muhafazakar dediğimiz partilerin. Ama gerçek anlamda muhafazakar olan
partilerin. Hristiyan demokrat Parti, Hristiyan Sosyal birliği filan falan
Avusturya’da bu özellikle Hristiyan partiler bu meselede Türkiye’nin üyeliğinin
Avrupa Birliği’nin sonu olacağına inanıyorlar. Türkiyeli bir Avrupa Birliği’nin
artık fonksiyonel olamayacağını, Avrupa birliğinin hiçbir zaman Türkiye’yi
hazmedemiyeceğini Türkiye girerse Avrupa Birliğinin biteceğini düşünüyorlar. Bu
engeli aşmakta Avrupa birliğinin kendi içerisinde çok çetin bir egzersiz. Yani
bu öyle kolayca yapılacak bir hadise değil. Şimdi müsaade ederseniz şeyi
tamamlayayım. Önümüzdeki dönem niye bizim için çok önemli.
MELİH MERİÇ:
Cerrahoğlu’nun sorusu vardı orada.
MESUT YILMAZ:
O sorunun cevabı hayır. Şu anda öyle bir tepki göstermek için sebep yok. Çünkü
ortada netice itibariyle konsey..
NİLGÜN CERRAHOĞLU
17 Aralık’da aynı belirsizliğe muhatap kalırsak .Kalkar mıydınız masadan.
MESUT YILMAZ:
Bana göre gösterilmesi lazım. Evet. Ama ondan önce yapılması gereken bir şey
var. 17 Aralık’a kadar Türkiye’nin işte beraber gideceklermiş galiba iktidarı
ile muhalefeti ile gidip Avrupa Birliği’ne demesi lazım ki arkadaş siz bize
Helsinki’de şu taahhütte bulundunuz. Eşit muamele taahhüdünde bulundunuz. Şimdi
siz bizi dipsiz bir kuyuya çekmek istiyorsunuz.
NİLGÜN CERRAHOĞLU
:Ona bir kulp taktılar ama şimdi diyorlar eşit muamele sözü verdik ama bundan
sonra ki üyelere Hırvatistan’da güya buna dahilmiş şimdi Türkiye’ye
uyguladığımız şartları bundan sonraki adayların hepsine uygulayacağız. Yani
böyle bir bahane çıkarttılar. Hırvatistan’ı da buna kulp olarak taktılar.
MESUT YILMAZ:
Böyle bir şey geçerli değil. bakansınız konseyin kararına Helsinki kararına
tekrar söylüyorum. Orada diyor ki Türkiye’ye daha önceki aday ülkelere uygulanan
eşit muamele yapılacaktır. Yani diğer aday ülkelerde, daha önce ki aday
ülkelerle eşit muamele yapılacaktır. Şimdi ben de hükümet olarak, bu kararın
muhatabı hükümet olarak, Türkiye hükümeti olarak onlara demem lazım ki siz bana
bu taahhütle adaylık statüsü verdiniz, ben bu taahhüde güvenerek bütün bu
reformları yaptım repormların hepsinin kriterleri karşıladığı komisyon raporu
ile sabittir. Şimdi ben sizden eşit muamele hakkımı istiyorum. Nedir eşit
muamele hakkım. Bir benle Kopenhag’da da taahhüt ettiğiniz gibi en kısa zamanda
hiçbir gelişmeye mahal vermeksizin görüşmelere başlamanız lazım bu mutlaka
2005’in ilk yarısı olmalı lazım. Yani mutlaka olması lazım. İngiltere’ye
kalmaması lazım. İki, bu müzakerelerin sonu konusundaki spekülasyonların ortadan
kalkması lazım.
NİLGÜN CERRAHOĞLU
:Bu açık meselesinin ortadan kalkması lazım.
MESUT YILMAZ:
Evet. Çünkü iki tane şey yapıyorlar. Bir tanesi bazı ufak ülkelere Avusturya
gibi ülkeleri kışkırtıyorlar, orada koalisyon ortağı parti diğerine ültimaton
veriyor diyor ki müzakereler tamam ama ucu açık olsun. Sonunda üyelik şartı
olmasın. Yoksa ben hükümeti bozarım falan. Bir o ülkeleri tahrik ediyorlar. İki,
bütün bunlar sonuç vermezse Chirac’ın yaptığı gibi referanduma götürürüm
neticede diyor. Kendi yapamayacağını çünkü Helsinki’nin altında Chirac’ın da
imzası var. Kendi yapamayacağını halkına yaptıracak. Ne olur bugün Fransa’da bir
oylama olsa . Ne olacağı belli. Türkiye ret çıkacak. Ama bir şey daha
söyleyeyim. Avrupa Birliğine katılan hangi ülke için daha önce referandum
yapılsaydı hepsi ret çıkardı. Belki bizim kadar yüksek oranda çıkmazdı ama hepsi
ret çıkardı. Yapılan anketler belli. Polonya’nın üyeliğine %55’i karşıydı
Almanların, Avusturya’da daha yüksek oranda karşıydı. Hiç birinde sen bu işi
halk oylamasına bırakmamışsın bırakmamak lazımdır zaten sokaktaki vatandaşın
demin söylediğim stratejik yaklaşımı benimsemiş olması beklenemez. Bu
hükümetlerin işi.
SEDAT SERTOĞLU:
Bu bağlamda eklemek istiyorum. Bugün öğrendim ben bunu zaten. Fransa’da sadece
muhalefet milletvekilleri değil, iktidar milletvekilleri de Başbakan Rafein’e
17 Aralık zirvesinde Türkiye konusunda alınacak kararın parlamentoda görüşülerek
oylanmasını istiyorlar. Bunun sonu ne olur sizce, böyle bir oylama olursa. Çünkü
Rafein7in çok ciddi bir biçimde sıkıştığını yazıyorlar ve anlatıyorlar.
MESUT YILMAZ:
Şimdi burada bizim muhatabımız Türkiye olarak bizim muhatabımız teker teker üye
ülkelerin parlamentoları değil. Hatta teker teker üye ülkelerin hükümetleri de
değil. Bizim muhatabımız kurum olarak Avrupa Birliği. Avrupa Birliği’nin en
yüksek organı yani Avrupa Konseyi Helsinki’de bir karar aldı. Buna bize tebliğ
etti. Biz, bu karar şu anda elimizde. Biz bu karara dayalı olarak bu süreci
başlattık. Adaylık statüsünü kabul ettik. Bugüne getirdik. Şimdi bugün elimizde
ilave bir unsur daha var. Komisyon raporu. Şimdi komisyon raporu ile Helsinki ve
Kopenhag kararlarını yan yana koyup bizim 17 Aralık’a kadar bize yapılmak
istenen bu kararı düzeltmemiz lazım. Avrupa Birliği nezdinde bir diplomatik
atağa girmemiz lazım. Bu diplomatik atak da öyle çok dağınık amaçları olan bir
şey değil. Bir tek şey istiyoruz. Bize bu müzakerelerin kesin çerçevesinin
çizilmesini istiyoruz. Yani bunun sonucunun sadece tam üyelik olacağının
garantisinin verilmesini istiyoruz.
TAKİ DOĞAN:
Peki verecekler mi?
MESUT YILMAZ:
Bunu daha istemedik ya. Biz şimdi kutlamadayız daha.
TAKİ DOĞAN:
Efendim çok teşekkür ediyorum. Tane tane mükemmel bir analiz yapıyorsunuz.
Ortaya da ilk sorudan itibaren nerede olduğumuzu da çok güzel ortaya koydunuz.
Şimdi tabi Türkçe’de güzel örnekler var. Pantolon yok, gömlek ver. Yani biz
pantolon alışverişi için Avrupa Birliği ile müzakere ediyoruz. Yok. şimdilik
sana gömlek veriyorum. Bununla idare et. Nilgün Hanım’ın biraz önce söylediği
işte uçak Brüksel’in üstünde geri dönüş yok. Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Tabi
bu arada Avrupa Birliği’nin elleri benim boğazımın üstünde imdat diye bağırasım
geliyor ama Mehmet Barlas’ın bugünkü yazısıyla yine de biraz defansif olmak
durumundayım. Peki efendim parmak arkasına saklanmanın ne avantajı var. Kim ne
kazanıyor. Hükümet düğün bayram ediyor. Şölen yapıyor. Bir taraftar Avrupa
Birliği ile kucaklaşıyoruz. Sağdıçlarımız var. İşte İtalya, Almanya, Yunanistan.
Bu sağdıçlarımız ne yapıyor. Kim ne kazanıyor. Siz komisyon raporunu
terbiyesizce olarak yorumladınız. Ki çok az kullanırsınız bu deyimi. Sizi iyi
tanıyorum. Öfkelendirmişti sizi. Ama ortada Avrupa Birliği de memnun görünüyor
komisyon raporundan. Biz de memnunuz.
MESUT YILMAZ:
Ben size bir şey söyleyeyim mi. Belki Nilgün
Hanım beni teyit edecektir. Konuyu iyi takip ediyor, yabancı basını. Yabancı
basın Türkiye’nin bu karadan memnun olmasına şaşkın şu anda. Öyle mi?
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Aynen. Bana dışarıdan telefon eden dış basındaki
arkadaşlarım, İtalya’dan İspanya’dan, biz Türkiye’den çok böyle buruk bir tepki
bekliyorduk. Çok şaşırdık bu heyecan karşısında. Ne oldu böyle diyorlar.
TAKİ DOĞAN:
Peki bunun ne avantajı var efendim. Dışişlerinden geldi ama tepki siz mutlaka
bunu duydunuz biliyorsunuzdur.
MESUT YILMAZ:
Evet Dışişleri hatta önce reddetme eğilimine
filan girmiş benim duyduğum ama önemli olan şu.
TAKİ DOĞAN:
Ama şöyle bir manzara vardı havaalanında Tayip Beyin.
MESUT YILMAZ:
Bırakın havaalanını Taki Beyciğim. O önemli değil onlar işin şey tarafı. Benim
söylediğimi hiçbir siyasi kaygı düşüncesi ihtiva etmediğini bir kere bana baştan
söyleyeyim. Yani bugünkü hükümet yerine benim Başbakan olduğumu bir hükümet
olsaydı muhtemelen rapor aynı olacaktı. Başka bir hükümet olsaydı yine aynı
olacaktı. Mesele hükümetle ilgili değil. Mesele Türkiye’ye karşı olan tavırla
ilgili ama hükümetlere düşen görev bu konuda Türkiye’nin çıkarını korumaktır.
Tamam. Bakın bey size bir şey söyleyeyim: Bu rapor böyle değil de hiç içinde
tuzaklar olmayan, Türkiye’yi tevzii eden, küçümseyen, müfettiş zihniyetiyle
yazılmış bir rapor olmasaydı, bizim için yağlı ballı bir rapor olsaydı dahi
bizim bayram yapmak yerine pek memnun görünmememiz gerekirdi. Çünkü uzun bir
pazarlık sürecinin içerisindeyiz, başındayız. Siz bununla bayram yaparsanız
adamları fazla verdik diye verdiklerinden de kesmeye çalışacaksanız.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Kırk yıl sonra gelinen nokta bu.
MESUT YILMAZ:
Evet. Siz bütün bunların aksine, size verilen sözlerin aksine sizin için
ayrımcılık yapıldığını göre göre bir de üstelik bayram yapıyorsanız adamlarda
derler ki; bu Türklerin akli melekeleri yerinde değil, biz bunlara fazlalıkla
vermişiz. Şunlardan biraz kısalım. Üstelik içerde biraz sıkıntımız var. İşte
Avusturya, Fransa filen bize zorluk çıkarıyorlar, biraz daha geriye biraz daha
geriye düşelim derler adamalar.
TAKİ DOĞAN:
Bunun ne yararı var efendim. Ne tarz umuluyor Türkiye açısından.
MESUT YILMAZ:
Burada kar mar yok. Burada ufak hesaplar var. Burada bu işten iş
politikalarından prim alma gibi filan basit hesaplar var. Aslında konuyu onlara
izin vermeyecek kadar önemli bir konu. Yani bu konuda iktidar, muhalefet,
parlamento, işçi parlamento gibi hiçbir ayırım olmadan herkesin şunu görmesi
lazım: Hani Başbakan diyordu ya: Biz Türk’üz Türkiye gibi. Türkiye bu rapora
baktığınız zaman bu rapordan memnun olmak mümkün değil. Bu rapora Türk gibi
baktığınız zaman Avrupa Birliğinin size verdiği süreç, sözlerin yerine
getirilmediğini görmemek mümkün değil. Ha bir tek olumlu şey var en son cümle:
Bütün bunlara rağmen Türkiye ile müzakerelerin başlamasını tavsiye eder diyor.
Orada da varsayım var diyor ki: Ceza kanunu, ceza infaz kanunu, dernekler kanunu
çıkacağı varsayımıyla Aralık’a kadar bunların da çıkacağı varsayımıyla. Zaten
ceza kanunu belli Nisan’da yürürlüğe girecek. Ama Cumhurbaşkanının veto ettiği
dernekler kanunun mutlaka çıkması lazım bu arada. Bir de Meclisin yapmasını
gerekenleri söylüyorum. İstinaf mahkemeleriyle, ceza kanunun da beraber çıkması
lazım yani şeye kadar.
MELİH MERİÇ:
Sayın Yılmaz hadi hadi politikacılar, iç politik endişeler taşıyabilirler, v.s
de koskoca bir Türk entanjen sitesi var yani, diplomatlar çıkıyorlar
konuşuyorlar, akademisyenler konuşuyorlar, Türk medyası hepimiz mi sarhoşuz? Siz
bunu neye yoruyorsunuz.
MESUT YILMAZ:
Hayır. Bunu ben erken değerlendirmeye yoruyorum. İlk günkü yorumlar ile bugünkü
yorumlar arasında çok nüans olduğunu görüyorum. İlk günü sadece rapor açıklandı
hatta raporun sadece basın özeti açıklandı. O basın özetinde üstelik
yanlışlıklarda vardı. Mesela alevi azınlık gibi böyle olmayacak şeyler vardı,
onlar asıl raporda yok, çıkarılmış. Belli ki Türk Dışişleri müdahale etmiş
onlarda bazı düzeltmeler yapmış. O metine dayalı olarak basın açıklamasına
dayalı olarak acılı bir takım değerlendirmeler yapılmış. Şu anda raporu
ciddiyetle okuyanlar görüyorlar ki, bu rapor bizi memnun edecek bir rapor değil,
bu raporla biz bir eşik atıyoruz ama başkalarının gittikleri yola girmiyoruz.
Biz sonu belli olmayan bir dehlize giriyoruz. Bir dehlize giriyoruz. Bunun
sonunda tam üyelik bana garanti edilse ben büktün şartlara razıyım. Bunun
sonunda bana, Türkiye’ye, diğer üye ülkelere yapılan muamelelerin aynısı tekrar
taahhüt edilirse Aralıkta ben bu sürenin olmasına da karşı değilim açıkça
söylüyorum bunu. Ben Avrupa’nın tavrını aşağı yukarı biliyorum. Devamlı onlarla
tartışıyorum. Ben zorlukları biliyorum. Ben bu sürenin uzunluğunda da değilim,
zorluluğunda da değilim. Ama ben belirsizliğine isyan ediyorum. Yani on beş sene
müzakere edeceksiniz. Burada bir sürü yeni teşkilatlar kuracaksınız. Yeni
bakanlık ihtisas edeceksiniz, yeni kurumular kuracaksınız. Bilmem kaç yüz bin
sayfa şeyi tercüme edeceksiniz. Bunu kendi icraatınıza uygulayacaksınız. Bütün
bunların sonunda da üye olup olmayacağınızı bilmeyeceksiniz veya sizin
üyeliğiniz Fransa’da yapılacak plebisite kalacak. Böyle saçmalık olmaz.
MELİH MERİÇ:
Acaba Avrupa Birliğine uyum için gereken reformları yapmakta çok kararlı
davranan hükümet müzakere yapmakta, pazarlıkta mı çok şey olamadı Mesut Bey.
Yani reformları iyi yaptık evet, ama bunlara karşı alacaklarımız konusunda çok
iyi müzakere götüremedik mi?
MESUT YILMAZ:
Hayır şu ana kadar müzakere yapacağımız bir konu yoktur. Şimdi bunlar Helsinki
de bir karar aldılar, iki sene yattılar, dediler ki konseye verelim bu işi takip
etsin. Kopenhangda aynı kararı teyit ettiler 2004’de bu raporu yazın dediler.
İki sene daha yatlar. Aslında ne derler Türkçe de yumurta kapıya gelinceye kadar
Türkiye meselesini gündeme almadı Avrupa Birliği. Şimdi işte gündemdeyiz. Aralık
ayında en önemli konu Türkiye konusu.17 Aralıktaki Brüksel’deki toplantının en
önemli konusu Türkiye konusu. Ne yapılacaksa şimdi yapılacak. Rapor ortada daha
önceki raporlar ortada şimdi bizim çok yoğun bir müzakere süreci müzakereden
kastım diplomatik müzakere yürütmemiz lazım. 17 Aralık kararının mutlaka ucu
belli olmayan değil sonu belli olan bir karara dönüşmesini sağlamamız lazım.
Bunu sağlayamazsak rest çekmeyi de bilmemiz lazım.
SEDAT SERTOĞLU:
Efendim kala kala iki ay kaldı.
MESUT YILMAZ:
Bunun için bir hafta da yeter. Teker teker parlamento üyeleriyle
görüşmeyeceksiniz. Bunun için görüşeceğiniz şey insanlar belli.
SEDAT SERTOĞLU:
25 tane devlet başkanı.
MESUT YILMAZ:
Evet. Belki o kadar da değil.
RUHAT MENGİ:
Bizim şuan ki hükümete baktığımız zaman. Mesela Dışişleriyle Başbakan arasında
bin kopukluk olduğunu düşünüyor musunuz? Yani diyelim ki azınlıklarla ilgili
maddeyi Dışişleri Bakanı böyle bir şeyin olmadığını söylüyor. Oysa var olduğu
anlaşılıyor. Mesela bir Dışişleri Bakanının bundan haberinin olmaması mümkün mü?
Siz Dışişleri Bakanlığı da yapmış biri olarak.
MESUT YILMAZ:
Yani beni ilgilendirmez olmamasını temenni ederim. Tabi olursa Türkiye için
ilave bir zorluk olur. Ama benim duyduğum kadarıyla raporda olan bazı hususular
Türk Dışişlerinin gelişiyle son anda rapordan çıkartıldı.
RUHAT MENGİ:
2000 yılında yaptığınız konuşmalara baktığınızda Sayın Yılmaz AB’ne çok
inandığınız görülüyor. Yani öyle konuşmalar yapmışsınız ki girdiğimiz takdirde
bütün sorunlar halledilecek ve bölünme gibi bir sorunun asla olamaz. Hatta tam
aksine bu ihtimalin tamamen ortadan kaldırılacak. Ama şuan da görüyoruz aradan
geçen dört sene içinde AB’ye güveniniz oldukça sarsıldı.
MESUT YILMAZ:
Hayır, hayır. Başta da söyledim AB dünyanın
gelmiş geçmiş en başarılı entegrasyon projesidir. Dünya tarihinde bu kadar
başarılı bir örnek yok onun için bütün zorluklarına rağmen, onun için bize
çıkarılan bütün zorluklara rağmen Türkiye’nin AB’ye üye olmasının Türkiye’nin en
önemli hedefinin olduğuna inanıyorum. Ve bir şey daha söyleyeceğim hükümetlerin
bu konudaki en önemli başarı kriterinin de Türkiye’nin bundan sonraki üyeliğe
giden sürecin azaltmak olduğuna inanıyorum. Yani hükümet on sene de bunu
sağlarsa çok başarılı demektir. 20 sene de sağlarsa daha az başarılı demektir.
Hiç sağlayamazsa çok başarısız demektir.
SEDAT SERTOĞLU:
Yani yirmi yıl daha aynı hükümet mi gidecek Türkiye’de.
MESUT YILMAZ:
Hayır. Eğer hükümetlerin diyorum bu konuda kendilerine bundan sonrası için
sağlamaları, bu bir başarı öyküsü söz konusuysa, bu bundan sonraki süreyi
kısaltmakla olur.
RUHAT MENGİ:
Efendim yine o yıllarda yaptığınız konuşmalarda diyorsunuz ki: Görünen ve
görünmeyen olarak önümüzdeki engelleri ikiye ayırabiliriz diyorsunuz. Görünmeyen
engellerden en önemlisi Türkiye’nin tek başına birlik bütçesine getireceği yükün
Türkiye ile birlikte aday olan 10 ülkenin getireceği toplam yüke eşit olacağını
söylemişsiniz ve sonrada ikinci görünmeyen engelin serbest dolaşımla birlikte
Avrupa kapıların Türkiye’ye sonuna kadar açılması olduğunu ve bunun ikisine de
hemen bir çare bulmuşlar. AB hemen biraz önce söylediğiniz gibi 2014 yılına
kadar hiçbir şekilde finansal bir yardım olmayacağını Türkiye’ye söylüyor. Ve
aynı zamanda da serbest dolaşımın İngilizce raporunda bu da var. Serbest
dolaşımın kalıcı olarak da sonuna kadar uygulanabileceğini söylüyor. Şimdi zaten
sizin söylediğiniz o önümüzdeki engel, halbuki bizim ümitlerimiz. Yani Türk
halkının AB’nin istemesinin nedenlerinin başında işte serbest dolaşım olacak,
işsizliğe çare olacak, fakirlik azalacak. Peki şu anda getirdikleri şeyler ne
raporda. Zaten bunların hiçbirinin olmayacağı görünüyor o zaman biz neden
istiyoruz. Yani yüzünü Batıya dönmüş bir Türkiye tamam. Ama eğer ekonomik
bakımdan bu kadar uzun bir vadeye atılıyorsa yardımlar ki diğer ülkelerde mesela
öyle yapılmamış. Onların bir takım tarım fonları, geri kalmış ülkeler yaptıkları
bir takım ödemeler var bu süreç içerisinde ama Türkiye’ye bunu yapmayacağını
söylüyor. Bütün bunlar neden acaba?
MESUT YILMAZ:
Şimdi şuanda dahi AB’nin Türkiye’ye sağladığı mali destek aslında devede
kulaktır. Bize bu sene itibarıyla zannediyorum 235 milyon Euro veriyorlar
AB’den. Hırvatistan daha yeni müracaat etti 4,5 milyon nüfuslu bir ülkedir. Yani
70 milyon nüfuslu bir Türkiye’ye 235 milyon Euro, Hırvatistan’a verdikleri 100
küsur milyon Euro dur. Bizim yarımız kadar. Yani nüfusu bizim yirmi de biri olan
ülkeye bizim yarımız kadar para veriyorlar. Şimdi sizin sorduğunuz soruyu
Avrupa’da bana çok soruyorlar. Diyorlar ki herhalde Türkiye için serbest dolaşım
ya hiç olmayacak ya da çok uzun süre bir geçiş olacak. AB eskisi kadar bir mali
kaynağa da sahip değil. Yeni üyeler dolayısıyla, Avrupa’daki ekonomik konjonktür
dolayısıyla Türkiye’ye sağlayacağımız fonlarla mütevazı ölçülere inecek, o zaman
siz niye bu kadar isteklisiniz. Benim cevabım şu: Benim için AB’nin en gazla
önem taşıyan hususu Türkiye’de demokrasinin konsol de olmasıdır. Yani AB’ye
girmiş bir Türkiye’nin artık ilave bir takım demokrasi muhafızlarına ihtiyaç
göstermeyeceğine inanıyorum. Demokrasinin en önemli güvencelerinden birisini AB
üyeliğinin olacağına inanıyorum.
RUHAT MENGİ:
Bakın burada da çok önemli bir nokta var. Mesela Milli Güvenlik Konseyi’ne o
kadar müdahale eden tabi demokratikleşme sürecinde o da önemli bir nokta. Bir
AB’nin demokratikleşmenin çok önemli bir başka ayağı olan seçim ve partiler
yasası konusunda hiçbir şey söylenmemiş olması da dikkat çekici değil mi?
MESUT YILMAZ:
Şimdi raporda bir şey söylenmemiş olması müzakerelerde bunun gündeme
getirilmeyeceği anlamına gelmez. Mesela zina konusu da yoktu raporda şimdiye
kadar ama gördünüz bir tartışma çıktı AB hemen bir tepki gösterdi. Refleks
olarak tepki gösterdi. Bu konularda artık Avrupa’da yerleşmiş normlar var.
Avrupa’nın hiçbir ülkesinde AB’ye dair hiçbir ülkede yüzde onluk bir seçim
barajı yok. Yüzde onluk seçim barajının Türkiye’de bir takım olumlu sonuçları
yanında işte parlamentodaki temsili nasıl etkilediğini de gördük. Şu anda yüzde
elledin fazlası parlamentoda temsil edilemiyor. Dolayısıyla AB mutlaka bunu
şeyde gündeme getirecektir. Sadece bunun değil sizin değdiniz gibi siyasi
partiler kanununda partilerin finansal destekleri konusunda, partilerin yönetim
çerçeveleri konusunda mutlaka Avrupai normların yasalara girmesini isteyecekler.
Bu müzakerelerle birlikte önümüze gelecek en önemli konulardan birisi. Acil
konulardan birisi.
SEDAT SERTOĞLU:
Peki Mesut Bey siz dediniz ki 17 Aralıkta tarih verilmez, kutu kapanmaz,
2005’in ilk altı ayında başlamazsa ben olsam rest çekerim dediniz. Yani masada
kalkarım. Peki B planınız nedir böyle bir durumda.
MESUT YILMAZ:
Buradaki B planı biraz önce söylediğim gibi
1997’de Lüksemburg’da yapıldığı gibi AB’yi Türkiyesiz Bir AB’nin geleceğini
tartışmaya yöneltmektir.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Ki o gayet başarılı oldu. Lüksemburg’da siz masadan kalktığınız için Helsinki
geldi arkadan.
MESUT YILMAZ:
Bence başarılı oldu. Aynı şey niye bugün olmasın. Üstelik bugün Türkiye’nin
elinde çok daha fazla kozlar var. Petrole bağımlılık daha artmış durumda,
Ortadoğu daha önem taşıyor şuanda Avrupa için, 11 Eylül olayı var, dünyada bir
medeniyetler çatışmasından söz ediliyor, Avrupa Birliği içerisinde 20 milyon
Müslüman yaşıyor, AB’nin mutlaka İslam’la geçinmenin bir yolunu bulması lazım.
Bütün bunları eğer Türkiyesiz yapabileceğine kanaat getirirlerse bu rest geri
çarpabilir. Ama eğer bu değerlendirme yani bütün bu söyleyeceklerimi kapsayan
değerlendirme. Yok bizim bütün yüküne rağmen Türkiye’ye ihtiyacımız var sonucunu
doğurursa o zaman bize tarihi verirler.
MELİH MERİÇ:
Evet sayın seyirciler terbiyesiz, sömürge valisi müfettiş tavrı gibi son derece
sert nitelemeler kullandı Sayın Yılmaz bu rapor için. Oysa bunları açıkçası pek
de duymuyorduk. Bu bütün çoğumuz keyfini kaçıracak yaklaşımlar bunlar ama
raporunda aslında böyle olduğu yönünde Sayın Yılmazın değerlendirmeleri oldu ve
son derece önemli buradan Ankara’ya hükümete de giden çok çok önemli mesajlar
var. Yine böyle farklı şeyler dinlemek istiyorsanız, reklamlardan sonra birlikte
olalım.
Kutlamaları, edebiyatı bir kenara bırakalım da
şu raporu doğru dürüst okuyalım. Raporda çok çok önemli sorunlar var diyor Sayın
Mesut Yılmaz. Gerçekten de birkaç günden bu yana genelde kamuoyundan
duyduklarınızdan çok çok farklı bir değerlendirme yapıyor Sayın Mesut Yılmaz.
Özellikle raporla ilgili çok çok dikkat çekici noktalar var. Bu arada çok
heyecan verici bir konuşmaydı ve çokta seriydi. Eskiden siz, dururdunuz,
düşünürdünüz çok farklı bu kez çok çok tempolu bir konuşmaydı, heyecan içinde
bir konuşmaydı. İzleyicilerinde büyük bir ilgiyle izlediğini, takip ettiklerini
de biliyorum. Devam edeceğiz, birçok şeyi konuşacağız ve ilk soru da Sayın Ruhat
Mengi’den gelecek.
RUHAT MENGİ:
Sizinde belirttiğiniz gibi önümüzde 10-15 yıllık bir süreç var. Bu süreç
içerisinde, yani zina yasasından bile derhal geri dönmelisiniz, vazgeçmelisiniz
diyen bir Avrupa Birliği için, bu 10-15 yıl gibi uzun bir süre içerisinde
Türkiye’nin gerekli istikrarı, demokratikleşme, insan hakları, siyasi istikrar
gibi konularda gerekli şartları sağlayabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa
endişeleriniz var mı? Bu konuda onu çok merak ediyorum. Birde bu Avrupa ilerleme
raporunun Türkiye için en zayıf ve zor noktalarının başında ucu açık bir rapor
oluşu geliyor. Yani AB ülkelerinden 25 ülkeden herhangi birinin baskısı
sonucunda bile uzayabileceği anlaşılırken reformlarda istenmeyen bir görüş veya
durum ortaya çıktığında her an kararın değişebileceği bildiriliyor. Şimdi burada
bir kere uzun bir süre oluşu çok önemli ve ayrıca raporda azınlık hakları ve
azınlıkların korunması başlığı altında Türklerin azınlıkları sadece Müslüman
olmayan cemaatler olarak aldığı oysa Türkiye’de Kürtlerde dahil olmak üzere
başka cemaatlerde vardır diyen bir paragraf da var. Bu maddenin de Lozan
Antlaşmasına aykırı olduğuna siz inanıyor musunuz? Ve daha önce söylediğinize
göre Avrupa Birliği sürecine girmiş bir ülkede bölünme asla olmaz fikrinde
ısrarlı mısınız? Yoksa bunun sonucunda bir bölünme olabilir diyen endişelere
katılıyor musunuz? Çünkü bir zamanlar siz de Avrupa Birliğinin yolu
Diyarbakır’dan geçer demiştiniz. Belki şu an bize biraz daha açıklık
verebilirsiniz. Bunun ne demek olduğuyla ilgili.
MESUT YILMAZ:
Çok teşekkür ederim Ruhat hanım. Şimdi bir kere hemen bir çakılama yapayım. Ben
bazı, diğer siyasiler veya eski siyasiler gibi bu raporun kritik noktasını
Türkiye açısından kabul edilemez tarafını böyle azınlık ifadelerinde falan
görmüyorum. Ben bunların hiçbirinin Türkiye için sorun olduğuna da inanmıyorum.
Yani bir ülkede insanlar azınlık olmayı istemiyorlarsa herkes ülkede eşit
haklara sahip olmak istiyorsa, o ülkede azınlık korkusu yersiz bir korku
değimlidir? Var mı Türkiye de azınlık olmayı isteyenler. Belki bazı dini
azınlıklar için söz konusu olabilir. Yani onların uluslararası birtakım
güvencelere ihtiyacı vardır azınlıkların korunması açısından ama Türkiye’de
konuştuğumuz veya azınlık kelimesinin bize çağrıştırdığı anlamda azınlık olmayı
arzulayanlar yok.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Yani biz ağaçlardan ormanı görmüyoruz o zaman.
MESUT YILMAZ:
Evet.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Yani günlerdir bu azınlık kelimesinin peşine takınıldı, bu tartışılıyor. Oysa
asıl perspektif kaçırılıyor değil mi?.
MESUT YILMAZ:
Avrupa Birliği Türkiye’de bir takım azınlıklar yaratmayı tasarlayabilir ama
Türkiye’nin bu konuyu zayıf noktası olarak algılaması için ben hiçbir sebep
görmüyorum. Hele hele Avrupa normlarını benimsemiş yani herkese düşünce
hürriyetini, herkese kültürel haklarını, herkese temel insan haklarını sağlamış
bir Türkiye’nin bir azınlık korkusu olması için bir nedeni kalmaz. Kim birinci
sınıf vatandaşken ikinci sınıfa razı olur. Yani ben geçtiğimiz 10 senede bu
konuda çok vehimlerle hareket ettiğimizi, çok kolay çözebileceğimiz sorunları
Avrupa Birliği aşkıyla ancak çözümleyebildiğimiz çok vakit kaybettiğimizi
düşünüyorum. Zamanında söyledim.
MELİH MERİÇ:
Ama o dönemde hem siz varsınız efendim. Yani engel ney? Yapmak istediklerinizde.
MESUT YILMAZ:
Ben varım ama ben hep yarım varım. Koalisyonun üçüncü ortağıyım veya azınlık
hükümetinin başbakanıyım. Hiçbir zaman bugünkü hükümete nasip olan güç bana
nasip olmadı. Neyse onlar bir yana.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Birde terör vardı tabi o dönem.
MESUT YILMAZ:
Terör döneminde de bazı şeyleri yapmak tabiî ki fevkalade güçtü. Şimdi onları
bir yana bırakıyorum. Bana bu raporun tek kaygı veren şeyi şudur. Tekrar altını
çiziyorum bir yanlış anlama olmasın. O ifadeler Avrupa’nın Türkiye’ye yaklaşımı
falan beni hiç ilgilendirmiyor. Benim için önemli olan şu: Bizi, bize verdikleri
sözlerden farklı olarak, bize verdikleri taahhütlerin aksine sonu belirsiz bir
cendereye sokmak istiyorlar. Biz bu cendereye girmeye zaten hazırız. Ben
Türkiye’nin o ilave adımları atacağından da hiçbir kuşku taşımıyorum. Yani ölüm
cezasını kaldırmış, Kıbrıs da gerekli esnekliği göstermiş, kültürel hakları
tanımış, gerekli bütün reformları yapmış bir Türkiye’nin o artı adımları da
atacağından benim hiç kuşkum yok.
RUHAT MENGİ:
Benim demek istediğim şu Sayın Yılmaz. Mesela
Sayın Abdullah Gül Dışişleri Bakanı, türban konusunda diyor ki; bu süreç
içerisinde biz bu sorununda halledileceğine inanıyoruz. Çünkü, Avrupa’da böyle
insan haklarına aykırı yasaklar yok diyor. Ama aynı Abdullah Gül, Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesinin bu konudaki kararını da gayet iyi biliyor. Şimdi burada
ısrar edilmesi mesela, sizde de birtakım endişeler yaratıyor mu? Yani gelecek bu
10-15 yıl gibi bir süre içerisinde birtakım istikrarsızlıklar yine olabilir ve
Avrupa Birliği yolundan dönmemize neden olacak olaylar ortaya çıkabilir mi?
MESUT YILMAZ:
Yol kazaları olabilir ama ben bunların birtakım tahribatla da olsa
aşılabileceğini düşünüyorum. Yani bu yanlışlarda ısrar edilmeyeceğini, bunların
ilişkilere köklü zarar verebilecek düzeye getirilmeyeceğini umuyorum. Yakın
geçmişte de bunun örneğini yaşadık. Benim başka bir endişem var. Benim endişem
şu: Bugünkü hükümet, AKP hükümeti hakikaten Avrupa Birliği yolunda atılması
gereken adımları attı. Reformları tamamladı. Gerçi bizim zamanımızda bunların
önemli bir bölümü zaten yapılmıştı. Ağustos 2001 değişiklikleriyle en
önemlileri, bence ölüm cezasının kalkması ondan sonra, kültürel haklar falan
halledilmişti ama Kıbrıs meselesinde bence çok önemli bir adım attılar. Kıbrıs
meselesinde o adım atılmasaydı bu noktaya gelinemezdi. Ondan sonra ordu, siyaset
ilişkilerinde birtakım düzenlemeler yapıldı. O da çok önemli. Şimdi hukukla
ilgili düzenlemeler yapılıyor, buda çok önemli. Ama benim endişem şu: Başbakanın
bakışını çok rahat görüyorum. Yani 15-20 sene sürer diyor. Sürer önemli değil.
Ben diyorum ki, tersine Başbakanın görevi o süreyi mümkün oldukça kısaltmaktır.
Mümkünse 5 seneye indirmektir. 5 sene olmuyorsa 7 seneye indirmektir. Bir
Polonya bunu 6 senede yaptıysa Türkiye’nin de 7-8 senede yapması lazım. Sanki bu
hükümetin bu eşikten sonra, müzakerelerin başlamasından sonra hiç aceleye
ihtiyacı yokmuş gibi çok rahat bir şekilde bir tutum içine gireceğinden bir
endişem var. Bunu doğrulayacak bir argümanım daha var. Müzakere sürecinde
hükümetlerin çok ciddi adımlar atması lazım. Türkiye için atılması gereken
adımlar, diğer ülkelerin attığı adımlardan daha önemli, daha köklü. Mesela
Türkiye’de tarımsal nüfus tüm nüfusun yaklaşık % de 40’ı. Bu tarım ülkesi
sayılan Avrupa Birliğine çok sorun yaratan Polonya’da bile %7de 20’idi. Şimdi
siz, %’de 40 nüfusun yarısını tarım dışı alana geçirmeniz lazım. Tarımdaki
modernizasyona, tarımdaki teknolojik gelişmeye bağlı olarak tarım nüfusunu
azaltmanız lazım. Bu bütün Türkiye’de kim iktidarda olursa olsun, bütün
iktidarlar için son derece popülist, yani oy kaybettirecek bir davranıştır. Ve o
ülkelerde buna hep cesaret eden hükümetler Avrupa Birliğine üye olduktan sonra
seçim kaybettiler. Çünkü netice itibariyle halk günlük yaşar. Halka siz 20 sene
sonraki hedefi gösterdiğiniz zaman oy alamazsınız. Halk o gün çektiğini bilir,
yaşadığı zorlukları bilir. Bu hükümetin böyle cesur adımlar atacağından çok
ciddi kuşkularım var. Nereden biliyorsun derseniz, ben geçmiş tecrübelerimden de
biliyorum ki; bu hükümet, AKP hükümeti Avrupa Birliği yolunda hakikaten ciddi
adımlar atmış olmakla birlikte, dikkat edin attığı adımların hiçbirisi oy
kaybettirecek adımlar değildir. Halka ters gelebilecek adımlar değildir. Ama
bizim Ağustos 2001 yılında çıkardığımız anayasa değişikliğinde biz, ölüm
cezasını kaldırdık. Şimdi düşünün, koalisyonun bir ortağı Sayın Bahçeli ölüm
cezasının kalkmasına kesin karşı. Önce hükümeti bozarım dedi, en sonunda tamam
ben oy vermem ben aleyhte olurum ama siz ne yaparsanız yapın dedi. Bizde gittik
muhalefetle anlaştık. Ben, o tarihte Sayın Tayyip Erdoğan’a da gittim. AKP Genel
Başkanıydı, Abdullah Gülde oradaydı. Destek istedim yani biz hükümet içinde
anlaşamıyoruz gelin destek verin dedim. Destek vermediler. Parti olarak 50 kişi
kadar vardı onların gurubu karar almadılar. Bir kısmı girmedi oylamaya. Sadece
güneydoğu mebusları gelip oy verdiler. Yani o tarihte seçim kararı da alınmış. O
tarihte halk ölüm cezasının kalkmasını kesinlikle istemiyor. %’de 90’ı karşı.
Apo hapiste ama Türkiye’nin ölüm cezasını kaldırmadan ağzıyla kuş tutsa, tüm
reformları o eksikle yapsa bilene bugün bu noktaya gelmesi mümkün değil. Yani
demek istediğim; bunu onlar da bildiği halde o adımın atılmasında bize destek
vermediler veya çok sınırlı destek verdiler. Kayıtsız kalarak destek verdiler.
MELİH MERİÇ:
Ama bugün o zeminin üstündeler.
MESUT YILMAZ:
Şimdi onu söyleyeceğim. Etnik haklar konusunda da aynı şey oldu. Çoğu oy
vermedi. Niye? Çünkü seçimde Ağustos’tan hemen sonra Kasım’da seçim yapıldı. O
seçimde, özellikle İç Anadolu’da Türkiye’nin muhafazakâr yörelerinde bunun
kendilerine oy kaybettireceğini düşünüyorlardı. Aslında, Sayın Bahçeli bizim
hükümet içi anlaşmamızda bu meseleyi seçimlerde, bir seçim meselesi, seçim kozu
haline getirmeyeceğini bize söz vermişti. Bu söz tam olarak yerine gelmedi.
Sayın Bahçeli gördüm seçim meydanlarında bunu bol bol işledi. Ama Türkiye’nin o
adımı atması gerektiğini bugün hepiniz teslim ediyorsunuz. Yani ölüm cezası
kalkmasaydı Türkiye’nin bütün yaptıkları boşa gidecekti. Avrupa Birliği
açısından Türkiye açısından demiyorum Türkiye’nin her halükarda o adımları
atması lazım ama Avrupa Birliği açısından mesafe almak istiyorsak o adımı halka
rağmen atmamız gerekirdi. Ve o meclis o büyüklüğü gösterdi. Orada muhalefet
Partileri de bize destek oldular ve biz o kararı çıkardık meclisten. Şimdi
bundan sonra hükümeti zor kararlar bekliyor. Bunların en zor olanı tarımla
ilgilidir. Tarım nüfusuyla ilgilidir. Tarımda gerekli altyapıyı oluşturmadan,
tarımsal nüfusta gerekli azaltmayı yapmadan, Türkiye’nin Avrupa Birliğinin
tarımsal fonlarından yararlanması mümkün değildir. Bu adımları atmakta
Türkiye’de bir hükümete seçim kaybettirir. Türkiye gibi tarımsal nüfusun bu
kadar ağırlıklı olduğu bir yerde seçim kaybeder. Bu hükümetin o cesareti
göstereceğinden de, demin söyledim geçmiş tecrübelerim ışığında ciddi kuşkum
var. Yani şu sonuca gelmek istiyorum: Müzakerelerin böyle belirsiz bir sürece
yayılacak olması bu hükümet aslında çok da sempatik gelmeye bilir. Türkiye
açısından çok büyük bir kayıp olur.
MELİH MERİÇ:
Yalnız, Sayın Ruhat Mengi’nin sorularından bir tanesi de, bu Avrupa Birliğinin
yolu Diyarbakır’dan geçer. Bu söz çok önemli ve bir dönem de çok tartışıldı. Bu
sözün bir siyasi bedelini ödediniz mi? Bunu da ekleyerek o soruya…
MESUT YILMAZ:
Sade o sözün değil, geçmişte savunduğum fikirlerin, savunduğum politikaların
hapsinin bedelini, siyasi bedelini ödedim. Ama bu bedelin Türkiye açısından bir
kayıp değil kazanç olduğuna inanıyorum. Yani göze alınması gereken bir bedel
olduğuna inanıyorum. Bugün ona daha da samimiyetle inanıyorum. Ben o sözümle o
zamanda söyledim, şunu kastettim. Güneydoğu meselesini halledemeyen, güneydoğu
da yaşayan insanlarına eşit haklar tanımayan bir Türkiye’nin Avrupa birliğine
girmesi mümkün değil. Bu, ölüm cezası gibi bir şey.Ölüm cezasının kalkması gibi
bir şey. İşte kültürel hakların sağlanması yani televizyon yayını, biliyorsunuz
biz daha önceden de bunların bir kısmını rahmetli Turgut Özal’ın zamanında
yapmıştık. Müzik ve gazete şeyini o zaman serbest bırakmıştık. Aynı tartışmalar
o zamanda da oldu. Denildi ki; Diyarbakır’da bunlar kaçak satılıyor şimdi bunlar
serbest kalırsa, bunlardan geçilmez. Biz serbest bıraktık artık piyasada çok az
bulunuyor bunlar. Türkiye’de korkuların çoğu zaman vehimlerle özdeş olduğuna
inanıyorum. Yani korkuların aslında vehim olduğuna, temelinin olmadığına, yanlış
birtakım algılamalardan, yanlış birtakım ön yargılardan kaynaklandığını
düşünüyorum. Biz, bu korkularımızı aşarsak, bu vehimlerimizi aşarsak Türkiye’nin
bir azınlık sorunu olacağına, bölünme sorunu falan yaşayacağına hiç inanmıyorum.
Bütün mesele, bizim değişen dünyayı doğru okumamız, değişen dünyada
vatandaşlarımıza öyle lafta, kağıt da değil, gerçek hayatta eşit gözle bakmayı
bilmemiz lazım. Anayasamızın herkes eşit haklara sahiptir demesi yetmiyor.
Hakikatken Türk vatandaşlarının tümünün o eşit hakları kendi hayatında
kullanabilmesi, onlardan yararlanabilmesi gerekiyor. Avrupa Birliği rüyasıyla,
Avrupa Birliği’nin baskısıyla, neyle olursa olsun bu konularda çok önemli
adımlar attık. Bugün çok iyi bir yerdeyiz, bu açıdan. Bu yolda gidersek ben o
korkuların değil tam tersine Türkiye’nin bütünlüğü fikrinin daha da
güçleneceğine inanıyorum. Yani bütün özgürlüklerini yaşayan, bütün haklardan
yararlanan, artı tabi bunlarla birlikte ülkenin kalkınmasında günlük hayattan
pay alabilen insanların, o devleti benimseyeceğine, öyle insanlara zorla şurada,
burada, bilmem törenlerde “Ne Mutlu Türküm” falan dedirtmekle değil. Bu süreci
yaşayarak insanların kendiliğinden Türklükleriyle övünecekleri noktaya
geleceğine inanıyorum. Türkiye’nin bir azınlık sorunu olduğuna hiçbir zaman
inanmadım. Türkiye’nin sadece belli bir bölgesine, belli bir etnik grubuna
tarihsel birtakım önyargılarla şaşı baktığına inandım. Şimdi o şaşı bakış,
Avrupa Birliği operasyonuyla giderildi. Türkiye artık meseleye doğru açıdan
bakıyor. Türkiye devlet olarak vatandaşlarına kurumsal olarak artık
vatandaşlarına doğru bakıyor. Tabii uygulamada hala bunun hazmedilemediği yerler
var ama onlar aşılacak. Biz doğru yolda gidiyoruz şuanda. Önemli olan, benim o
sözümün doğru olduğu da herhalde artık bugün kabul ediliyor. Yani Verheugen
geldi en son Diyarbakır’a gitti. Türkiye’nin Diyarbakır’ı bir nevi Türkiye’nin
insan hakları konusundaki ölçüm merkezi oldu. Diyarbakır derken tabi Diyarbakır
bölgesi ve Güneydoğu Anadolu. Şimdi o bölgenin geçmişe göre ne kadar farklı
olduğunu her yeni gidişimde daha iyi fark ediyorum. Tabi birtakım yoksulluklar,
birtakım ihmallerle birlikte eskiye göre ne kadar rahat olduklarını, oradaki
özgürlük havasının bile insanları nasıl mutlu ettiğini görüyorum. Ha şimdi bütün
bunlar Türkiye’nin o bölgedeki devlet olarak görevlerini ortadan kaldırdı mı?
Hayır. Bakın GAP Projesi halen sahibini bekliyor. Nasıl bıraktıysak öylece
duruyor.
MESUT YILMAZ:
GAP’ın toplam olarak şu anda yüzde 40’ı
tamamlandı. Halbuki en çok halkın yaşamını etkileyecek sulama projelerinde daha
yüzde 20’ye varamadık. Türkiye’nin oraya kaynak aktarması lazım. Oradaki
insanların gelişmesi için daha fazla özen göstermesi lazım v.s.
MELİH MERİÇ:
Yalnız şu var! Öyle bir yol öneriyorsunuz ki siz
uzun yıllar siyaset yaptınız ve çok zor bir dönemdi. Diyorsunuz ki; Türkiye için
gerekli olanları yapın, seçim kaybedeceksiniz ama olsun kaybedin. Ara bir yol
bulunamaz mı? Yani bir siyasetçi hem Türkiye için gerekli olanları yapıp hem de
siyaseten ayakta durmasının bir yolunu bulamaz mı?
MESUT YILMAZ::
Var. Sürekli popülizm yapmanız lazım. O zaman
devamlı gider gelirsiniz, gider gelirsiniz.
SEDAT SERTOĞLU:
Efendim bu taş Sayın DEMİREL’e mi?
MESUT YILMAZ:
Kimseye değil. Hayır.
SEDAT SERTOĞLU: Sürekli gider gelirsiniz
dediğiniz için soruyorum.
MESUT YILMAZ:
Genel kural olarak söylüyorum. Halka günlük
hayatında rahatsızlık verecek en doğru politikalar bile olsa, o politikaları,
doğru politikaları uygulamayacaksınız. Her zaman halka şirin görünecek tedbirler
alacaksınız. Bunun devletin geleceğine, devletin maliyesine yükleyeceği
maliyetleri de hiç dikkate almayacaksınız. Türkiye bunları yaşadı.
TAKİ DOĞAN: Efendim siz de zaten bunu
hiç yapmadınız siyasi yaşamınız boyunca. Çok teşekkür ediyorum bir kez daha
size. Basın kulübünde ilk defa belki soru dilimizin uçuna daha gelirken sizden
önemli cevaplar alıyoruz. Ben şu soruyu sormayacağım ama mesela 17 Aralık’a
kadar yapılması gereken çok şeyler var dedik. Diyelim ki bunlar yapıldı. 17
Aralık’tan sonra hükümet neler yapmalı dedik. Onun da yanıtını aldık. Padişahın
kızına talip olan keloğlan senaryosu aşağı yukarı gözümün önünde canlandı. Tabi
AB ile adım atan her ülkenin siyasi yönetimi geride kaldı. Hükümetten düştü.
Sizde faturayı hem MHP, hem ANAP, hem de DSP olarak ödeyerek parlamento dışı
kaldık. Ve sanki armut piş ağzıma düş gibi 57. hükümet döneminde alınan bir çok
kararlar bugünkü hükümetin bir çok yerde önünü açan kararlar oldu. Başta da idam
ve Abdullah ÖCALAN olmak üzere. Ben şu konuya takıldım. Tam 272 sayfa
Almanca’sını okudunuz, 300 sayfaya yakın bunun Türkçesi var. Bugün sabah
bitirdim dediniz. Biz daha okuyamadık. Peki merak ettiğim; Sayın Başbakan lisan
bilmiyor. Biraz evvel Nilgün Hanım çok güzel bir çelişkiyi ortaya çıkardı. Siz
daha evvel aydınlattınız. Tayyip Bey davul zurna eksik döndü, bizde alanda
karşıladık. 272 sayfa Almanca’sını okuyarak bir takım gerçekleri ortaya
çıkarttınız. Sayın Başbakana bunları kim tercüme ediyor. Yani Sayın Başbakan
sizin hassasiyetle üzerinde durduğunuz bu konuları acaba biliyor mu? Dışişleri
mutlaka biliyordur. Çok uzman bir kadro var orada. Bütün bunlara rağmen Sayın
Başbakan nasıl bir şölen havası yaratıyor? Diyelim ki 17 Aralık’a kadar yapıla
gelen herşey de yapıldı; bundan sonra AKP daha neler yapabilir? O konuyu biraz
daha açmanızı istirham ediyorum. Tabi Abdullah ÖCALAN’ın yeniden yargılanması,
Ayasofya, Patrikane, Genel Kurmay’ın Milli Savunmaya bağlanması gibi sadece
tarım değil bir çok önümüze engeller çıkacaktır. AKP burada bundan sonra neler
yapacak? Asıl faturayı siz ödediniz üç parti. AKP ne zaman karşılaşacak bu ciddi
adımlarla?
MESUT YILMAZ: Şimdi AKP benim gibi 15
yılı iktidarda, 20 yıllık bir siyasi geçmişe sahip değil. Bunları yapacak
noktada değil. AKP daha 2 yıllık bir iktidar mümkün olduğu kadar diyorum çünkü
mantığın aldığı bu kadar; bu adımları atarken aynı zamanda oy tabanını da
küstürmemeye çalışacak. Oy kaybetmemeye çalışacak. Ama belli noktalarda bu özen
yani oy oranını düşürmeme konusunda göstereceği özen Türkiye’nin atması gereken
adımların gecikmesi sonucunu doğurabilir. Bu müzakere sürecinin Türkiye
tarafından uzaması, Türkiye nedeniyle uzaması sonucunu doğurabilir. Çünkü şu
rapor gösteriyor ki, Türkiye’yi bir cendereye sokmak istiyorlar. Öyle bir
cendere ki istediğimiz zaman keseriz. İstediğimiz zaman görüşmeleri durdururuz.
Bu görüşmelerin sonunda her dosya için ki, 31 tane dosya söz konusu, her dosya
için bir hükümetler arası konferans karar verecek diyor. Türkiye müzakereleri
tamamladı. Diyelim bir tarım dosyası işte orada bilmem Güney Kıbrıs’ı da, işte
bilmem Malta’sı da Türkiye’nin o dosyayı tamamladığına karar verecekler.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:Daha
önceki üyeliklerde bu yoktu. Bu da farklı.
MESUT YILMAZ:
Bu Türkiye için böyle farklı. Sonuna gelince,
müzakereler tamamlandığı zaman bütün üye ülkelerde teker teker parlamentolarda
onaylanması lazım. Latifiye edilmesi lazım. Ama bu tamamen bir formalite
icabıdır. Hiçbir ülkede de bu dönmez. Gider Danimarka Parlamentosu’ndan geçer,
Hollanda’dan geçer, her yerden geçer, otomatikman geçer. Onların raporlarında
bunu yazmadıkları halde bizim rapora bunu koymalarının bir anlamı var diyorum.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:Yani
bu Kapitülasyonlara dönüşebilir mi?
MESUT YILMAZ:
Tabii. Bir nevi siyasi kapitülasyon. Burada
bizim rapora koymakla bize diyorlar ki bak her dosyanın kapanması için 31 tane
dosyanın her birinin kapanması için, 25 üyenin her birinin oyuna ihtiyacım var.
Hepsiyle iyi geçinmen lazım. Güney Kıbrıs ne istiyorsa vermen lazım. Yoksa seni
veto eder. Diğer herhangi birisiyle de sorunun varsa halletmen lazım bak seni
veto eder.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:Sorunu
olmayanda diyecek ki bak ben seni içeride savunuyorum Bana şu anlamda taviz ver.
Yatırım aç diyecek.
MESUT YILMAZ:Bir
de onlarda sırf bu işi formalite icabı parlamentolara geldiği zaman müzakereler
bitmiştir. Bunun onaylanması için geliyor. Ama şu Chirac’ın açıklamasını
görüyoruz ki Fransa’da yapılacak oylama Türkiye ile Müzakerelerin onaylanması
anlamına gelmeyecek. Fransa’nın Türkiye’yi Avrupa Birliğine isteyip istemediği,
Türklerle birarada yaşamak isteyip istemediklerinin cevabını verecekler. Burada
devamlı Avrupa’da söylediğim hadise şudur; Siz önce ateş ediyorsunuz sonra nişan
alıyorsunuz, yani siz bize dediniz ki; Türkiye AB üye olmaya ehildir. Türkiye
bir Avrupa ülkesidir. Biz dolayısıyla Türkiye adaydır. Biz bu varsayımdan yola
çıktık. Bütün reformları tamamladık. Kriterleri yerine getirdik. Şimdi siz bizim
Avrupalı olup olmamızı tartışıyorsunuz. Muhtemelen bundan 15 yıl sonra biz bütün
kriterleri yerine getireceğiz yani müzakereleri tamamladıktan sonra siz hiç bu
süreci dikkate almadan bizim Avrupalı olup olmadığımızı veya Avrupa’nın bizimle
birarada yaşayıp yaşayamayacağını gözeten bir halk oylamasıyla bizim kaderimize
karar vereceksiniz. Böyle bir adaletsizliğe bunların hakkı var mı?
RUHAT MENGİ:Peki
şuanda 17 Aralığa kadar olan zaman içerisinde , hükümetin bütün bu şikayetleri
ve rapordaki olumsuzlukları da ortaya dökmesi lazım değil mi? Sayın Yılmaz siz
olsanız ne yapardınız Şu anda Başbakan olsaydınız?
MESUT YILMAZ
: Bakın Ruhat Hanım, bütün plan demiyorum bir
tek şey söylüyorum. Hiç azınlıklara falan takılmasınlar, Avrupa kendi kendini
tatmin ediyor . Hiç Türkiye’nin öyle bir şeyi...
RUHAT MENGİ:
Dosyaların aynı anda bakılmayacak olması bu
dolaşım izni hepsi...
MESUT YILMAZ:
Şimdi ona geleceğim. Prosedür olarak siz bize
diğer aday ülkelere uygulanan prosedür aynısını vaat ettiniz, taahhüt ettiniz
Helsinki’de. Şimdi biz sizden aynısını istiyoruz. Siz bizi sonu belirsiz bir
müzakere sürecine sokamazsınız. Siz bunun sonucunun sadece ve sadece tam üyelik
olduğunu kesin kararınızla belirtmeniz lazım. Birinci isteyeceğimiz bu. İki bu
müzakerelerin prosedür sadece sonucunu değil. Prosedür yani yürüyüş şeklinin
öyle her dosya için ayrı hükümetler arası konferanslar falan değil. Diğer üye
ülkelere nasıl yapıldıysa bütün müzakereler komisyonla yapılır. Komisyonla
sonuçlandırılır ondan sonra tam üyelik kararı sadece teker teker üyelerin
onayına tabii olur. Aynı prosedür bize uygulamanızı istiyoruz. Bu iki hususu
bize sağlayın diye bizim kesin ısrarcı olmamız lazım. Bunu yapmazsak ne olur ?
Bunu yapmazsak bazıları tatmin olabilir. Bu eşiği Türkiye atlamış olabilir.
Görünüşte müzakereler başlamış olabilir. Ama bu müzakereler Türkiye açısından
karanlıkta giydirilen, sonu belirsiz olan bana göre sonu bir dipsiz kuyu olan
Türkiye’yi 15 sene daha belki 15 sene belki 20 sene daha boşa kürek çektirecek
müzakereler olur, Türkiye için zaman israfı olur, Türkiye için boşa geçen bir
zaman olur. Bize bu garantiyi vermeleri zaten kendi taahhütleridir. Bundan
kaçamazlar. Ama bunu onlara hatırlatacak bir hükümet lazım.
MELİH MERİÇ:
Evet Sayın Sedat SERTOĞLU buyurun.
SEDAT SERTOĞL:
İki tane soru yöneltmek istiyorum. Birincisi
azınlıkla ilgili. Siz pek ciddiye almadınız galiba benim görebildiğim kadarıyla.
Yalnız sadece bu %10’luk barajın çok fazla olduğunun anlatıldığı paragrafta
azınlıkların sorunları da, yani öyle bir ifade geçiyor eğer doğru hatırlıyorsam.
İkincisi siz bunca yıldır, yani azınlıklar dediğim bu Lozan’daki Yahudi, Rum ve
Ermeni olan azınlıklarından bahsediyorum.
MESUT YILMAZ:
Ben mühayyel olan azınlıklardan bahsediyorum.
SEDAT SERTOĞLU:
Şimdi siz çok uzun yıllardır politikanın
içerisindesiniz. Hiç hatırlıyor musunuz? Türk bürokrasisinde veya ordusunda veya
Dışişleri Bakanlığında herhangi bir azınlığı bir Rum, bir Ermeni bir Yahudi
vatandaşımızın bizim gibi askerlik yapmış, bizim gibi vergi veren. Göreve
aldığını yükseldiğini, Bakanlığa çıktığını bilmem Generalliğe yükseldiğini yada
Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı olduğunu bu bir sorun mudur Türkiye’de ?
Birincisi. İkincisi öyle bir AB Komisyonu raporu çizdiniz ki, yani öyle
kelimeler kullandınız ki ve kitabınızda da öyle bir AB anlatıyorsunuz ki benim
aklıma Mevlana’nın “Ya Olduğun gibi görün ya göründüğün gibi Ol” sözü geldi.
Şimdi AB ise siz bunu söylüyorsunuz. Benim anladığım bu. Şimdi Mesut Yılmaz
ismi Türkiye’de Avrupa Birliği ile özdeşleşmiş bir isimdir. Yani çok önemli
bayraktarlarından birisiniz. Yani çok önemli fedakarlıklar yaptınız Avrupa
Birliği konusunda. Peki ne oldu? Şu son birkaç yılda ne oldu? Ne oldu da siz
bile bu noktaya geldiniz?
MESUT YILMAZ:
Ben bir yere gelmedim. Ben hep aynı yerdeydim.
Ben baştan beri şunu söylüyorum. Türkiye’nin AB serüveni, Türkiye’nin AB
yolculuğu iki cephede savaş vermeyi gerektiren bir serüvendir. Birisi iç
cephedir, birisi dış cephedir. Bana göre iç cephede savaş geniş ölçüde
kazanılmıştır. Bir takım AB’den duyulan korkuların aslında vehim olduğu yani
doğru olmadığı, bunların gerçekleşmeyeceği vatandaş tarafından görülmeye
başlanmıştır. 2001 yılında Türkiye kültürel hakları tanıdı. O tarihten beri
Türkiye’de ayrılıkçı eğilimler artmadı, azaldı. Türkiye’de bugün gidin sorun
vatandaşlara, Kürt vatandaşlara sorun, Türkiye Cumhuriyeti pasaportunu, Türkiye
Cumhuriyeti Nüfus Cüzdanını terketmek ister misiniz diye? Hepsi hayır
diyecektir. Onların istekleri bellidir. Onları karşılamakta devletin görevidir.
Türkiye bence burada artık iç cephede hadiseyi kazanmıştır. Bide işin dış
cephesi var. Dış cephede Türkiye’yi istemeyen, AB içerisinde görmek istemeyen,
Türkiye’nin AB girmesiyle İslam dininin Avrupa’yı fethedeceğini. Eskiden savaş
fütuhat yoluyla yapamadığını şimdi AB üyeliği ile yapacağını hatta Türkiye’nin
nüfus artışı dikkate alındığında gelecekte bir İslam Avrupa’sı oluşacağını
düşünen safça, budalaca buna inanan insanlar var. Bunlar tıpkı bizde de bazı
siyasetçiler halkı nasıl kolayca etkileyebiliyorsa kendi seçmen tabanlarını da
bu şekilde yönlendirebiliyorlar. Siyasette söz sahibi olabiliyorlar. Bunlara
karşı Türkiye’nin kendini daha iyi tanıtması onlarla tartışmaları daha rasyonel
bir zemine oturtması gerekiyor. Türkiye’nin bu konuda maalesef diplomatik
çabalar koridorlarda yürütülen, duvarlar arkasında yürütülen diplomatik çabalar
dışında çok az çabası var. Yani ben şu iki senede 50 den fazla toplantıya
katıldım. Konferanslara, TV programlarına bilmem açık oturuma, tartışmaya
katıldım. İşte iki defa kitap yazdım. Şu bu filan gördüm ki bu işi gönüllü yapan
çok az insan var. İşte bir Vural ÖGER var Almanya’da. Birkaç kişi daha Hakkı
KESKİN var. Avrupa’da başka Türkiye’yi bu açıdan tanıtan sivil toplum örgütleri
maalesef sadece büyük ölçüde sadece demek haksızlık olur, büyük ölçüde seyahat
organizasyonu yapıyor onunda önemini yadsımıyorum. Yani Avrupa’dan buraya
gazetecilerin getirilmesi buradan dışarıya grupların götürülmesi filan da önemli
ama. Sivil toplumun bu konuda yapacağı hadise çok daha önemli.
Verheugen onu
haklı olarak vurguladı. Önümüzdeki dönemde bu müzakere döneminde sivil toplumun
artık bu alanda seferber olması lazım. Yani bu tartışmalara bizim üzerimize
tartışıyorlar adamlar tartışmada biz yokuz. Yani bizim ne olduğumu söylüyorlar.
Biz buyuz diye yokuz ortada tartışmada. Şimdi dolayısıyla benim bakışım hiç
değişmedi. İçeride bana göre tartışma geniş ölçüde sonuçlanmıştır. Türk haklı
sağ duyusuyla, birazda geleneksel popülizmi olan sempatisiyle çünkü bazıları
AB’yi hala devlet babanın yerine görüyorlar. Yani devlet baba olmadı.
SEDAT SERTOĞLU:
Çoğunluğu öyle görüyor galiba.
MESUT YILMAZ:
Neyse olabilir. Halk AB’yi benimsemiştir.
Düşünün siyasi partilerin çoğu düne kadar karşıydı AB fikrine. Bu rağmen halk
benimsemiştir. Türkiye’deki süreç sağlıklı bir noktaya gelmiştir. Ama dışarıda
savaş kaybedilmek üzeredir. Dışarıda biz şuanda
Schröder’in şahsi ağırlığıyla
AB’ne neredeyse bağlanmış durumdayız. Siyasi parti olarak baksanız Avrupa
Parlamentosunda zannederim 100 küsur parti var. 100 küsur parti var temsil
edilen. 25 ülkenin 100 küsur partisi var. Teker teker partilere baksanız 3’te 2
si Türkiye’nin üyeliğine karşıdır. Şimdi biz dışarıda bu savaşa henüz daha
girişmiş değiliz. Ve maalesef stratejik yanlışlıklar yapıyoruz. Yani bu tavsiye
kararını basında filan manşetler atıp bayram gibi karşılamakla aslında çok azla
yetinebilecek bir ülke olduğumuzu diğer aday ülkelerle eşit görülmeye de pek
önem vermediğimizi bize verilecek ufak tefek şeylerle mutlu olabileceğimiz
sinyalini veriyoruz. Bu yanlıştır. Türkiye eşit şartlarla diğer aday ülkelerle
eşit şartlarla müzakere etmeye ehil bir ülke olmalıdır. Buna hak kazanmış bir
ülke olmalıdır. Türkiye’nin AB ile geçmiş müktesebatı 40 senedir bu uğurda
katlandığı fedakarlıklar sadece Gümrük Birliği ile üstlendiği ekonomik yükler
Türkiye’ye bu hakkı fazlasıyla verir. Ama AB şu anda ta başlangıçtan beri devam
ede gelen Türkiye’ye olan bazı çevrelerin, Türkiye’ye olan yanlış yaklaşımı
nedeniyle, önyargısı nedeniyle, Türkiye’yi olduğundan farklı noktalarda görmesi
nedeniyle Türkiye’ye bu hakkını teslim etmekten geri duruyorlar. Buna hükümetin
müsaade etmemesi lazım. Sivil toplum olarak da bizim bu konuda yardımcı olmamız
lazım.
SEDAT SERTOĞLU:
Azınlıklarla ilgili bir sorum vardı birde. Daha
sormuştum yani tekrar edeyim şimdi, siz azınlıkların bir sorun olmadığını
Türkiye’deki azınlıkların
MESUT YILMAZ:Hayır
hayır tam tersini söyleyeceğim. Lozan’la kabul edilen, dini azınlıklar konusunda
Türkiye’de hala aşılması gereken çok ciddi sorunlar var. Bunların vakıflarıyla
ilgili geçmişten kaynaklanan kimisi açık, kimisi gizli birtakım kararnameler
nedeniyle uygulanan AB normlarına taban tabana zıt olan kısıtlamalar var. Ama
ben Türkiye’nin artık bu konuda bir irade ortaya koyduğunu, bu irade
doğrultusunda bunlarında aşılmasının sadece bir zaman meselesi olduğunu
düşünüyorum. Bu vakıflarla da devamlı görüşüyorum, onlarda aynısını düşünüyorlar
ve onun için bu konuda iyimser olduğunu söyleyeceğim. Sorun olmadığını
söylemiyorum. Benim söylediğim hadise farklı, Türkiye’de birtakım muhayyel
azınlıklar var ya Kürt azınlığı, Alevi azınlığı böyle bir sorunu yok Türkiye’nin
diyorum. Bu yaratılmak istenen suni bir sorundur. Türkiye eğer aynı rotada devam
ederse bu sorunları yaşamadan geçecektir. Diğer örnek sorunuza cevap vereyim.
Türkiye’deki dini azınlıklardan niye üst bürokrat olmuyor? Niye orduna general
olmuyor. Bakın aynı şeyi fazlasıyla Yunanistan’da görürsünüz. Bu bize has bir
şey değil.
SEDAT SERTOĞLU:
Ama kötü bir şeyi yani.
MESUT YILMAZ:
Ben size iyi kötü demeden söylüyorum. Bu mesele AB’nin de kendi içinde aştığı
bir mesele değildir.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:Avrupa
Parlamentosunda çok az Müslüman milletvekili var mesela bir avuç aşağı yukarı
10.
MESUT YILMAZ:Yok
denecek kadar az neredeyse
SEDAT SERTOĞLU:Bu
normal bir olay mı? Sizin benim gibi normal vergisini veren, beraber yan yana
askerlik yapıyorsunuz ondan sonra devlete başvuruyoruz sizi alıyorlar, beni
eliyorlar, ben gidemiyorum siz gidiyorsunuz.
MESUT YILMAZ:Değil
efendim, ben size başka bir şey söylüyorum Sedat Beycim. Siz anayasanızda bunu
yazmış olmanıza rağmen, yazdığınız şeyi uygulamakta 50 sene rötarlısınız.
Kurumların bunu hazmedip kendi içinde bunu uygulamaları daha bir süre zaman
alacak onu söylüyorum.
MELİH MERİÇ:
Örneğin ruhban okulu konusunda hükümet açma
eğilimi gösterdi.
MESUT YILMAZ:Doğru
yaparlar, açılması lazım.
SEDAT SERTOĞLU
: Bir Yahudi bir vatandaşımız milletvekili oldu yani, Bakan da olabilir yani.
Milletvekili olması da gayet normal yani, bürokraside yok mesela hiçbir tane
yok. Bir tane örnek ver mesela bana? Filanca Bakanlığın Müsteşarı deyiniz?
TAKİ DOĞAN:Var
var var! Mesut Bey yıllarca yaptı. Yani başbakanlık yaptı.
RUHAT MENGİ: Size
baş müzakerecinin kimliği önem kazanıyor ve sizde belki kendinizi çok uygun bir
baş müzakereci görüyor olabilirsiniz bence de öyle ama böyle bir şans verilir mi
size bilmiyorum siz kimi düşünürsünüz? yani bürokrasiyi ve siyasetçileri iyi
tanıyan uzun yıllar yapmış bir siyasetçi olarak.
MESUT YILMAZ:Bana
göre, tabi 17 Aralıkta şu inşallah istediğimiz şekilde hallolursa Avrupa Birliği
Konseyi kararı ondan sonra Türkiye’nin bu alanda sadece baş müzakereciye
takılmadan bir kere bir yeni örgütlenme modeli geliştirmemiz lazım. Bu konuda
bir Bakanlık mı oluşturulacak bazı ülkelerde olduğu gibi, bu görev Dışişleri
Bakanlığına mı verilecek yoksa özerk bir heyet mi oluşturulacak koordinasyon
heyeti bu üç örnekte mümkün. Yani diğer aday ülkelere bakarsanız üçünü de yapan
var. Bunu Dışişleri Bakanlığına bırakan var, Bu iş için ayrı bakanlık kuran var,
Birde baş müzakereci diye doğrudan başbakana karşı sorumlu olan ayrı bir
Bakanlar üstü neredeyse bir şahıs ukdesinde toplayan da var. Bana sorarsanız
evvela modeli bir ortaya koymak lazım. Yine bana soruyorsanız ben hiç kendim
için böyle bir şey düşünmedim. Yanlış olur, hükümet açısından da yanlış olur
böyle bir şey, Bana göre baş müzakereci olacak şahsın yani bütün bu kurulacak
olan modele liderlik edecek olan onun koordinasyonu sağlayacak olan en üst
düzeyde onu temsil edecek olan şahsın hükümetle siyasi yakınlığı olan birisi
olması lazım.
RUHAT MENGİ: Bu
isim mesela Kemal DERVİŞ ise ve Kemal DERVİŞ muhalefet partisinde ise.
MESUT YILMAZ:
Sayın DERVİŞ ‘in ben kişisel olarak bu konuyla olmasını yadırgamam kendisiyle
de gayet olumlu çalıştık. Bir sorunumuz olmadı, ama ben korkarım ki Kemal DERVİŞ
olursa hükümette sorunlar doğar zaman içerisinde. Sayın DERVİŞ fikirlerini çok
açık ve ısrarlı olarak dile getiren, fikirlerinin arkasında duran bir insandır.
Belki bu yarı siyasi bir makam olduğu için daha esnek bir kişilik
gerektirebilir. Diğer bir alternatif olarak mesela Sayın Mehmet AYDIN ismi
dolaşıyor. Bence çok uygundur. Çok değerli birisidir. Batıyı da tanıyan
birisidir. Kişi olarak gayet yapıcı, yumuşak bir kişiliğe sahiptir. Bence gayet
iyi olabilir. Ben bu işlere karışmam. Onlar hükümetin sorumluluğunda.
RUHAT MENGİ: Mutlaka
hükümet içinden mi birisi olması gerekiyor efendim? Yani dışardan eski
diplomatlardan.
MESUT YILMAZ:
Ne kadar hükümete yakın olursa ama ne kadar şeyi
geniş olursa, bakış açısı ne kadar geniş olursa o kadar iyi olur. Hükümet kendi
içerisinde uygun birini bulamazsa dışarıdan birisini arayabilir. Ama kendi
içerisinde varken bence aramasına gerek yok. Bizim işimiz değil o. Hükümetin
işi.
MELİH MERİÇ:
Sayın YILMAZ, bir şey var burada daha önce
önerilen hani bir Türkiye takımı yapalım da hani sizde bulunun, DEMİREL de
olsun, sizlerde burada görev alın. Bunu Tansu Hanım önerdi. Bir Türkiye takımı
olmalı şuanda diye.
MESUT YILMAZ:Bu
bu bence biraz neyse müsamerevari bir teklif. Böyle bir şey söz konusu değil.
Bir devletin yapacağı işler var, bir sivil toplumun yapacağı işler var. Sivil
toplumun yapacağı işlerin hükümet güdümünde olması onun sivil vasfını ortadan
kaldırır. Ben kimseden gidip görev istemedim. Ben geçmişte bu işi yaptım.
Siyaseti bırakırken de hatırlarsanız söyledim. Bundan böyle sivil toplumun üyesi
olarak Avrupa Birliği yolunda elimden geleni yapacağım dedim. Şimdi iki seneden
beri gittim, Avrupa’da üç sömestr ders verdim. Sırf bu konuları işliyorum.
Türkiye neden Avrupa Birliği’ne üye olmalıdır, Avrupa Birliği’nin çıkarları niye
Türkiye’yi mutlaka içinde gerektirir. Tarihi gelişim niye bunu gerektirir, bunu
işliyorum. Gidiyorum konferans veriyorum, tartışmalara katılıyorum. Sivil toplum
olarak bunu yapmamız için kimseden böyle bir ricaya ya da talimata ihtiyacımız
yok. Sivil toplum bilakis kendiliğinden harekete geçen toplum demektir. Sivil
toplumun böyle bir şey yapması için bence şu anda bütün şartlar hazır. Bugün
yapılmayacaksa bence ne zaman yapılacak. Türkiye’nin en kritik eşiğindeyiz şu
anda. Bizimle ilgili tartışma Avrupa’da birinci gündem maddesidir. Bakıyorum
internete yabancı gazetelerin birinci maddesiyiz. Bütün maddelerin gündemindeki
birinci maddesiyiz. Almanya’da neredeyse muhalefetin başka maddesi kalmadı. Her
gün Türkiye’yi gündeme getiriyorlar. Ve biz bu meselede maalesef yokuz.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Çok dile getirilen bir soru. Özellikle raporu eleştirenler açısından dile
getirilen bir soru. Bu rapor bu kadar berbat bir raporsa niye hala Avrupa’da
Türkiye’ye karşı bu kadar direnç var. Avrupa Parlamentosu’nda ya da siyasi
liderler arasında. İkincisi siz Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı belli bir
tavrı var, bu hükümetlerden bağımsız olarak sürdürdüğü bir tavır diyorsunuz.
Yani aslında Avrupa Birliği’nde Türkiye’yi üye yapmak konusunda bir siyasi irade
yok. Ve çok haklısınız. Bu siyasi irade aslında 40 yıldır bir türlü oluşamadı.
İlk ortaklık anlaşması üzerinde yapmış olduğum röportajlarda, yıllar sonra, bana
denmişti ki o aslında bir makyajdı. Yani Yunanistan’la bir ortaklık anlaşması
imzalarken, Türkiye ile bunu yapmış olmamız mümkün değildi. Türkiye’ye de bu
makyajı yapmak zorundaydık. Yani neticede bu makyaj hala devam ediyor. Siz şimdi
diyorsunuz ki 17 Aralık’ta iki temel konu değişmelidir. Ucu açık olmamalıdır,
artı, Türkiye’ye diğer ülkelerle aynı prosedür uygulanmalıdır. Peki bu iki ayda
bu kronik tavır nasıl değişecek? Üçüncüsü de Türkiye, Avrupa Birliği konusunda
hep iki uca savruluyor. Ya aşırı ulusalcı, bu benim ulusal meselemdir, Avrupa
Birliği karışmasın yahut da bütünüyle bir Brüksel’e teslimiyetçilik. Bunu ben
hiçbir Avrupa Birliği ülkesinde şahit olmadım. Çünkü, Avrupa Birliği demek sizin
kendi ulusal önceliklerinizi AB öncelikleri ile örtüştürmek. Türkiye’de bu
alışkanlık hiç yok. Türkiye’yi bekleyen çok büyük bir tehlike bu. Bu sorunun
üstesinden nasıl gelinecek?
MESUT YILMAZ:
Şimdi meseleyi bir kere basitleştirelim. Konuştuğumuz ilişki Türkiye Cumhuriyeti
ile Avrupa Birliği denilen yani çok uluslu bir kurum arasındaki bir ilişkidir.
Uluslar arası bir ilişkidir. Bir tarafında Avrupa var, bir tarafında Türkiye.
Uluslar arası hukukta ölüm cezası olmaz, uluslar arası hukukta hapis cezası da
olmaz, para cezası da olmaz. Uluslar arası hukukun müeyyideleri itibar kaybıdır,
inandırıcılık kaybıdır, tutarsızlıktır. Bunun sonucu olarak ilişkileri
kesmektir. Daha ileri giderseniz geçmişte bize yapıldığı gibi ambargo
uygulamaktır. Şimdi ben size diyorum ki, bu ilişki açısından meseleye baktığınız
zaman Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye Helsinki’de verdiği bir taahhüt var. O
taahhüt Türkiye devletinin elinde şu anda. Bu tarafta da Avrupa Birliği
Komisyonu’nun Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi’ne, en üst organına yaptığı,
başkanlık konseyine yaptığı bir tavsiye var. Bu tavsiyede bu karara uymayan
şeyler var. Hatta bunda geriye giden şeyler var. Şimdi biz devlet olarak,
devleti temsil eden hükümet olarak, Avrupa Birliği’ne diyeceğiz ki, sen bana
şunu taahhüt ettin. Sana yapılan öneri bu taahhüde uymuyor. Bu senin
tutarsızlığını gösterir. Avrupa Birliği’nin en korktuğu şey taahhütte
tutarsızlıktır. Sözünde durmamaktır. Avrupa hala bu etik değerlere bağlı bir
yerdir. İnandırıcılığını kaybetmektir. Buna bağlı olarak itibarını kaybetmektir.
Bir kere bu sondajın yapıldığına emin değilim, bunu yapmamız lazım. Sen
komisyonun önerisi ne diyorsa desin, bana daha önce vermiş olduğun taahhüdü
yerine getir. Benimle ilgili Aralık’taki kararını alırken, şu üyeliğini başını
sonunu bana bir tarif et, prosedürünü bir çiz. Ben 70 milyonluk bir milleti
belirsiz bir geleceğe sürükleyemem. Bu cendereye giremem. Ben her zorluğa
hazırım. Ben raporda söylenen her şeyi yerine getirmeye de hazırım. Bunu bugüne
kadar da kanıtladım. Ama beni bu belirsizlikten kurtar. Bunu bana yapılan bir
taahhüdün yerine getirilmesi olarak istiyorum. Bunu sağlayamayan bir dışişleri
zaten Türkiye’ye yarar sağlamaz.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Avrupa’da bir siyasi irade yok.
MESUT YILMAZ:
Bakın ben başka bir şeyden bahsediyorum. Bir karar almış Helsinki’de, Türkiye’ye
demiş ki, bütün kendi içindeki tartışmalara rağmen, ben seni aday oyarak kabul
ediyorum, kriterleri yerine getirirsen senle müzakerelere başlarım, komisyon
bana kriterleri yerine getirdiğini söylerse, ondan sonra seninle diğer ülkelerle
aynı şartlarla müzakerelere başlayacağım.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Burada da yarım siyasi irade vardı. Çünkü orada bizi aday ilan ettiler, ama
müzakere tarihi vermediler. Bütün diğer adaylarda prosedür, aday ilan
edildikleri anda müzakere tarihini de birlikte almaktı. Yani orada da yani
Helsinki’de Türkiye’ye farklı muamele çekildi.
MESUT YILMAZ:
Hayır. Orada diyor ki, müzakereler başladıktan sonra, Türkiye diğer aday
ülkelerle eşit muameleye tabi olacaktır. Şimdi o noktaya geldim. Geçmişteki
süreç farklı olabilir. Ben diyorum mi o taahhüdün gereği Türkiye’ye eşit muamele
yap. Bunu demeye hakkım var. Bunu Avrupa Birliği’nin reddetmesi Avrupa Birliği
açısından demin söylediğimiz durumu açığa çıkarır. İnandırıcılığını gölgeler,
itibar kaybına neden olur. Türkiye’ye çifte standart uygulamış olur. Bunu da
inkar edilemeyecek bir şekilde belgelere bağlı bir şekilde yapmış olur. Bunun
Türkiye açısından dile getirilmesi en büyük müeyyidedir.
RUHAT MENGİ:
Sizin fark ettiğiniz bu gecikmeyi yani hükümetin aşırı bir bayram havasına
girmesini siz fark ediyorsunuz ve Türkiye’nin yanlış bir turum içinde olduğunu
görüyorsunuz da dışişleri bunu görerek uyaramıyor mu acaba?
MESUT YILMAZ:
Sedat Bey söyledi, ben bu raporun ham şekliyle dışişlerinde çok tartışmalara
konu olduğunu duydum. Doğru yanlış ama bilmiyorum.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:Tepki
yok ortada.
MESUT YILMAZ:
Bürokratlar tepki gösteremez.
SEDAT SERTOĞLU:
Kıyamet koptu.
MESUT YILMAZ:
Bürokratlar yansıttı ve bazı değişiklikler
yapılması da sağlandı. Hatta o değişikliklerle metnin iç tutarlılığı ortadan
kalktı.
RUHAT MENGİ:
Yani hükümet geç kalmakta mı?
MESUT YILMAZ::
Hayır geç kalınan bir şey yok. Önümüzde iki aylık bir zaman var. Bu dokuz hafta
içinde Türkiye’nin, yani önemli değil kim kimin kolunda gitmiş, hükümetin
Brüksel’e ve diğer önemli merkezlere bu tutarsızlığı anlatması lazım. Komisyon
raporundaki bu önerinin kabul edilemeyeceğini, konsey kararının nasıl olmasını
beklediğimizi anlatması lazım. Bugün bunun yapılmamış olmasını bence mazur
görmek mümkün. Çünkü komisyon raporunu bekliyorduk. Rapor şimdi önümüzde, ama
elimizde bir de konseyin kararları var daha önceki. Şimdi ikisini yan yana koyup
bizim bütün başkentleri dolaşmamız lazım.
MELİH MERİÇ:
Gümrük Birliği ile ilgili çok önemli eleştirilerimiz olmuştu. Gümrük Birliği’nin
doğru bir zamanlamayla bugünlere gelmemizde bir katkısı olmuş mudur?
MESUT YILMAZ:
Biz Gümrük Birliği’ne değil, Gümrük Birliği’nde Türkiye’nin çıkarlarının
yetirince korunmadığına inanıyoruz, o günde inanıyorduk bugün de. Gümrük
Birliği’nin daha iyi şartlarla olabileceğine inanıyoruz. Bunun yapılmadığını
düşünüyoruz. O tarihte de mesele bir iç politika meselesi haline getirildi.
Zamanın hükümeti neredeyse Gümrük Birliği’ni Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme
bayramı ilan edecekti. 94 seçimlerine denk geliyordu, okullar tatil edilecekti.
Çocuklara bayrak verilip işte Türkiye Avrupa Birliği’ne hoş geldin diye
manşetler atılacaktı. Biz Gümrük Birliği’nin bir fedakarlık olduğunu topluma
anlatınca bu bayramdan vazgeçildi. Gümrük Birliği Türkiye’nin yapması gereken
bir fedakarlıktı. Biraz dozu fazla kaçırılmış olmakla birlikte, biraz fazla
bedel ödedik. Onu da söyleyeyim. Üye olmadan Gümrük Birliği’ne giren ülke yok.
Biz üye olmadan sırf ileride üyeliğimize yardımcı olur diye Gümrük Birliği’ne
girdik. Çok büyük ekonomik yük üstlendik neredeyse, iki katına katlandı dış
ticaret açığımız. Bugün geldiğimiz nokta Türk sanayinin rekabet gücünün
artmasına katkısı oldu mu, oldu. Ala bedeli de yüksek oldu, daha az bedelle bu
sağlanabilirdi. Ama bizim Gümrük Birliği’ne girmemizin esas nedeni bizim
sanayimizin rekabet gücünü artırmak değil, Avrupa Birliği üyeliğine giden yolda
önemli bir kilometre taşını aşmaktı. Gümrük Birliği’ne hiçbir zaman karşı
olduğumuzu söylemedik, her zaman destekledik. Ama o günkü hükümetin tavrını
eleştiri konusu yaptık. O düşüncemiz de değişmedi.
MELİH MERİÇ:
MYK’nın yapısı, askerler ve diğer konular. Siz silahlı kuvvetlerin şu andaki
süreçteki tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin döneminizde bunlar
yapılabilir şeyler miydi?
MESUT YILMAZ:
Silahlı Kuvvetler çok önemli bir kurumdur. Avrupa Birliği ülkelerinin hiç
birinde rastlanmadık ölçüde kendisine önem atfedilen bir kurumdur. Yani diğer
kurumlar gibi değil, bürokraside neredeyse hükümetin yanında kurumsal bir merkez
olarak mütalaa edilir. Ama kurumsal tavırların yanında Silahlı Kuvvetlerin
başında hangi Genel Kurmay Başkanı varsa, onun üslubu, onun tarzı Silahlı
Kuvvetlerin tavrına geniş ölçüde yön verir. Bugünkü hükümetin en büyük
şanslarından birisi Genel Kurmay Başkanı ile birlikte çalışmış olmalarıdır. Ben
bir parti kongremde Türkiye ulusal savunma sendromunu artık tartışmaya açmalı
dediğim zaman, ertesi günü Genel Kurmay Başkanı açıklama yaptı. Avrupa’da hiç
rastlanmayacak bir olay. Türkiye’de de kanunlarla telif edilemeyecek bir olay.
Genel Kurmay Başkanı parti başkanına açıklama yaptı. Sonra diğer kuvvet
komutanları bana geldi ve dediler ki bizle alakası yok. Bugünkü sayın Genel
Kurmay Başkanı’nın bu konulara yaklaşımı çok daha farklıdır. Bu da hükümetin bu
adımları atmasına büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Doğrusu da budur.
NİLGÜN CERRAOĞLU:
Bu savrulmayı ne yapacağız Türkiye’de, ya aşırı ulusalcı Ab işime karışmasın
benim kendi çıkarlarım var diyor, ya da tamamen Brüksel’e teslim oluyor. Bunu
sadece siyasetçiler açısından söylemiyorum basında da bu tür savrulmalar
görüyoruz. Eleştirel duruşu yakalamak çok zor oluyor.
MELİH MERİÇ:
Bir AB ci gibi görünenler var bir de ulusalcı görünenler.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Siyah beyaz durumundan nasıl kurtulacağız?
MESUT YILMAZ:
İki şeyi lütfen birbirinden ayıralım. Ben Avrupa Birliği’nin Türkiye’den talep
ettiği konuların hiç birisine karşı bir tepki koymadım bugüne kadar. Ben bizi
denetlemelerine falan da karşı değilim. Hatta bir başyazarımızın yazdığı gibi
ben bunun Türkiye’nin lehine olduğunu düşünüyorum. Bizim zaten yapmamız gereken
şeyleri yapmamıza yardımcı olacağını düşünüyorum. Çünkü biz geçmişte Avrupa
Birliği ile paralel bir tarihi süreç yaşamadığımız için bazı şeyleri bu sürecin
sonucunda yapamadık. NATO’ya girmek için çok partili demokrasiye geçtik. Avrupa
Birliği’ne girmek uğruna da hukuk devletini kuruyoruz., insan haklarını
benimsiyoruz. Ne yapılım kaderimiz böyle. Dış etkilerden çok etkilenin bir
ulusuz çünkü iç sürecimizde bunu sağlayacak olayları yaşamadık. Bu bedeli de
ödemedik. Biz de bir din savaşları olmadı 30 sene falan süren. Ben bunların hiç
birine karşı değilim Avrupa Birliği bunları bizden talep etsin çünkü bunlar
zaten yapmamız gereken şeyler. Benim söylediğim farklı bir şey. Ben bütün
bunları yaparken Avrupa Birliği bana geleceğimi garanti etsin. Avrupa Birliği
bütün bunların sonunda bana söz verdiği üyeliği sağlasın. Bu Avrupa Birliği
karşıtı olduğumu değil tam tersine ne kadar taraftar olduğumu gösterir. Ben
Avrupa Birliği’ne Avrupa Birliği içinden bakmıyorum ben aday ülke olan, bütün
yükümlülüklerini yerine getiren Türkiye içinden bakıyorum. Beni şu soruyla karşı
karşıla bırakıyorlar. Siz Türkiye olarak ulusal egemenliğinize çok düşkünsünüz.
Biliyor musunuz ki Avrupa Birliği’ne üye olursanız, egemenliğinizden büyük
ölçüde vazgeçmek zorunda kalacaksınız. Acaba bu egemenlik kaybına hazır mısınız?
Ben diyorum ki siz hiç bizim için endişe etmeyin. İngiltere ne kadar
vazgeçiyorsa biz de o kadar vazgeçeriz. Çünkü İngiltere’nin hassasiyeti bizden
daha fazla. İngiltere bugüne kadar Avrupa Birliği üyeliği ile diğer ilişkilerini
fevkalade başarılı bir şekilde birlikte yürüttü. Bundan da büyük yarar sağladı.
Türkiye’nin üyeliğini de en çok İngiltere’nin desteklemesinin nedeni de bu.
Avrupa Birliği’nin geleceği konusunda İngiltere, Almanya gibi Brüksel’de
başkenti olan bir müstakbel Avrupa Birleşik Devletleri falan düşünmüyor.
İngiltere uluslar arası entegrasyon gibi bakıyor birliğe. Onun için endişe
etmeyin diyorum.
RUHAT MENGİ:
Siz Türkiye'yi tenkit ediyorsunuz sayın Yılmaz bir takım reformları kendimiz
yapamıyoruz ve dışarıdan bir baskı ya ihtiyacımız oluyor. İşte Avrupa Birliği,
Gümrük Birliği gibi falan diyerek ama sizin döneminizde de istenen bazı
reformlar bütün ısrarlara rağmen yapılmamıştı. Seçim ve partiler yasası
ısrarları sizin döneminizde de oldu ve kesinlikle hiç duyulmuyor gibi
davranıldı. Dokunulmazlıkların kaldırılması aynı şekilde ısrarla istendi ve hiç
duymadı hükümetler bunu. Şu anda bunun zararını gördüğünüze inanıyor musunuz .
Keşke bunları yapsaydık bizim dönemimizde bir kayıp oldu gerçekten bizim içinde
Türkiye içinde diye düşündünüz mü? ve o dönemde Mecliste aklanmayı kabul
etmiştiniz. Hatta karşılıklı bir aklanmaydı. Çok tepki ile karşılanmıştı.
Biliyorsunuz. Ama sonradan AKP hükümeti döneminde hakkınızda soruşturma
yapıldığı zaman beni Yüce Divana gönderin dediniz. Bunu neden daha önce
söylemediniz. Yani söylemiş olsaydınız belki de seçimde alacağınız oyları daha
olumlu etkileyecekti bu. Yani bu çelişkiyi açıklayabilir misiniz bize böyle bir
pişmanlık duydunuz mu? Ve yapsaydınız hakikatten daha iyi olurdu diyor musunuz
şimdi. Ve neden o dönemde Yüce Divana gitmek istemediniz. Şimdi doğru olduğuna
inanıyorsunuz.
MESUT YILMAZ:
şimdi ikiye ayıralım. Burada şimdiye kadar konuştuğumuz hadise Türkiye’nin
ulusal program çerçevesinde AB üyeliği için, müzakerelere başlamak için Kopenhag
kriterlerini yerine getirmek için yapması zorunlu olan reformlar ilişkin siz
şimdi bunların dışında bir şey söylüyorsunuz.
RUHAT MENGİ:
Dışında soruyorum. Biz tenkit ederken aynı
hataları kendimizde yapıyoruz. Reformlar konusunda onu söylemek istiyorum
efendim.
MESUT YILMAZ:
Sorunun muhatabı olamayacağımı düşünüyorum o yönüyle. Çünkü ne siyasi partiler
kanunu ne seçim kanunu benim isteğimle değişecek, benim partimin isteğiyle
değişebilecek hususlar değildi. Bu konuda maalesef mecliste olması gereken
uzlaşma sağlanamadı. Biz bunu destekledik parti olarak. Bu konuda bir teklif de
ortaya koyduk. Maalesef diğer partilerle gerekli uzlaşma sağlanamadı. Çünkü
gerçekleştiremedik. Keza milletvekili dokunulmazlığının sınırlandırılması
konusunda benim partim iki defa anayasa değişikliği teklifi yaptı. Taki Bey
biliyor. Parlamentoyu daha yakın takip ediyor bilir. Biz bütün üyelerimize
imzalattık. Ama diğer partiler buna destek vermedi. Kaldı ki oylamalar anayasa
değişikliğidir. Gizlidir. Meclisten bunu geçirmek olmadı. Diğer benim ile ilgili
meseleye geldiğimizde ayrı bir meseledir. Onu söyleyeyim. Ben o zaman da bugün
de dedim ki Meclisler bu konuda karar vermemelidir. Meclis bir mahkeme değildir.
Meclisin yapması gereken soruşturmaya saygı duyuyorum. Ama bu konu yargının
işidir. Bu konuda yargı karar versin. O zamanda aynı şeyi söylediğimi herhalde
hatırlayacaksınız. O zaman bu konularda benim hakkımda sekiz tane soruşturma
önergesi verildi. Sekiz tane soruşturma açıldı. Komisyon kuruldu. İktidar ortağı
parti de benim aleyhime oy verdi bazılarına. Ama mecliste bazıları kıl payı
reddedildi.Ben o zaman da aynı şeyi söyledim. Bu meseleyi yargıya Yüce Divana
havale din orda sonuçlansın dedim. Meclisten çıkmadı. Bugün çıkmasından memnunum.
Çünkü ne kimseden atıfet istiyorum ne de bu spekülasyonların benim üzerimde
devam ettirilmesinden rahatım. Benimle ilgili ben 20 sene siyaset yaptım. 15
senesi iktidarda geçti. Benim ile ilgili iddialar bugün hafızalarınızdadır.
Beyaz enerji dediler. Elektrik bilmem ne milyarlarca dolar, bilmem ne neler
söylediler. Ben iki seneden beri sade vatandaşım, sizler gibiyim. Hiçbir
dokunulmazlığım yok. Savcı gelip benim ifademi alabilir, her türlü soruşturma
yapılabilir. Nitekim yaptılar. Niye bunların hesabını benden sormuyorlar. Ama
işi yokuşa sürerek, usül hataları yaparak bir Meclise yakışmayacak hele hele o
Meclisin içerisindeki hukukçulara yakışmayacak onlardan beklenmeyen hukuki
hatalar yaparak işi yokuşa sürüyorlar, zamana sürüyorlar. Sanki bu işlerin
halkın zihninde sadece bir soru işareti olarak, bir şüphe olarak, isterseniz bir
şaibe olarak kalmasından memnunlar. Ama bunun karşılığında benim fert olarak
hakkım var. Ben de hakkımın teslim edilmesini istiyorum. Eğer yanlış yapmışsam
bunun cezasını görmek istiyorum. Eğer suçsuz isem suçsuzluğumun tescil
edilmesini istiyorum. Onun için komisyona da gittim beyler dedim. Bu tiyatro ile
vakit kaybetmeyin. Böyle demedim ama bu anlama gelecek şekilde siz buradan
liderleriniz ne diyorsa öyle karar vermeniz lazım. Lütfen bir an önce alın
kararı ben bu hesabı mahkemeye vereceğim.
RUHAT MENGİ:
Yalnız burada tabi liderlerin bir takım sorulara kolay cevap bulduklarını biz
zaman içinde gördük. Ama mesela biraz önce ölüm cezası konusunda bana yardımcı
olunmadığı zaman ben muhalefetten yardım istedim ve birlikte yaptık dediniz.
Diğerleri için aynı şeyi yapamaz mıydınız o dönemde.
MESUT YILMAZ:
Hayır yapamazdık. Çünkü daha açık söyleyeyim mi?
RUHAT MENGİ:
Söyleyin Lütfen.
MESUT YILMAZ:
Diğer partilerden bize yardımcı olanlar Güneydoğu milletvekilleri idi. Onlar
geldiler bizim ile beraber oy verdiler. İç Anadolu Milletvekillerinin büyük
kısmı oy vermediler. Red oyu verdiler. Yani o günkü meclisin kombinezonu
içersinde bu kararların çıkması için gerekli Meclis çoğunluğunu ucu ucuna
yakaladık. Çok az bir oy farkı ile geçmiştir Meclisten ama bugün geriye
baktığınız zaman görüyorsunuz ki sizde kabul ediyorsunuz ki bu adım atılmasaydı
bu noktaya gelinmeyecekti.
SEDAT SERTOĞLU:
Dokunulmazlığın sınırlandırılması hala gündemde değil. Cumhuriyet Halk Partisi
burada çok büyük bir ısrarcılık gösteriyor.
MESUT YILMAZ:
Ben bu konuda hassasım. Benimle ilgili yargılama ne ise bir tane dava açtılar
hakkımda onun biran önce başlamasını istiyorum. Ne zaman biter ise biter önemli
değil. Ama bittikten sonra benim söyleyecek çok sözüm olacak. Bu seçimlerden
önce bu televizyonlardan milletin güzünün içine baka baka milletvekili
dokunulmazlığının kaldırılacağı konusunda söz verdiler. Şimdi sözlerini yerine
getirecek çoğunluğa sahipler. Üstelik muhalefet bu konuda destek veriyor öylemi
bir tane muhalefet grubu var Mecliste Ana Muhalefet biz bu konuda destek
veriyoruz.
RUHAT MENGİ:
Yani siz bir önceki hükümetin Bakanlarını veya Başbakanını Yüce Divana göndermek
isteyen bir Meclis veya hükümet kendisi de dokunulmazlıkları kaldırıp aynı şeyi
kendisi içinde geçerli kılmalıdır demiyor musunuz?
MESUT YILMAZ:
Şimdi sözlerinde durmadıkları gibi, tutarsız davrandıkları gibi daha vahim bir
şey yapıyorlar. İlave bir söz söylüyorlar. Ülkeyi yöneten hiçbir kimseye böyle
bir sözü yakıştıramam. Bir yargıya güvenmiyoruz onun için bunu yapmıyoruz
diyorlar. Bu yargıya güvenmiyoruz demek ne demektir biliyor musunuz.
RUHAT MENGİ:
Vatandaşlar güveniyor da nasıl baştaki insanlar güvenmiyor?
MESUT YILMAZ:
Benim bu ülkeyi yönetmeye hakkım yok demektir. Çünkü Türkiye Devleti yargısıyla,
yasamasıyla, yürütmesiyle kuvvetler ayrılığı üzerine oturmuş bir devlettir.
Anayasasının temel felsefesi budur. Siz bu ayaklardan birisine üstelikte sizin
sorumluluğunuzu gerektiren bir ayağı reddettiğiniz zaman sizin
milletvekilliğiniz tartışmaya açılır. Sizin yasama olarak hakkınız tartışmaya
açılır.
SEDAT SERTOĞLU:
Ben tekrar Avrupa Birliğine dönmek istiyorum. Efendim şimdi bugün itibariyle
şimdi Avrupa Birliğinin yaptırttığı anket var. Katılan insan sayısı 41.986 Soru
şu: Türkiye ile tam üyelik müzakereleri başlasın mı başlamasın mı? % 58 hayır
hiçbir zaman başlamasın % 40 evet başlasın. Siz kitabınızda Michael Rokar’dan
bir örnek veriyorsunuz. Diyorsunuz ki Michael Rokar’ın o meşhur sözü liderler
kendi kamuoylarını tatmin etmeden hiçbir şekilde Türkiye’nin üyeliğine evet
demezler. Yani onun sözünü almışsınız. Şimdi bunca yılın yirmi yılın bir
süzgecinden geçmiş olarak Avrupa Birliği yani bu konuda çalışmış bir politikacı
olarak bugün itibariyle konseyde oturan insanların, liderlerin bir gerçekten
kendi kamuoylarını tatmin etmek için uğraşacaklarına inanıyor musunuz? İki
uğraşsalar bile bu kararı aldırabilirler mi?
MESUT YILMAZ:
Uğraşacaklarına, yani bu riske gireceklerine emin değilim. Ama bize düşenin ne
olduğunu söylüyorum. Bize düşen onları teşhir etmektir. Sözlerinde durmamakla ,
taahhütlerini yerine getirmemekle onları teşhir etmektir. Bizim başka silahımız
yok. Tabi bu arada uzun vade de orada kamuoylarındaki bu tartışmada taraf
olmaktır. Açıkça kendimizi daha iyi anlatmaktır. Bu zaten yapmamız gereken
bugüne kadar yeterince yapmadığımız bir yönüdür işin ayırıyorum öbüründen. Bu
arada yapılması gereken hadise gidip onlara kamuoyunuz falan beni ilgilendirmez.
Kurum olarak bana şu sözünüz var. O sözünüzü yerine getirin çünkü o sözü yerine
getirmesi için gerekli şartlar bugün tamamdır. Komisyon raporu da bunu
ispatlamıştır. Şimdi sözünüzü yerine getirin demem lazım. Bunu ben hükümetin
diyeceğine inanıyorum. Demekten başka da şansı olmadığını düşünüyorum.
SEDAT SEROĞLU
Ama bunu bugüne kadar söyledi herhalde ama hiçbir şey fark etmedi komisyona
bakarsanız.
MESUT YILMAZ:Hayır
bugüne kadar bu mesele gündemde değildi. Bugüne kadar herkes komisyon raporunu
bekliyordu. Konseyde komisyon raporunu bekliyor, Türkiye de raporu bekliyor.
Raporu iyileştirmek için komisyon ile el altından temaslar yapılır. Gidilir,
görüşülür, plan onlar ayrı.
SEDAT SERTOĞLU:
Her paragrafı müzakere edilir.
MESUT YILMAZ:
Bundan sonra muhatabız biz bunlarla. Bugünden itibaren bu konu gündemdedir. Bu
konu bugünden sonra yoğun diplomatik bir girişimle değiştirilebilir. Bence
değiştirilmesi şarttır. Değiştirilmez ise ne olur. Türkiye hani ipleri atsın mı,
yeniden rest mi çeksin baştaki noktaya geri dönüyoruz. O zaman Türkiye yeniden
durumu değerlendirmelidir.
SEDAT SERTOĞLU:
Yani yeni bir dünya kurulur. Türkiye yerini alır mı?
MESUT YILMAZ:
Ya ben bu karanlık dehlize gireceğim. Sonunu bilemediğim. Belki onbeş sene beni
boşuna sürükleyecekleri bu tünele gireceğim veyahutta bu nokta da artık kesin
tavrımı koyacağım diye Türkiye’nin yeni bir değerlendirmeye ihtiyacı var. Ben bu
konuda kendimi bir öneri yapmaya dahi görmüyorum. Bu tartışmanın yapılması
lazım. O zaman Türkiye’nin bunu hükümetiyle, meclisiyle, sivil toplumuyla
tartışması lazım. Bizi şu anda bir kafese sokmak istiyorlar. Bu kafesin hatta
kendi tabirleri şu. Türkiye ye bir kapı aralığı açtık ama içerde de çok sayıda
tahliye pencereleri açtık. Türkiye o aralıktan girse bile her an tahliye
edebiliriz. O pencerelerden dışarı sürükleyebiliriz. Yaptıkları hadise bu. Bu
en yüksek tirajlı Alman Mecmuası Stern’deki karikatürü o rezil karikatürü
gördünüz. Türkiye’nin bütün bunlara karşılık bir tavır alması lazım. Bu ipleri
koparmak anlamında değil, Avrupa’ya sorumluluklarını hatırlatmak anlamında,
tutarsızlığını anlatmak , onlardan ne beklediğimizi, neye razı olup neye razı
olmayacağımızı söylemek anlamındadır.
SEDAT SERTOĞLU:
Peki çıkmadı Mesut Bey B Planı. O zaman ne
yapması lazım Türkiye'nin?
MESUT YILMAZ:
B planı söylenirse o zaman zaten B planı olmaz.
TAKİ DOĞAN:
Efendim bunları çok güzel ortaya koydunuz.
Bunlar hoş tabi ama şimdi bir de hadi tamam bizim tarafa absent yok. Bir de
Avrupa'da büyük biraderlerimiz var. Big Brotherler. Hani torunu oluyor telefon
geliyor Ankara'ya sağdıçlar. Biraz önce o konuya girmiştim. Yani Avrupa'nın Big
Brotherleri. Yani İtalya, Almanyadaydım ben. Schröder’in eline biz bir mektup
verseydik. Türkiye ile ilgili bunları konuş şahsen ben utanırdım. Yani
Schröder
bir konuştu. Gözlüğümden kendime baktım ben neymişim falan gibi. Almanya,
İtalya, hayır Shöröderin Almanya'daki Türklerin oyları var tabi onlar çok da
belli ama Yunanistan nikah şahitliği falan tam bir sağdıç ilişkisi içindeyiz.
Yani Yunanistan Güney Kıbrıs’a sus otur be kardeşim veya ne bileyim Almanya,
Avusturya siz bu konuda bizden çok daha fazla deneyimli bireysel kültürünüz de
var.
Hani biz yokuz ama o büyük biraderler kahve
içmeye geliyorlar, balık yiyoruz. İşte düğünlere, derneklere gidiyoruz. Onlarda
mı bizi oyalıyor. Kaldı ki İngiltere dış işleri bakanı geldi gitti. Çok önemli
bir konuk daha gelecek. İki günlük bir ziyaret yapacak. Ne oluyor yani biz
birileri bizi dövüyor ama kim dövüyor farkında değiliz.
MESUT YILMAZ:
Şimdi hatırlarsanız geçtiğimiz hafta içerisinde Sayın Başbakan belki bir soruya
cevaben bilmiyorum Fransa Türkiye için referanduma gidemez filan gibi bir söz
söyledi. Şey hemen tepki gösterdi. Fransız Başkan hemen tepki gösterdi. Bu
Fransa’nın iç işidir. Buna biz karar veririz. Orada aslında Sayın Başbakan
haklı. Demin söylediğim açıdan haklı orada Fransa'nın yaptığı Chirac'ın önerdiği
bizim için Türkiye için diğer aday ülkelerden farklı bir prosedürdür. Hiçbir
aday ülkede referandum konusu olmamış. Müzakerelerin tamamlanması. Türkiye için
müzakerelerin tamamlanmasında Fransa’yı sandık başına götürecekler. Ne
soracaklar. Türkiye ile müzakerelerin tamamlanmasını destekliyor musun onaylıyor
musun onaylamıyor musun? Ama asıl referandumun konusu ne olacak. Sen Türkiye’yi
Avrupa Birliğine istiyor musun istemiyor musun?
TAKİ DOĞAN:
Üç milyar dolar verip de uçakları alırsak yine Fransa referanduma gider mi
efendim?
TAKİ DOĞAN:
Hayır son anda vazgeçilebilir. Çok vazgeçtik öyle masadan
MESUT YILMAZ:
şimdi orada Chirac’tan beklenen şu olmalı idi. Helsinkinin altında imzası olan
Fransa adına Helsinkiyi imzalayan Chirac’tır. Başkası değildir. Şu anki Başbakan
değildir veya parti başkanı değildir. Chirac'tır. Sen bu imzanın gereğini yap
demek lazım.
TAKİ DOĞAN:
Uçak pazarlığı sırasında da demek gerekiyordu galiba.
MESUT YILMAZ:
Maalesef Avrupa’da bu tür alış verişler bu işlerde etken olabilir. Ama ben
Türkiye tartışmasının bu noktayı aşan bir noktaya geldiğinden endişe ediyorum.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Diğer bir nokta. Bir tanesi demin sorduğum sorunun cevabını alamadım.
MESUT YILMAZ:
Unutuyoruz cevap vermeyi.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Raporu eleştirenlere yöneltilen soru. Madem bu rapor bu kadar berbat. O halde
hala Türkiye’ye niye bu kadar direnç var. hala Hıristiyan demokratlar direnç
gösteriyor. Niye Avrupa Parlamentosunda bu kadar direnç var.
MESUT YILMAZ:
Şimdi bir kere onlar temel de Türkiye’nin birliğine karşılar. Yani onlar demin
söylediğim gibi Türkiye’nin herhangi bir tarihte Avrupa Birliğine üyeliğinin
Avrupa Birliğini dağıtacağını, yok edeceğini, sonunu getireceğini düşünüyorlar.
Böyle şartlanmışlar onlar temel de Türkiye’ye karşılar. Aslında bu raporu
onlarda kendi açılarından baktıkları zaman bardağın dolu boş tarafı gibi onlarda
bunun sonu açık ucu açık bir rapor olarak yorumlamak eğilimindeler. Mesela
Avusturya öyle yorumluyor. Ha burada onlara cesaret veren bir hadise var onu
söylemem lazım. Türk basınında hiç rastlamadım. Temmuz ayının sonunda geçtiğimiz
temmuz ayının sonunda AKP’den bir parti heyeti Almanya’ya gitti. Alman
Hıristiyan Demokratlarıyla görüşme yaptılar. Partiler arası görüşmeler. İki tane
başkan yardımcısı var zannediyorum şeyde. AKP heyetinde. Türkiye’de hiç geçmedi
bile. Şimdi Almanya’da Hıristiyan Demokrat Partinin Genel Sekreteri Maya diye
birisi dedi ki biz AKP’lilerle görüştük. Onlar diyorlar ki biz şu müzakerelere
başlayalım. Müzakerelerin sonunda tam üyelik de imtiyazlı ortaklığı da
düşünebiliriz. Onlar bu meseleye eskisi kadar katı bakmıyorlar. Onlara el
altından böyle bir güvence verilmiş olabilir diye şüphelendim. Ama Sayın
Başbakanın son günlerde verdiği beyanatlar var. Biz imtiyazlı ortaklığa kesin
karşıyız diyor. Bizim için tek bir yol vardır. Bu da tam üyeliktir. Doğrusu da
odur. Ama Almanlar böyle anlamış olabilirler. Yani AKP bir kere bu müzakereler
başlasın ondan sonra bu tam üyelik işine ısrar etmeyecek zaman içerisinde bunu
unutturup, hatta farklı bir statüye de razı olabilir şeklinde anlamışta
olabilirler. Daha doğrusu öyle anladıklarını söylüyorlar. Böyle bir algı var
onlarda. Bu etkili olabilir onlarda yani rahatlatan bir unsur olarak etkili
olabilir. Ama asıl mesele bunlar temel de Türkiye’ye karşılar. Onlar diyorlar ki
Helsinki bir hata idi. Türkiye’ye adaylık verilmesi de hataydı. Bugüne kadar
yapılanlar da hatadır. Türkiye’ye karşı dürüst olalım diyorlar. Diğerlerini
dürüst olmamakla suçluyorlar. Dürüst olalım. Siz hiçbir zaman üye olamazsınız.
Ha onların Türkiye konusunda bir B planları var mı yok. Onların B planları falan
yok. Onların varsayımları var. Varsayımları şu Türkiye Avrupa’ya mahkûm bir
ülkedir. Biz Türkiye’ye tam üyelik vermesek bile Türkiye’nin başka bir şansı
yok.
SEDAT SERTOĞLU:
İlk seçimlerde iktidar olacaklar. Hıristiyan Demokratlar Almanya’da büyük bir
olasılıkla. Bugünkü trend devam ettiği halde.
MESUT YILMAZ:
Bu şey çok önemlidir. Bu aralıkta bu kararın çıkması çok önemlidir. Bundan sonra
dediğiniz gibi sadece Almanya da değil diğer ülkelerde de yapılacak seçimlerde
iş başına gelecek hükümetlerin Türkiye’ye yaklaşımı belki bugünkünden daha
olumsuz olacaktır. Bizim Avrupa Birliğini kurum olarak Aralıkta bağlamamız
lazım.
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Varsayalım ki 17 Aralık eşiği mutlu sonla geçildi.
MESUT YILMAZ:
İnşallah
NİLGÜN CERRAHOĞLU:
Bu sizin dediğiniz iki kriter temin edildi.
Süreç ucu açık olmayacak ve Türkiye’ye diğer adaylarla aynı muamele yapılacak.
Farzedelim bunu temin ettik. Peki her halükarda bu müzakereler uzun sürecek. Bu
süreç içinde Türk kamuoyunun desteği Avrupa Birliğine olan inancı ve desteği
nasıl sürdürülebilecek. Bugün %70 oranında olan kamuoyu desteği müzakere
sürecinde korunabilecek mi? Çünkü müzakereler acı ilaç her ülkede böyle oluyor.
Burada da hele hele öyle olacak. Çok zor bir sürece girecek Türkiye. Kamuoyu
desteği sürdürülebilecek mi?
MESUT YILMAZ:
Kritik bir soru sordunuz. Sürdürülmesi gerekir. Ama sürdürüleceğinden % 100 emin
olamam. Niye? Çünkü Müzakere süreci bu rapor onda işaretini veriyor ki müzakere
süreci içerisinde tam üyeliğin Türkiye’ye sağlayacağı unsurlar birer birer
sulandırılacaktır. Bazıları tamamen ortadan kaldırılacaktır. Serbest dolaşımı
içinden çıkarırsanız, tarımın önemli ölçüde AB tarafından desteklenmesini
içinden çıkarırsanız, bölgesel fonların Türkiye’ye yeterince gelmediğini
düşünürseniz, o zaman Türk vatandaşı bugün % 75 oranında AB’yi destekleyen Türk
Vatandaşı, Türk Toplumu yarın bu AB bana ne sağlayacak diye düşünme noktasına
gelebilir. Hükümetin bunu da dikkate alarak AB ile açık açık konuşması lazım.
Ben buraya üye olmak istedim ama sen üç tane problem var diyorsun. Birisi
serbest dolaşım, bölgesel kalkınma fonları, birisi de tarımın desteği. Bu üçünü
de içinden çıkarırsan tam üyelik ne getirecek. Ben bunu vatandaşıma nasıl
anlatacağım diye bunu da müzakerelerde kullanması lazım.
MELİH MERİÇ:
Bitiriyoruz. Taki Doğan sorusu vardı. Son soruları alıyoruz.
TAKİ DOĞAN:
Zamanında Tuncer Kılıç Paşanın üç sene önce
söylediği Harp Akademilerindeki B şıkkı belki ortaya çıkar. Efendim çok özür
dilerim gecenin bu saatinde sorulacak soru değil ama dün veya önceki gün Sayın
Başbakan bir okulda açılışında öğrencilerle konuşurken bu kitapları size bedava
verdik. Hortumları kestik. Sürekli bir hortum. Siz bağışlayın lütfen. Hortumcu
musunuz efendim. Yani 57’nci hükümetinin Başbakanı ve Başbakan Yardımcıları
olarak Sayın Bahçeli, Sayın Ecevit, Siz, Sayın Özkan bu arada Sayın Hüsamettin
Özkan’ı da bekliyoruz bu zinciri tamamlayalım Sayın Özkan ile. Hortumcu musunuz
efendim Sürekli hortum, hortum Avrupa’da hortum ve hortumu kestik deyince
tüyleriniz diken diken oluyor mu ürperiyor musunuz?
MESUT YILMAZ:
Hayır halkın anlayacağı oldukça bir benzetmedir. Türkiye’de maalesef büyük bir
hortum dönemi yaşanmıştır. Bu o günkü hükümetlerin zaafından işini yeterince
yapmamasından kaynaklanmadı. Bu Türkiye’nin mevzuatındaki eksikliğinden
kaynaklanmaktadır. Bunu gideren Meclis de bizim içerisinde bulunduğumuz
Meclistir. Getirende bizim hükümetimizdir. Ne zaman ki bankalar kanunu değişti.
Ne zamanki bağımsız bir özerk bankacılık denetleme kurulu oluşturuldu bu mesele
bir hazinen yan işi olmaktan çıkarıldı asli sahibine getirildi. Bu Avrupa’da da
aynı tecrübeler geçmişte çok yaşandı. Almanya’da bir sene de 300 tane banka
iflas etti. 70’li senelerde ben hatırlıyorum. O zaman da Almanya’da böyle
bağımsız bir bankacılık kurumu yoktu , denetleme kurulu yoktu. Biz icat etmedik
bu özerk kurumları. Avrupa kendi tecrübesi içerisinde gördü ki bu işlerin
hükümete bırakılmaması lazım. Çünkü hükümetlere bırakılırsa bu işlerin yeterince
etkin şekilde yürütülmesi mümkün olmuyor. Onun için bunu özerk kurumlara vermek
lazım. Özerk kurumların bunu denetlemesi lazım. O kurumların asli işinin bu
olması lazım. Bankacılık ekonominin çok hayati bir ama bizde bu değişiklik
maalesef olana kadar işte koalisyon hükümetleriydi, işte azınlık hükümetleriydi
ben azınlık hükümeti zamanı çıkaramadım Meclisten bunu. Yanı 97-99 arasında
çıkaramadım. Çünkü beni destekleyen dışarıdan beni destekleyenlerde bana destek
vermediler. Emeklilik kanunu da çıkaramadık. İşte o mevzuat boşluklarından
yararlanıp Türkiye’de birtakım insanlar bankaların içini boşalttılar. Halkın
parasını bankaya topladılar. Sonra bunları boşalttılar. Kendi işlerinde
kullandılar. Bazıları iyi niyetle işini kurmak için kullandı. Ama işi batınca
halkın parası da batmış oldu. Bazıları bunlarla yatlar aldılar, şeyler aldılar,
köşkler aldılar. Ama her halükarda olan halka oldu. Halkın parasına oldu. Devlet
bunları karşılamak durumunda kalınca da bunu hepimiz birden üstlendik. Yani biz
o bankalara el koyduğumuz zaman onun zararını hazineden ödedik. Başka çaremiz
yoktu çünkü. Oradan varlıkları tahsil ettiğiniz zaman elde ettiğiniz gelir ile
oradaki açık birbiriyle mütenasip değildi. Onun belirli bir miktarı
karşılanıyordu. Halkın sırtına büyük bir yük bindi. Ama bu ne zaman durdu. Bu o
yasal değişiklikler yapılıp işte BDDK oluşturulup bankalara el konulmasıyla
birlikte oldu. Bankaların denetiminin yeni bir düzene bağlanmasıyla oldu.
Maalesef o geçiş döneminde Türkiye’de bir hortumlama olayları yaşandı. Bunu bu
hükümet falan durdurmadı. Bunu biz durdurduk. Kurumları biz oluşturduk. Denetimi
biz başlattık. Bu hükümetin zaten yapacak bir şeyi yoktu. Bir endişem var. Bu
kurumları siyasallaştırma yolunda bir istek seziyorum veya bir şüphe de
diyebilirsiniz. Bu çok kötü olur. Ben bunu Sayın Ecevit’e anlatmakta da
zorlandım. Sayın Ecevit de diyordu ki özerk kurumları ben hiç anlamıyorum. Halka
hesabı ben veriyorum. Ama bunlar benden bağımsız karar alıyorlar. O kurumlar
zaten hükümetten bağımsız olmak üzere özerklik veriliyor. Bu işler hükümette
olmasın diyerek özerklik veriliyor. Hükümetler o işlere karar ama Türkiye’de
halka anlatmakta zorlanıyoruz. O kurumların kararlarını hükümetten soruyorlar.
Bunun çaresi o kurumları yeniden özerklik öncesi duruma getirmek değil, hükümete
tabi kılmak, içine siyasi kişiler atamak değil, bunun çaresi vatandaşa anlatmak
bak bundan sonra ben sorumlu değilim. O kurum sorumludur demek. Gördüğüm
kadarıyla öyle bir zaaf seziyorum bugünkü hükümet özerkliği tam hazmedememiş
gibi bir isterseniz eleştiri deyin aynı şeyi ben geçmişte de yaşadım kendi üyesi
olduğum koalisyonda da yaşadım. Böyle bir şey seziyorum. Türkiye’nin artık
bunları aşması lazım yani mantalite olarak bu işin sahibinin özerk kurumlar
olduğunu bu özerk kurumlarında bu işi asli görevi olduğunu kabul etmesi lazım.
MELİH MERİÇ:
Son bir soru buradan bitiriyoruz.
TAKİ DOĞAN:
Emekli olmayacak kadar gençsiniz.yolun
yarısında. Fizik olarak da sizi çok genç görüyorum. Bu birikimden bu ülkenin
yararlanması gerekir. Sizi ne zaman Ankara’da göreceğiz.
MESUT YILMAZ:
ben ülke farkında olmadan sağlayabileceğim yararı sağladığımı sanıyorum. Yani
dediğim gibi kapı kapı dolaşıyorum ben tartışıyorum, anlatıyorum, Türkiye için
lobi yapıyorum. Bunu yapmak için mutlaka Ankara’da yaşamak gerekmiyor. Ankara
da yaşamak bana göre büyük bir fedakârlık. Parlamento Ankara'da olduğu için
söylüyorum efendim.
MELİH MERİÇ:
siyaset efendim. Soru o var mı böyle bir proje.
Açıkça sormak lazım siz bunlara açıksınız. Böyle bir soru.
MESUT YILMAZ:
Bugünkü şartlarda böyle bir zorunluluk görmüyorum. Yarın şartlar ne olur, yarın
şartlar değiştiğinde değerlendirilebilir. O konuda kesin bir rezervim yok. Böyle
bir arzum yok. Böyle bir hevesim yok. 20 senenin bir siyasetçiyi öğütmek için
yeterli bir süre olduğunu düşünüyorum.
MELİH MERİÇ:
Son soru
RUHAT MENGİ:
Biraz önce yolsuzluklarla ilgili mücadeleyi sizin başlattığınızı söylediniz. Bu
hükümet değil biz başlattık dediniz. Ekonomi içinde önlemler sizin döneminizde
alınmıştı. Aynı şekilde Avrupa Birliği için çok çalışma yaptınız ama o dönemde
müzakere tarihi verildiği için bu hükümet dönemine sarktı. Çok haksızlıkla
karşılaştığınızı düşündünüz mü? Yani beklediğiniz ve mecliste olmadığınız şu son
bir iki yıl içinde ne kadar çok haksızlık yapıldığı ve biz yaptık çalışmaları
meyvelerini onlar topladılar dediniz mi? AKP hükümetine giden oylar AKP
partisine giden oylar bir çoğu da merkez sağa giden oylar idi. Yani DYP ve
ANAP’ın alacağı oyları da AKP almıştı seçimde. Şimdi bu AB için müzakerelerin
başlamış olmasının getirdiği avantajla o oyların emanet oy olmaktan çıkıp AKP’yi
hakikaten uzun süre kalıcı yapacağına inanıyor musunuz ve nasıl oluyor da bu
kadar hızlı konuşmaya başladınız ve o kadar süre biz başladık ta bunu yapmadınız
yani bunu yapabilmeniz için siyaseti bırakmanız mı gerekiyordu?
MESUT YILMAZ:
Sondan başlayalım mı cevaplamaya. Bundan önce sizinle konuşurken hem hükümetin
üyesiydim hem de partinin başkanıydım. Ağzımdan çıkan her lafın o hükümetle
uyumlu, o partinin prensiplerine uygun olması gerekirdi. Siz farkında olmadan o
ağır dediğiniz konuşma süresi içinde sadece size demiyorum. Televizyonlarla,
diğer gazetecilerle konuşurken hep o süzgeçleri çalıştırmak zorundayım. Şu anda
ben ne hükümet üyesiyim ne parti başkanıyım. Çok lüks bir konumdayım. Yani
kimseye karşı sorumlu değilim. Tamamen düşüncelerimi rahatça dile getirecek bir
konumdayım. Onun için süzgece gerek kalmadı rahat rahat konuşuyorum. Hızlı
konuşuyorum belki. Diğer sorunuza gelince AKP kalıcı mı bana dışarıda da
soruyorlar AKP kalıcı mı olur geçici mi olur? AKP kalıcı bir parti de
olabilir, geçici bir parti de olabilir. Eğer Avrupa’daki muhafazakâr partiler
gibi hem çağdaş değerleri benimseyen hem muhafazakârlıklarını başka bir bölüme
taşımayan insanlara daha geniş bir yelpazeden yaklaşan birleştirici bir parti
kitle partisi olurlar ise kalıcı bir parti olurlar. Eğer aslına hücrelerlerse
geçici bir parti olurlar. O zaman bütün o dediğimiz ılımlı oyları, merkez
oylarını kaybederler. Ben burada henüz değerlendirmek için erken olduğuna
inanıyorum. Her iki yönde de işaretler zaman zaman ortaya çıkıyor. İki yöndeki
işaretlere bakarak farklı değerlendirmeler yapılır. Ama zaman daha erkendir.
Benim daha temelde bir iddia var. Ben diyorum ki Türkiye o kadar hızlı gelişen o
kadar dinamik bir ülkedir. Türkiye’de halkın beklentileri ile iktidarların sahip
olduğu imkânlar ülkenin kaynakları arasında o kadar büyük bir uçurum var ki
siyasetçilerin ne yaparlarsa yapsınlar ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar
devamlı halk yoluyla oy yönüyle ödüllendirilmemeleri gerekir. Tersine
siyasetçilerin konjonktürün kendine sağladığı süreyi, imkanı o süre ne kadar ise
beş sene on sene ülkenin çıkarları doğrultusunda hiç acımadan kullanmaları
lazım. Yani kendilerine acımadan bundan ben ne sağlarım, bu benim siyasi ömrümü
ne kadar uzatır. Bana seçimde ne götürür ne getirir hesabına girmeden o sürede
doğru olanı yapmaları gerekir. Ben hep böyle yaptım. Buna rağmen yirmi sene
ayakta kaldım. Son seçimlerde netice alamayacağımı biliyordum. Bu ekonomik
reçeteyi uygularken de biliyordum. Avrupa birliği ile ilgili reformları yaparken
de biliyordum. Bundan dolayı hiç pişmanlık duymuyorum. Bunun Türkiye için
gerekli olduğuna, doğru olduğuna inanıyorum. Bunun Türkiye’ye has bir durum
olmadığını da yakından biliyorum. Hangi Avrupa ülkesine bakarsanız bakın ülkeyi
Avrupa Birliğine sokan iktidarlar ile daha sonraki iktidarlar hep farklı
olmuştur. Yunanistan da Avrupa Birliğine girmeyi sağlayan yeni demokrasi
partisidir. Üye olduktan sonra bunun nimetlerinden yararlanan pasot
hükümetleridir. Almanya’yı birleştiren Kohl hükümetidir. Birleştikten sonraki
seçimdeki hükümet Schöröder’dir. Sosyal demokrat hükümetidir. İspanyayı NATO’ya
sokan, demokrasiye geçiren Suarestir. İlk seçimde Meclise bile girememiştir.
Yani ülke yararına yapılanlar mutlaka oya tabi edilmeyebilir. Oy olarak
karşılığı alınmayabilir. Ama bu yapılanların doğru ve değerli olduğunu hiçbir
zaman gölgelemez. Tersine ben ülkelerin ilerlemesinin bu hesabı yapmayan bir
takım politikacıların özverisiyle olduğuna inanıyorum.
MELİH MERİÇ:
Sayın Ruhat Mengi çok teşekkürler. Sayın Sedat Sertoğlu çok teşekkürler, Sayın
Nilgün Cerrahoğlu çok teşekkürler, Sayın Taki Doğan çok çok teşekkürler. Hemen
hemen üç saate geliyoruz. Ve Sayın Mesut Yılmaz efendim çok çok teşekkürler. Hem
Avrupa Birliği konusunda gerçekten kamuoyunda çok yapılmayan bir taraftan
baktınız, ışık tuttunuz. Raporu analiz ettiniz ve hükümete de Türkiye’de ışık
çizdiniz. Her konudaki sorulara da büyük bir açıklıkla cevap verdiniz.
MESUT YILMAZ:
Buraya gelene kadar hiç kimse ile tartışmadım,
hiç kimse ile istişare etmedim gece raporu okudum, bu sabah bitirdim ve size
geldim.
MELİH MERİÇ:
Türk Medyasına da böyle sık sık cevap
vermiyorsunuz. Basın kulübünü de tercih ettiğiniz için de çok çok teşekkür
ederim. |