Türkiye'de Milliyetçilik Çağdaşlaşma ve Demokrasi
 
 
 

 

 

 

Türkiye'de Milliyetçilik,
Çağdaşlaşma ve Demokrasi

Cengaverlikten, Cihan medeniyetine...

19'uncu yüzyılın son 30 yılına kadar, Türkiye ile Yunanistan arasına çekilen hayali bir hattın doğusunda kalan bölgeye Avrupalılar Orient derlerdi. Şark kurnazlığı, şark despotizmi, şark kafası gibi Avrupalılarda olmadığına inanılan ne kadar olumsuz nitelik varsa, bu bölgenin insanlarıyla özdeşleştirilirdi. Orient dediğimiz zaman, Araplar vardır, Acemler vardır ve Türkler vardır. Avrupalılar, Türkleri ilk defa Haçlı Seferleri sırasında tanıdılar; fakat Asya bozkırlarından kopup gelen bu cengâverler, Avrupalıların, Şarklılara yakıştırdıkları tanımların hiçbiri ne uymuyorlardı.

 

mesut_yilmaz.jpg (8425 bytes)

A. Mesut YILMAZ

Nitekim, 1207 yılında Türklere karşı savaşan bir İtalyan'ın ifadesiyle: "Dünyada şövalye unvanına layık iki toplumdan birisi Frenkler, diğeri Türklerdi. Türklerin bir tek kusurları vardı, o da Hıristiyan olmamak. Eğer bir de İsa'nın dinine inanmış olsalar, kuvvette, cesarette ve savaşçılıkta hiç kimse onlarla aşık atamazdı".

14'üncü yüzyıl, Arapların, Avrupa'nın gözünde siyasi önemlerini kaybettikleri yüzyıldır. O muhteşem İslam medeniyetinin kurucuları, artık arada sırada görünüp yok olan göçebe toplumlara dönüşmüşlerdir. Buna mukabil Türkler, sadece İslam medeniyetine sahip çıkmakla kalmamışlar, aynı zamanda Avrupalı olmuşlardır.

"16'ncı yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Türk İmparatorluğu üç kıtada 11 milyon kilometre karelik bir cihan devletidir. Bu alan, o zamana kadar dünyanın gördüğü en büyük imparatorluk olan Roma İmparatorluğu'ndan daha büyüktür. İspanya'nın 5, İngiltere'nin 2,5 milyon nüfusuna karşılık, 14 milyon insanı barındırmaktadır. 500 bin nüfuslu İstanbul, Avrupa'nın en büyük şehridir. Osmanlı İmparatorluğu, sadece askeri bir mekanizma olmanın da çok ötesine geçmiştir. Yahudisinden Yunanlısına kadar pek çok ırk, bu devletin uyrukları olarak, dünyanın ancak 2000 yılında görmeyi hayal edeceği bir hoşgörüyle, uyum içinde bir arada yaşamaktadırlar. İnsanlar, Osmanlı düzeninde yeniden ruh kazanmışlar, toplumlar yeni ve insani ve ilahi değerlere kavuşarak birleşmişlerdir"

Bunlar benim veya bir Türk tarihçinin tespitleri değil. Bunlar, Paul Kennedy'nin günümüzün gözde eserlerinden olan "Büyük Güçlerin Yükseliş ve Düşüşleri" adlı eserinde dile getirdiği tespitlerdir. Bu tespitleri doğrulayan daha birçok olay sıralanabilir. Mesela, önümüzdeki sene 500'üncü yılını kutlayacağımız, "İspanya'dan sürülen Yahudilerin Türk topraklarına sığınması" bu olaylardan sadece birisidir. Kaldı ki bu olay, tarihteki ilk iltica olayı da değildir. Bundan önce 15'inci ve 16'ncı yüzyılda birçok büyük ilticalar olmuştur ve önemli olan husus; bu ilticalar, bugünkü gibi Doğu'dan Batı'ya değil, Batı'dan Doğu'ya olmuştur.

Garaudy'nin işaret ettiği gibi, Avrupa'da Osmanlı hâkimiyeti sona erdiği zaman, asırlarca idare ettiğimiz Hıristiyan milletler, dinleriyle, dilleriyle, kültürleriyle ve hatta kurumlarıyla hâlâ oradaydılar. Oysa bugün, İspanya'da da, Sicilya'da da ne Müslümanlar kalmıştır, ne de Yahudiler.

Bu bakımdan, 2000 yılına girmek üzere olduğumuz şu günlerde ırk ayrımı, etnik kavgalar, ön yargılar hâlâ gündemde olduğuna göre, Osmanlı İmparatorluğu'nun, Osmanlı medeniyetinin çöküşü meselesine, sadece biz Türklerin meselesi olarak değil, bir dünya meselesi olarak bakmak zorundayız. ,

Hıristiyanlığın kurucusu, peşinden gelenlere "Sezar'a ait olanları Sezar'a, Tanrı'ya ait olanı Tanrı'ya vereceksiniz" demiştir. Oysa, zaman içinde Sezar Hıristiyanlaştı, kilise devletleşti. Kilise, kendisini, ahlakın, sosyal düzenin, eğitimin, bilimin ve hatta sanatın baş sorumlusu olarak görmeye başladı.

1522 yılında toplanan Nürnberg Kurultayı'nda ortaya atılan iddialara göre, kilise, Almanya'da toplam servetin yarısına, Fransa'da ise dörtte üçüne sahipti. İtalyan Yarımadası'nın üçte biri kiliseye aitti. Piskoposlar, yörelerinin hem dini, hem askeri, hem de sivil liderleri idi. Güç ve refah, kiliseye, İsa'nın havarilerinin yoksulluğunu unutturmuş, kilise, her türlü ahlaksızlığın mihrakı haline gelmişti.

Durant'ın yazdığına göre, V. Şarl'ın İmparator seçilmesinde dönen rüşvet, Papa seçimlerinde dönen rüşvetin yanında hiç kalırdı. Bu dönem, bizde, tahsisatını artırmak isteyen II. Murat'ı "Beytülmal helâldür emma, israf helâl değüldür" diyerek reddeden Molla Fahreddün-i Acemî'nin Şeyhülislam olduğu; Divan-ı Hümayun'a, yani o zamanki Bakanlar Kurulu'na katılmak isteyen Şeyhülislam Hoca Cemalettin Efendi'yi "Hoca, hoca, biz burada dünya işleri konuşuruz, din işleri değil!" diye reddeden Yavuz Sultan Selim'in hükümdar olduğu dönemdir.

Bu dönem, aynı zamanda matematikçi Kadı Zade-i Rumi, ansiklopedist Taşköprülüzade, felsefeci Hocazade'nin dönemidir.

Bertrand Russell'in de söylediği gibi, "Yunan bilimlerinin spekülatif ve felsefi nitelikte olduğu, müspet ilimlerin kaynağının İslam medeniyetinde olduğu malumdur. Avrupa karanlık çağlarını yaşarken, İslam medeniyeti dünyada bilimin önderliğini yapmıştır."

Nitekim, Batı'da deney ve gözleme dayalı müspet ilim zihniyetinin ilk Önderlerinden olan Bacon "Müslüman oldu" diye kilise tarafından afaroz edilirken, Anadolu medreselerinde müspet bilim dersleri okutulmaktaydı. Fatih devrinde İstanbul'a gelen Türkistan'lı alim Ali Kuşçu, medresede astronomi dersleri veriyordu. Kaldı ki bu durum, sadece Türk tarihinin medeniyet alanındaki en büyük simalarından birisi olan Fatih'in dönemiyle sınırlı kalmamış, aynı gelişme 16'ncı yüzyılda da devam etmiştir. Mesela, İstanbul'da Tophane'de kurulan rasathane, dünyanın ilim değeri en yüksek üç rasathanesinden biriydi.

Söz konusu dönemde, Osmanlı'nın Avrupa'ya üstünlüğü ekonomi alanında da geçerliydi.

Neden geriledik..

Yılmaz Öztuna'nın Evliya Çelebi'den naklen belirttiğine göre, "İmparatorluk içinde denizcilik ve ticaretin yüzde 90'ı aşan bölümü Türklerin elindeydi". Bu üstünlük zaman içinde giderek zayıfladıysa bile, daha 1750 yılında Doğu ile Batı arasında büyük bir farklılık yok.

Nitekim, Paul Kennedy'nin 1900 yılı İngilteresi'nin ekonomik gücünü 100 kabul ederek ve bundan geriye doğru yaptığı hesaplamada, 1750 senesinde bu endeks tüm Avrupa için 8, Osmanlı İmparatorluğu'nun da dahil olduğu Asya ülkeleri için 7,5'tur. Yani, aradaki fark çok cüzidir.

Peki ne oldu? Neden yine, Paul Kennedy'nin dediği gibi, "Tökezledik, içimize kapandık ve dünyaya egemen olmak fırsatını kaybettik?" Şurası muhakkaktır ki, çağının en güçlü ve her alanda en ileri imparatorluğunu kurduktan sonra, 300 yıl boyunca sürekli gerileyip, 1923 yılında yoksul bir köylü toplumu olarak Cumhuriyeti kurduysak, her halde bu 300 yıl içinde çok ciddi hatalar yapmışız demektir.

Cevdet Paşa, Sait Halim Paşa, Ziya Gökalp, Zeki Velidi Togan, Fuat Köprülü gibi düşünürlerimizin de defalarca işaret ettikleri gibi, tarihi hatalarımızı, Osmanlı İmparatorluğu'nun neden ve nasıl gerilediğini hiçbir komplekse kapılmadan, objektif ve rasyonel biçimde araştırmak zorundayız. Bunun sonuçlarını da doğru biçimde yorumlamak zorundayız. Milliyetçiliğimizin başlangıç noktası bu olmalıdır. Tarihten ancak bu şekilde ders alırız ve ancak bu şekilde tarihi, bir romantizm konusu olmaktan çıkartıp, bugünümüze ve yarınımıza ışık tutan bir tecrübe haline getirebiliriz. Çünkü, milletler açısından tarih bir tecrübedir.

Mesela, imanımızı kaybettiğimiz için gerilediğimizi söyleyebilir miyiz? Eğer bunu söyleyeceksek, Plevne'de, Yanya'da, İşkodra'da yenik düşüp, Balkanları kaybeden ordulara imansız diyebilir miyiz?

Geleneklerimizi kaybettiğimiz için gerilediğimizi söyleyebilir miyiz? Eğer bu doğruysa, o zaman Osmanlı'nın çöküş nedeni, medresenin yanında mektep açmak veya yeniçeri ocağını dağıtıp yerine düzenli ordu kurmak olur, ki bu da yanlıştır.

Irkımızın safiyetini kaybetmesi nedeniyle gerilediğimiz gibi bir Germen saçmalığına inanacak olursak, o zaman Osmanlı Devleti'nin en parlak döneminin devşirme sisteminin en iyi uygulandığı dönem olduğunu görmezlikten gelmemiz gerekir.

Bence, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme nedenlerini doğru tespit etmek için, dünyanın değişen şartları karşısında nasıl bir tavır takındığımızı ve bu tavrın ne gibi sonuçlar doğurduğunu araştırmak zorundayız. Nedir bu dünyanın değişen şartları?

Çağı yorumlayamadık...

Bence, en tayin edici olay, 1517 yılında Luther'in başlattığı Protestan ihtilalidir. Çünkü, Protestan ihtilalinin iki önemli sonucu olmuştur: Birincisi, ekonomide kilisenin, yani devletin müdahalesine karşı bireyselliği savunması ve o zamana kadar hor görülen kişisel amaçlarla para kazanmak, kâr amaçlayan faaliyetlere girmek gibi anlayışların ortadan kalkmasıdır.

Diğer sonucu ise, kilisenin ve derebeylerin gücünün yok edilmesi suretiyle güçlü kralların yönetiminde yücelen milli devletlerin ortaya çıkmasıdır. Protestanlığın, özde kilise ve devlet müdahalesine karşı şahsı korumaya yönelik bu tutumunun sonucu olarak ticaret, Avrupa tarihinde ilk defa saygın bir uğraş haline gelmiştir. 1650'lerde bireysel rekabete dayalı ekonomik düzen yerleşmiş, günümüz kapitalizminin temelleri Weber'in "Protestan Ahlakı" diye tanımladığı anlayış doğrultusunda atılmış güçlü milli devletler oluşmaya başlamıştır.

"Ticaret ihtilali" diye adlandırılan bu oluşum, zamanla Avrupa'nın, dünyanın geri kalan kısmını önce keşfetmesi, sonra da sömürgeleştirmesi şeklinde gelişti. 19'uncu yüzyılın başlarına gelindiğinde, Avrupa, sermaye birikimini hızlandıran dış sömürgeciliğe ilave olarak, burjuvazinin kendi işçi sınıfını sömürmesi şeklinde gelişen iç sömürgecilikle, o güne kadar rastlanmayan büyük bir birikimi oluşturdu. Sermaye, teknolojiyi destekledi; izleyen sanayi devrimi yine sermayeyi büyüttü.

Şimdi, Paul Kennedy'nin istatistikleriyle, 1900 yılına geldiğimiz de, Osmanlı'nın da dahil olduğu ülkelerin 1750'de 7,5 civarında olan endeksi 3'e düşerken, İngiltere'ninki 10'dan 100'e fırlamıştır.

Batı bu süreci yaşarken, Osmanlı'nın önceleri süper güç olmanın rehaveti ile tavırsız kaldığını, sonraları ise içine kapanma ve giderek koyu bir dini taassup şeklinde tezahür eden ümitsiz bir savunmaya geçtiğini görüyoruz. Çağı yakalayamamak, çağı kaçırmak şeklinde tezahür eden bu tavırsızlığın en çarpıcı örneği, matbaanın bize 250 yıl gecikmeyle gelmiş olmasıdır. Gutenberg tarafından ilk matbaanın açılmasını müteakip, Avrupa'da, örneğin 15'inci yüzyılda 1700 tane matbaa kurulmuştur. Yine 15'inci yüzyılda Avrupa'da 15 milyon kitap basılmıştır.

Buna karşın Osmanlı'da, ilk matbaa baskısı kitap 1729'da yayınlanmış, izleyen 17 yıl içinde ancak 17 eser basılmıştır. Bu 17 eserin toplam tirajı da 13.200'dür. İşin daha da acı tarafı, İstanbul'daki Musevilerin, İbrahim Müteferrika'dan 250 yıl önce, yani aşağı yukarı Avrupa'yla eşzamanlı olarak kendi matbaalarını kurmuş olmaları, İstanbullu Rumların ve Ermenilerin de bunu izlemiş olmalarıdır. Azınlıkların, Osmanlı Devleti'nde ticarete ve sanayiye hâkim olmalarının altyapısı aslında o zaman atılmıştır ve Osmanlı, çağı yakalayamamanın bedelini çok ağır biçimde ödemiştir.

Diğer bir acı örnek, III. Murat zamanında kurulan rasathanenin, 1580 yılında Şeyhülislam Ahmet Şemsettin Efendi'nin Padişah'a sunduğu bir arizada "Gökcisimlerini rasat etmenin uğursuzluk getireceği ve nerede buna teşebbüs edilmişse devletlerin mahvı perişan olduğunu" söylemesi üzerine yerle bir edilmesidir.

Latinceyi de öğrenmiş büyük bir aydın olan Kâtip Çelebi, Fezlekesinde "Allahü tealâ cümle taassup erbabına ihsan vere" diye niyazda bulunduktan sonra, Mîzan-ül Hak kitabında medreseyi eleştirir. Çünkü medrese, aklî ilimleri felsetiyattür deyü, yani imana zararlı olduğu için kaldırmıştır.

Kâtip Çelebi'ye göre, "Bu yüzden şarktan gelen cahiller İstanbul'da tafra satar olmuşlardır. Cahillerin ilim alanında tafra satmaları, beşik uleması, medresenin bozulması hep gerilememizin göstergeleridir". Kâtip Çelebi, bütün eserlerinde, matematik, geometri, tıp, coğrafya, astronomi gibi ilimlerin dine aykırı olmadığı gerçeğini anlatmaya çalışır; ama faydasızdır. Çünkü, genel bir gerileme süreci olan içe kapanma eğilimi güçlü ve köklüdür. Dini taassup, bir tür savunma mekanizması olarak işlemeye başlamıştır.

Uyarılarda bulunan tek aydın, Kâtip Çelebi miydi? Hayır, onun gibi daha birçok uyarıda bulunan aydınlar olmuştur; ama unutulmamalıdır ki, aydınlar da yaşadıkları iklimin birer parçasıdırlar ve kitlelere mal edilemeyen düşüncelerin, uyarıların sonuç vermesi mümkün değildir. Matbaanın Osmanlı'ya 250 yıl geç gelmiş olmasının ağır bedelinin bir başka yönü de bu idi.

Osmanlı, dünyanın değişen şartları karşısında kendisini kurtaracak bir çözüm üretmekte geç kaldığı gibi, başarılı da olamadı. Önce, yükselme devri müesseselerini tekrar ihdas etmeyi denedi. Koçi Bey gibi klasik layihacılar, restorasyon yani eski nizam ve intizamın ihya edilmesini tavsiye ediyorlar; ancak, Prof. Mümtaz Turhan'ın haklı olarak işaret ettiği gibi, değişmenin seyrini takip edemiyorlar, geçmişe saplanıp kalıyorlardı. Tarihin bir döneminde bize büyük başarılar sağlayan koca Osmanlı medeniyetini kazandıran siyasi ve idari sistemin her dönemde aynı sonucu doğuracağını zannetmek, tarihin bir değişme süreci olduğunu anlayamamak demektir.

Nitekim, Yahya Kemal'in ifadesiyle, "Tarih, bir imtidad değişme" yani süreklilik içinde değişmedir. Bizim bunu kavrayabilmemiz için, büyük ve acılı felaketlerden sonra Ahmet Cevdet Paşa'ya Sait Halim Paşa'ya, Ziya Gökalp'e, Yusuf Akçura'ya ulaşmamız gerekecektir.

Koçi Bey'inki gibi, sorunu sistem içinde çözmeye yönelik çabaların başarısız kalması, askeri reform ve ıslahat uygulamalarının devleti kurtarmaya yetmemesi üzerine, gözler Batı'ya çevrildi. Rusya'nın modernleşme çabalarını yerinde gözlemiş olan Sadık Rıfat Paşa'ya göre, "Devlet-i Alîye'nin bekası için, süratle Avrupa'nın taklidinden başka yol yoktu". Bu anlayışla 1839'da Tanzimat ilan edildi.

Tanzimat, bir Osmanlı perestroikasıdır. Gorbaçov da, bizim Reşit ve Âli Paşaların bir benzeridir. Günümüz Rusya'sının geleceğini kestirmek zordur; ama, Osmanlı'nın akıbeti bellidir. Azınlıkları devlete bağlamak ve bir Osmanlı milleti yaratmak için yola çıkan Tanzimat, azınlık milliyetçiliğinin güçlenmesine sebep olmuştur.

1789 Fransız İhtilali'nin "Milli Hâkimiyet" ilkesi, tüm Avrupa da milliyetçilik, yani "Her milletin kendi devletini kurma" fikrini ateşledi. Osmanlı İmparatorluğu'nda 1814'te ayrılıkçı Rumlar, Etnik-i Eterya'yı kurdular. 1821'de Yunan isyanı çıktı. 1829'da, Osmanlı, Yunanistan'ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı.

Yunanistan'ın bağımsızlığı önemli bir olaydı; çünkü, bununla Osmanlı ilk defa askeri bir yenilgi ile toprak kaybetmek yerine, kendi içinden çıkan bir devletle karşı karşıya kalıyordu. Bu durum bir yandan Rumlar dışındaki diğer azınlıkların da ayaklanmasına yol açarken, bir yandan da Avrupa devletlerinin Osmanlı üzerindeki baskılarını artırdı. Çağı yakalama mücadelesinde başarısız kalan, askeri yenilgilerle sürekli toprak kaybeden Osmanlı, şimdi bir de kendi içindeki bu milliyetçi ayaklanmalar yüzünden dağılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. İşte, devleti milliyetçilik cereyanlarına karşı korumak ipin Osmanlı yöneticilerinin ve aydınlarının giriştikleri çabalar, bizim tarihimizdeki ilk siyasi, ideolojik tartışmaların ve Türk milliyetçiliğinin de kaynağını teşkil eder.

Milliyetçilik...

Avrupa'da milliyetçilik, birkaç siyasetçinin programı veya birkaç aydının fantezisi olarak değil, sosyolojik gelişme gibi çok güçlü ve önüne geçilmez dinamiklerin eseri olarak ortaya çıkmıştır. Mesela, şehirleşme bu dinamiklerden biridir. Basın-yayının yaygınlaşması, eğitimin yaygınlaşması, milli burjuvazinin ortaya çıkışı, bu dinamikler arasında sayılabilir.

Milliyetçilikle sosyal gelişme arasındaki bu bağ sebebiyle, Osmanlı coğrafyasındaki ilk milliyetçiler de sosyal bakımdan daha gelişmiş olan Hıristiyan azınlıklar arasından çıkmıştır.

Tanzimat, Osmanlı akımını bir ideoloji haline getirdi. Buna göre, devletin birliği için uyruklar arasında hiçbir fark gözetmeksizin eşitlik sağlanmalıydı. Amaç, din ve millet farkını aşan bir Osmanlı milleti oluşturmaktı. Daha Sultan II. Mahmut zamanında bu Osmanlı milleti için ortak bir kıyafet de tespit edilmişti. Artık bütün Osmanlılar fes giyeceklerdi. Nitekim daha sonra, Osmanlı Hariciye Nazırı Noradungyan Efendi'yle Talât Paşa'nın aynı kıyafeti giydiğini göreceğiz.

İsmail Hami Danişment'in yazdığına göre, Mithat Paşa, bu Millet-i Osmaniye politikası nedeniyle bayrağımızdaki ay yıldızın yanına bir haç koymayı dahi düşünmüştür.

Islahat Fermanı ile bir adım daha atıldı ve kamu hizmetleri de Hıristiyanlara açıldı. Artık gayri müslimlere verilen imtiyazlar, milliyetçilik eğilimlerini bastıracağı yerde daha da artırmıştır. Artık devrin modası olan hocalarla papazları kucaklaştırmak da çözüm olmuyordu; çünkü, azınlıkların inisiyatifi papazların elinden çıkmış, mektepli aydınlara geçmiştir.

Panosmanizm'in dağılmayı önlemek için geliştirdiği "Meşrutiyet ve Hürriyet" formülleri de geçerli olmadı. Ne azınlık temsilcilerinin Meclis-i Mebusan'da Türklerden fazla olması, ne de azınlıklardan bakan tayin edilmesi, hiçbir tedbir, ayrılıkçı milliyetçilik akımlarına karşı fayda vermeyecekti. Ama, kaynaştırma, birleştirme amaçlı Tanzimatlar, Islahatlar, Meşrutiyetler, imparatorluğun millet-i hâkimesi olan Türklerde haklı şüpheler yaratmıştı. Ziya Gökalp, Osmanlı siyasi ve idari yapısının artık azınlıklar lehine ve Türkler aleyhine çalışmakta olduğunu yazıyordu. Türkler, iktisaden ve kültürce kendilerinden daha güçlü olan, üstelik düvel-i muazzamanın, yani Avrupalı süper devletlerin de desteğine sahip olan azınlıkların Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkmaya çalışmaları karşısında, giderek Osmanlı milliyetçiliğinden Türk milliyetçiliğine kaydılar. Bu akım, en başta Türk aydınları, onlar arasında da özellikle genç subaylar arasında güçlenmeye başladı. Yani, Türk milliyetçiliğini küfür ilan edenlerin iddia ettikleri gibi Türk milliyetçiliği İmparatorluğu parçalamamış, aksine, parçalanan İmparatorluğun harabeleri altında kalan Türkler, kurtuluşu kendi kimliklerine bağlanmak ta, çağın gidişine uygun olarak milliyetçiliğe sarılmakta bulmuşlardır.

Türk milliyetçiliği medreseden değil. mektepten çıkmıştır.

Nitekim, Türk milliyetçiliğinin temelinde medresenin hiç aşina olmadığı, hatta adını bile duymadığı Türkoloji, yani o zamanki deyimle Türkiyat araştırmaları vardır. Bu konuda Ahmet Vefik Paşa, Türk dili üzerinde ilk bilimsel çalışmaları yapan kişidir. Onun bu çalışmaları, bizim tarihimizin Osmanlı hanedanıyla sınırlı olmadığını göstermiş, hanedan bilinci ve hanedan tarihi yerine millet bilinci ve milli tarih konseptlerinin kapısını açmıştır.

Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan başta olmak üzere bütün milliyetçi düşünürler, Türk milliyetçiliğinin önündeki en önemli meseleyi, ülkede yüzyıllardır sürüp giden aydın-halk zıtlaşmasının giderilmesi ve hepsini kapsayan bir milli küllür, bir milli şuur oluşturulması olarak görmüşler, ayrıca bu bütünleşmenin ekonomik boyutunu araştırmışlardır.

Sanayileşmemiş bir toplumun iktisatta korumacılık, kültürde millicilik yapması gereğini, bu evrensel gereği Türkiye'de ilk fark edenler milliyetçilerdir. Daha sonra, dışa açılmanın gereğini ilk fark eden de gene milliyetçiler olacaktır. Bunun en önemli sebebi, Türk milliyetçiliğinin mektepten memlekete gelişmiş olması, yani Batı ilim zihniyetiyle, ülke sorunlarının incelenmesi yönünde seyir izlemiş olmasıdır.

Türk milliyetçiliğinin doğuşunda mektepli aydınlar yanında önemli bir olgu da İmparatorluğun başka yerlerinden anayurda yapılan göçlerdir. Profesör Kemal Karpat, bu göçleri incelediği "Ottoman Population, 1830-1914" isimli eserinde, 1830 ile 1914 yılları arasındaki 84 yıl da toplam 50 milyon Müslümanın Osmanlı ülkesine göçtüğünü, bunun çokuluslu Osmanlı toplumunun demografik yapısını etkileyerek Türkleşmeyi sağladığını yazmaktadır. Azınlıkların teker teker çekip gittiğini, İmparatorluğun yıkılmakta olduğunu gören ve bunun şokunu yaşayan Türk aydınları ve halkı, Balkanlardan, Dobruca'dan, Kırım'dan, Kazan'dan, Türkistan'dan gelen bu göçmenleri gördükçe dünyada yalnız olmadığını anlıyor, Ahmet Vefik Paşa'nın, Şemsettin Sami'nin dil ve tarih alanında yazdıklarının doğru olduğunu görüyoruz.

Bu göçlerin ekonomik ve sosyal faydaları ise daha da önemliydi. Türkiye'ye gelen göçmen Türkler, bozkır Anadolu'dan farklı olarak, verimli ve ticaretin daha gelişmiş olduğu yerlerden geliyorlardı. Aralarında ticaret ve sanayide başarılı olmuş aileler vardı ve verimli ziraat usullerini, ticari zihniyeti de beraberlerinde getiriyorlardı. Profesör Karpat'a göre, mesela bugün Türkiye'nin buğday ambarı olan Eskişehir-Ankara-Konya üçgeninde tarımın gelişmesi, buraya Kırım Türklerinin yerleştirilmesinden sonra olmuştur. Balkan Türkleri de, özellikle Marmara Bölgesi'nde tarımın ve ticaretin gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlardı.

Böylece, bağımsızlık ve devlet geleneğine sahip tek Türk toplumu olan Türkiye Türkleri, bu gelenekleri zayıf olan dış Türklerden aldığı milli bir orta sınıf oluşturma ve bir milli iktisat bilinci aşısıyla yeni bir dinamizm kazanmıştır.

Türkiye'nin bugün dünya Türklüğünün gözünde model olmasının tarihi ve sosyolojik temeli buradadır. Bunu gözden kaçırdığımız takdirde, bugünkü milliyetçilik; ekonomik, sosyal ve kültürel muhtevası boşalmış bir duygu taşkınlığı haline gelebilir.

Yusuf Akçura'nın, 1914 yılında Türk Ocakları'nın yayın organı olan Türk Yurdu Dergisi'nin Nisan sayısında yer alan şu satırları, milliyetçilikle, çağdaş iktisadi devlet anlayışı arasındaki kopmaz bağı çok güzel ortaya koymaktadır: "İktisadi uyanışın asıl en mühim ciheti, sanayi ve ticareti hor gören ve `Osmanlı Türküne layık meşgale ancak askerlikle memurluktur' diyen hatalı ve zararlı zihniyetin değişmesidir. Osmanlı, yalnız sipahi ve memurdur. Halbuki, zamanımız devletlerinin temeli burjuvazidir. Muasır büyük devletler, sanayici, tüccar ve bankacı burjuvaziye dayanarak teessüs etmiştir. Türk iktisadi uyanışı, Devlet-i Osmaniye'de Türk burjuvazisinin oluşmasının meydan-ı itibarı olabilir."

Yusuf Akçura, burada burjuvaziyi modern orta sınıf olarak kullanmaktadır. Önemli olan, asrın başında Türk milliyetçilerinin, milliyetçiliği sadece bir milli hamaset, dil ve tarih bilinci olarak değil, bunlardan daha ağırlıklı olarak bir iktisadi modernleşme, başka milletlerle iktisadi rekabet anlamında algılamaları, bu bilince sahip olmalarıdır.

Bu satırların, Birinci Dünya Savaşı gibi askeri kahramanlık duygularının çok yoğun olduğu bir dönemde kaleme alındığını hatırlarsak, I990'lar ve 2000'ler Türkiyesi'nde, Türkiye'yi dünya pazarlarında ileri teknolojiye sahip bir güç haline getirme davasının ne kadar hayati olduğu daha iyi anlaşılır.

Akçura gibi, Ziya Gökalp de bürokratik köylü toplumundan bir orta sınıf toplumuna, pasif köylülükten kurtulmuş aktif, üretken bir Türk toplumuna geçmeyi hedef almıştı. Ancak, yönetimdeki ittihatçılar, asker-bürokrat kökenli oldukları gibi, Alman düşüncesinin etkisiyle milliyetçiliğin iktisadi niteliğinin yoğun askeri hamaset altında ezilmesine neden oldular.

Peyami Safa, Cumhuriyetin bir tür felsefesini yaptığı "Türk İnkılabına Bakışlar" isimli eserinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Atatürk devrimlerinin daha önceki Garpçılık ve Türkçülük akımlarının bir sentezi olduğunu savunmaktadır; çünkü, yaşanan tarih yoksul ve güçsüz Türkiye Türklerinin Turancılığı taşıyamayacağını göstermişti. Gene yaşanan tarih, Panislamizmin de bu cılız omuzlar için çok ağır bir yük olduğunu göstermişti.

Geriye iki şey kalıyordu: Birincisi, Türkiye'yi oluşturan insanları Misak-ı Millî ile belirlenmiş vatan kavramında ve tarih bilincinde imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle haline getirmek; ikincisi de, bu yoksul milleti güçlendirmek. Bunun yolu ise, Garplılaşma veya modernleşmedir. Dolayısıyla Atatürk'ün bütün inkılaplarının amacı, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış, hatta üstüne çıkmış bir millet olmaktır. Laiklik, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" görüşünün siyasi, hukuki ifadesi olarak düşünülmüştü.

Atatürk inkılaplarının daha önceki Türkçülerin programını aştığı ve Turancılığı budanmış bir Türkçülükle, kozmopolitliği budanmış bir Garpçılığı sentez etmek istediği görülüyor.

Ziya Gökalp, hilafetin kaldırılmasından altı ay önce, Halk Fırkası'nın programı olsun diye yazdığı Yeni Hayat Risalesi'nde hilafeti savunmakta; medreselerin kapatılmasından değil, ıslahından yana çık maktadır.

Fuat Köprülü de, Latin harflerinin kabulüne karşı çıkmıştır. Türkçülük akımının öncüleri içinde Atatürk ile en iyi anlaşan Yusuf Akçura olacaktır.

Cumhuriyetin başlangıç döneminde görülmüştür ki, savunabileceğimiz coğrafya, bu topraklardadır. Fetihler artık mümkün değildir, aksine bu güçsüz topluma felaket getirirler.

Çağdaşlaşma Milliyetçilikle beraber düşünülmüştür...

Bu, Türkiye ile sınırlı ve Türkiye'yi birleştirici bir milliyetçiliğin doğuşunu gerektiriyordu ve görülmüştür ki, çağdaşlaşmadıkça güçlü olmak, hatta bu topraklarda tutunmak bile mümkün değildir. Zaten çağdaşlaşma, Türkiye'de her zaman milliyetçilikle beraber düşünülmüştür. Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in temelleri, anayasalarımızda Cumhuriyet'in değişmez vasıfları olarak ifade edilen Türkiye'nin milli, demokratik, laik, hukuk devleti ilkesidir.

Güçlü bir orta sınıf oluşturamayan, güçlü bir orta sınıfa dayanamayan Cumhuriyet, mecburen tek parti döneminde Osmanlı'dan devraldığı askeri bürokratik yapılara dayanmıştır.

Cumhuriyet devrinde arzulanan ekonomik ve sosyal dinamizmin sağlanamamış olmasının esas nedeni de budur. Dinamik ve fonksiyonel bir milli orta sınıfın yokluğu karşısında Cumhuriyet, esasen bürokratik olarak örgütlenmiş, onun partisi olan Halk Fırkası ve sonraki adıyla Cumhuriyet Halk Partisi de bürokratik, taşrada ise sadece eşrafa dayanan bir yapı ve ideoloji olarak şekillenmiştir.

Coşkun bir Türklük ve muasırlaşma heyecanı vardır; ama, bu heyecan dinamik bir milli orta sınıfa dayanmadığı için, Şevket Süreyya'nın deyimiyle, çarklar boşlukta dönmektedir. Ve bir süre sonra da Yakup Kadri'nin belirttiği gibi, bürokratlar bu heyecandan yorgun düşeceklerdir.

Sosyal bakımdan fonksiyonel bir orta sınıf olmadığı için, toplumsal dinamizm sağlanamadığı gibi, heyecandan yorgun düşen bürokrasi de donuk ve hantal bir memur idaresi haline gelecektir. İdare edilenler olarak bezgin ve yoksul bir köylü kitlesi, idare edenler olarak da yorgun ve bürokratik bir hükümet-parti cihazı...

Sonuç şudur: 1927 yılında nüfusumuzun yüzde 75,8'i köylüdür. Aradan 23 sene geçip, 1950 yılına gelindiğinde nüfusumuzdaki köylü oranı yüzde 75'tir. Tek partinin 23 yılında Türkiye'de sosyal yapı değişimi konusunda sağlanan başarı puanı yüzde 0,8'dir. Yani, korkunç bir durgunluk söz konusudur. Başka bir deyimle, bütün sosyal kesimler yerinde saymaktadır.

Bu sosyal realiteden birçok politik ve ideolojik sonuçlar çıkmıştır. Evvela devlet-millet kaynaşması, sosyal, hatta kültürel olarak bile sağlanamamıştır. Geleneksel aydın-halk aykırılığı sürmüş, bütün halkçılık iddialarına rağmen halka ne ekonomik dinamizm, ne de siyasi katılım götürülebilmiştir.

Bu Cumhuriyet Halk Partisi ülküsü yüceltildikçe metafizikleşmiş, halktan kopmuş ve sosyal bakımdan fonksiyonsuz hale gelmiştir. Nitekim, bu yüceltmenin örneğini bütün bir tek parti edebiyatında görüyoruz. Mesela Recep Peker'e göre, "Demokrasi yoz bir rejimdir. Bireycilik, egoizmdir. Komünizm, faşizm gerçi inkılapçıdır; ama yabancıdır. Halbuki, Kemalizm emsalsiz bir rejimdir ve öyle bir rejimdir ki, bütün dünya, bu bürokratik tek parti idaresini örnek almalıdır:'

Slogan, bu emsalsizlik duygusunu ifade etmek üzere, "Biz bize benzeriz" sloganıdır. Aslında Türk dostu bir tarihçi olduğu için Ermenilerin çeşitli düşmanlıklarına maruz kalmış olan Profesör Stanford Shaw, tek parti devrinde bu emsalsizlik anlayışı yüzünden Türkiye'nin içine kapandığını, Türkiye'deki inkılaplarla övünen, ama dünyada olup biten gelişmelere ilgi duymayan bir kuşak yetiştiğini yazmaktadır.

Tek parti devri, Batı'ya bile açık değil; bütün dünyaya kapalı, içe dönük bir devirdir. İçeride halktan kopuk, dışta dünyadaki gelişmelere kayıtsız bir ideoloji gelişmiştir.

Türkiye'de orta sınıfın teşekkülü yönündeki köklü sosyal gelişmelerin ancak demokrasi ile birlikte, rahmetli Bayar-Menderes liderliğindeki Demokrat Parti ile başlayacak olması fevkalade önemlidir. Tek parti devrinde, 1923 yılında şehirleşme ancak 0,8 puan arttığı halde, Menderes'in 10 yılında bu artışın 7 puan olduğunu belirtmek yeterlidir.

Genel hatlarıyla aynı çizginin uzantısı olarak bugünkü Türkiye, artık esas itibarıyla şehirli bir Türkiye'dir. Bölgesinin en ileri ekonomisine sahiptir. Henüz yetersiz olmakla beraber, eskisine göre çok güçlü, dinamik, milli meseleler karşısında duyarlı ve aktif, geçmişteki köylü durgunluğundan sıyrılmış bir orta sınıfa sahip, demokrasi bilinci de ona göre güçlenmiş bir toplumdur.

Acaba yıkılan bir İmparatorluktan Türkleri bir millet olarak çıkarma davasını ifade eden ilk dönem milliyetçiliği ve çağdaş bir yeni devlet kurma davasını ifade eden Cumhuriyet Devri milliyetçiliği bu gün de aynen sürdürülebilir mi? Yoksa, artık milliyetçilikten vaz mı geçmeliyiz? Ya da Türk milliyetçiliği, Türk toplumunun bugünkü ve yarınki meselelerine ve amaçlarına göre, ama tabii ki kendi kimliğini özelliğini, temel tezlerini koruyarak yeni bir anlayışa mı yönelmelidir?

Bizden önceki milliyetçiler, tarihimizdeki şu büyük başarıları sağIamışlar, bugünkü bağımsız varlığımızı sağlamışlardır:

Evvela, değişmez kimliğimizi belirlediler. Biz Müslüman Türkleriz. Bu yönüyle bizim Araplardan da, Hıristiyan Avrupa'dan da farklı bir kimliğimiz ve kültürümüz vardır. Bu kimliğin cihan ailesi içinde siyasi ifadesi, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'dir. Ama, çağımızın bir gerçeğini, ne Meşrutiyet ne de Cumhuriyet milliyetçileri yaşamadılar. Çağımızda sadece iktisadi ve siyasi anlamda devletçilik çökmüyor, aynı zamanda devletçi ideolojiler veya bürokratik zihniyetler de çöküyor. Çünkü, bağımsız birey, milletlerin dinamik ve önder gücünü oluşturuyor.

Milletlerin gücü, çağımızda devletin bürokratik gücünden çok ötede toplumun dinamizmiyle ölçülmekte, başka bir deyişle, sivil toplum dediğimiz devlet örgütlenmesi dışında kalan kesimlerin dinamizmi, bir milletin gücünü tayin edici bir faktör haline gelmiş bulunmaktadır. Demokrasi, sivil topluma geniş bir dinamizm ve gelişme alanı açtığı için, artık sadece insan onurunun bir parçası değil, aynı zamanda milletlerin gelişip güçlenmesinin vazgeçilmez bir şartı olmuştur. Günümüz demokrasisi, sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir yaşam tarzıdır.

Türk Milleti'nin çağımızda dinamik bir güç haline gelmesi ve özellikle 2000'li yılların büyük ufkunu yakalaması için, milliyetçiliği artık demokratik değerlerle birlikte ele almak gerekiyor.

İkinci Meşrutiyet Dönemi milliyetçileri için demokrasi, hayati bir konu değildi; çünkü temel mesele, dağılan İmparatorluğun içinden bağımsız bir Türk devleti kurmaktı.

Cumhuriyet devrinde de demokrasi önemli bir konu olarak ele alınmadı. Asıl ilgi odağı inkılaplar oldu. Çağımızda ise demokrasinin muhtevası zenginleşti, anlamı derinleşti, seçimli hükümet ilkesinin çok ötesinde milli ve evrensel bir süreç haline geldi.

20'nci yüzyıl, tarihin en zengin laboratuarıdır. Demokrasilerin yanında âdeta denenmedik rejim kalmadı. Marksizm, Faşizm, Nazizm gibi müşterek özlerinde bireyi inkâr edip, adı şu veya bu olan bir kollektivitenin üstünlüğü adına totaliter rejimler kuran diktatörlükler denendi.

Üçüncü dünya ülkelerinde milliyetçi ve sosyalist, askeri, bürokratik rejimler tecrübe edildi: Arap milliyetçi diktatörlükleri, Arap sosyalizmi, Afrika sosyalizmi...

İran'da, Şia'daki ruhban sınıfını oluşturan mollaların öncülüğün de, İran milliyetçiliğiyle iç içe bir teokratik rejim denendi, hâlâ deneniyor. 20'nci yüzyılın bu zengin laboratuarından çıkan en önemli sonuç şudur: Savaş şartlarında bile demokrasi güçlüdür. Dünyanın en zengin tabii kaynaklar ülkesi olan Sovyetler, zengin petrol gelirine sahip diktacı veya kralcı çeşitli Arap rejimleri, sağlam bir devlet ve demokrasi geleneği oluşturamayan istikrarsız Güney Amerika ülkeleri... Bunlardan hiçbiri kalkınamadı. Ama, henüz demokrasiye geçmemiş olsalar bile demokrasinin teknik altyapısını oluşturan, toplumsal dinamizmle hızla kalkınan "Asya Kaplanları" denilen ülkeler var ve tabii en çarpıcı sonuç, çöktüğü, çökeceği, en yüksek aşamasının ardından devrimle devrileceği söylenen demokrasi ülkelerinin hem kültürel, hem iktisadi, hem teknolojik, hem bilimsel, hem insan hakları yönünden bütün bir çağa damgasını vuracak kadar güçtü olmaları.

Türkler, hakanlar ve sultanlar tarafından idare edilirken, Avrupalılar da krallar tarafından idare ediliyordu. Türkler, bu rejimi iyi işlettikleri için, bir cihan devleti ve bir cihan medeniyeti kurdular. Bugünkü Türkler, 21'inci yüzyılda büyük ve itibarlı bir yer sahibi olmak için neden demokrasiyi aynı şekilde işletmesinler? Neden bireyin dinamizmini ülke hizmetine sokmasınlar? Gökalp'den Başgil'e, Turhan'a uzanan bu çizgi bize göstermektedir ki, milliyetçi düşünce, sabit, donuk, ülke ve dünya şartlarından soyutlanmış katı bir doktrin değil, değişen şartlara göre Türklüğün hayatiyetini temsil eden dinamik bir bilinçtir. Milliyetçilerin her devirde ve daima milliyetçilikle birlikte ve çok defa eşanlamlı olarak bir de muasırlaşmadan, yani çağdaşlaşmadan bahsetmeleri ve ortaya bu yönde görüşler, projeler, tezler, teklifler ileri sürmüş olmaları da bundandır. O halde, bugünkü aşamada Türk milliyetçiliğinin muasırlaşma davamızın yeni muhtevası ve hedefleri ne olmalıdır?

Değişen çağın önümüze yığdığı sorunları ve açtığı ufukları görmek, kısacası, Türklüğün çağı yakalamasını sağlamak zorundayız. Yeni milliyetçilik ve muasırlaşma burada da iç içedir. Ziya Gökalp'in, "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" kitabını yazdığı zamanki Türkiye ile bugünkü Türkiye farklıdır. İslam dünyasıyla, bugünkü İslam dünyası farklıdır. Batı ile bugünkü Batı farklıdır. Hatta Profesör Mümtaz Turhan'ın, "Garplılaşmanın Neresindeyiz?" eserini yazdığı zamanki Türkiye ve Garp'a göre bugünkü Türkiye ve bugünkü Garp farklıdır. O zaman, sanayi toplumu, insanlık tarihinin en gelişmiş merhalesi sayılıyordu. Bugün, bir bilgi toplumu söz konusudur. Mümtaz Turhan, "Köy Kalkınması" kitabını yazarken, Türkiye bir köylü ülkesiydi. Bugün Türkiye, ağırlıklı olarak şehirli bir ülkedir.

Türkiye'nin jeopolitiği...

Bu büyük değişim karşısında Türkiye'nin önündeki sorunları ve imkânları, dolayısıyla düşünce hayatımızın yeni boyutlarını belirtebilmek için, çok kısa da olsa Türkiye'nin dünyadaki yerini ve kendi iç yapısını incelemek gerekiyor.

Bu topraklarda Türk vatanı 1071'de Alparslan tarafından, Türk Devleti ise, 1075'de İznik'te, Süleyman Şah tarafından kuruldu. O tarihten beri jeopolitik, Türkiye'yi üç ayaklı bir sehpa ya da üç yönlü bir devlet ve toplum haline getirmiştir. Bugün de böyledir, yarın da böyle kalacaktır.

Türkiye'nin bir ayağı veya yönü, Balkanlar yoluyla Avrupa'da İkinci ayağımız Güneydoğu'dan aşağıya Ortadoğu'dur, İslam dünyasıdır. Üçüncü ayağımız ise Kafkasya ve ötesidir.

Bu coğrafya, kültürümüze ve düşüncemize de yansımıştır. Bazen şu yön, bazen öteki yön ağır bassa da, düşünce ve siyasetimizde daima bu üç unsur bulunmuştur. Şimdi, Türk coğrafyasının bu üç ayağına yakından bakalım:

Birinci ayağımız Avrupa'dır. Burada, en karmaşık, en zorlu, en kalıcı sorunlarımız Yunanistan'ladır. Kıbrıs ve Ege meselelerimiz vardır. Ayrıca Yunanistan'ın bütün Avrupa ve diğer uluslararası forumlarda bize karşı düşmanlık gütmesiyle karşı karşıyayız. Batı Trakya ve Bulgaristan Türklüğü, Türkiye'nin sadece tarihe, kültüre, soydaşlığa değil, ayı zamanda uluslararası hukuka ve ikili anlaşmalara dayanan vazgeçilmez bir ilgi alanıdır.

Dünkü dünyada iki tane süper güç vardı; birisi Amerika, diğeri Sovyetler Birliği. Bugün tek bir süper güç vardır, hem ekonomik, hem askeri bakımdan Amerika. Fakat, Brezenski'nin deyimiyle, "Siyasetlere yön veren felsefeler söz konusu olunca, inisiyatif Avrupa'dadır".

Güvenlik ve işbirliği kavramları etrafında oluşan AGİK, giderek çok güçlü, efektif bir siyasi felsefe haline gelmiş ve Fransız İhtilalinin 200'üncü yıldönümünde Marksizm'in 70 yıllık rejimi yıkılmıştır.

Bir taraftan Avrupa'da çeşitli vesilelerle boy gösteren Haçlı kompleksi, öte yandan başta Yunanistan olmak üzere Ermeni ve diğer Türk aleyhtarı lobilerin faaliyeti Türkiye'yi ciddi sorunlarla karşılaştırıyor. Hatta bazen devlet politikalarında olmasa bile, çeşitli lobilerde ve politik, sosyal, kültürel kurumlarda Sevr Anlaşması telaffuz ediliyor.

Kıbrıs meselesinde de daima bize baskı yapılıyor. AET üyeliği için, yani Türkiye'nin Avrupa'ya üye olarak girmesi için bize çifte standartlar uygulanıyor. Demek ki, Türkiye'nin Avrupa'daki ayağı imkânlarla problemlerin iç içe olduğu bir yere basmaktadır.

İkinci ayağımız Kafkasya'dadır. Osmanlıların, Azerbaycan'ı, Kırım'ı fethetmeleri, Don-Volga Nehirlerini birleştirmek suretiyle Hazar Denizi'ne su yolu açmak amacıyla Astırhan Seferi'ni düzenlemeleri; sonra Çarlık Rusyası'nın, Kırım ve Azerbaycan'ı alması; Bolşevizm zamanında, Stalin'in Boğazlarda üs istemekle yetinmeyip, bizden Kars ve Ardahan vilayetlerimizi talep etmesi bölgenin stratejik önemini yansıtan geçmişteki olaylardır.

Bugün bölgedeki en büyük problem, Ermenistan'ın yayılmacı emeller gütmesidir. Sovyet Ermenistan Parlamentosu aramızdaki sınırların geçersizliği iddiasını kanıtlamak için komisyon kurmuştur. Gorbaçov'un milisleri silahsızlandırma çağrısını Ermeniler reddetmişlerdir.

Milli mücadelenin en zor günlerinde bile Mustafa Kemal Paşa, Kazım Karabekir Paşa'ya 20 Aralık 1920'de çektiği telgrafta, "Karabağ'ın Azerbaycan'a bağlanması için gayret edilmesi" emrini veriyordu. Hem Azerbaycan Türklerine duyduğumuz engin sevgi ve sorumluluk, hem de Türkiye'nin bölgedeki güvenlik ihtiyacı bunu gerektiriyordu.

Öte yanda, Türk-Sovyet ilişkileri tarihin hiçbir döneminde olmayan bir yoğunluk ve karşılıklı güven kazanmaktadır. Sovyetlerde 70 milyon Türkün bulunması ve bunların Türkiye'ye duyduğu engin sevgi sarsılmaz tarihi ve kültürel bağlar, Kafkasya'dan Çin sınırına kadar ekonomik ve kültürel temellere dayanan sağlam bir dostluk ve istikrar kuşağı oluşturma imkânı vermektedir.

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesi'nin oluşturulması, Balkanlardan Kafkasya'ya, bir istikrar, işbirliği ve güven iklimi meydana getirecektir. Ama Ermenistan'ın şoven politikalara devam etmesi, Kafkasya'da düzenin sağlanamaması, Sovyetlerin istikrarsızlığa, iç savaşa, Stalinizm'e kayması, Türkiye'nin Kafkasya ayağını ciddi biçimde rahatsız edecektir. Demek ki, bu ayağımız da imkânlarla birlikte risklerin bulunduğu bir coğrafyaya basmaktadır.

Üçüncü ayağımız Ortadoğu'da. Saddam'ın saldırganlığı, Körfez savaşı, savaş sonrasında Irak'ın parçalanması veya parçalanmaması, yahut federatif bir yapıya yönelmesi gibi ihtimaller, birdenbire hem dünya, hem de Türkiye açısından bölgeyi sıcak bir bölge haline getirmektedir. Tarihte Ortadoğu devletleri Anadolu'ya ilgisiz kalamadığı gibi, Anadolu devletleri ve tabii SeIçuklular ve bilhassa Osmanlılar da Ortadoğu'ya ilgisiz kalamamışlardır. Bu jeopolitik, bölgede tehlikeli, hatta kanlı rekabetlere, sürtüşmelere yol açabileceği gibi, rasyonel düşünülürse çağımızda barış ve işbirliğine de zemin oluşturabilir.

Arap milliyetçiliği henüz romantik ve militan dönemini yaşıyor. İsrail işgalciliği bunu körüklüyor. Sosyo-ekonomik bunalımlar bir yandan radikal Panarabizm'i, öte yandan fundamentalist akımları körüklüyor.

Bölgede dünyanın en zengin ve en uzun ömürlü petrol rezervinin varlığı hem bölge dışı güçlerin müdahalelerine, hem Araplar arası ihtilafların derinleşmesine sebep oluyor. Bazı Araplar, Osmanlı İmparatorluğu sebebiyle Cumhuriyet Türkiyesi'ne karşı kompleks duyuyorlar. Kısmen Suriye, daha çok da Irak, su meselesini problem haline getirmişlerdir. Kıbrıs, Bulgaristan ve Batı Trakya Türkleri konusunda Türkiye Filistin davasına verdiği desteğin yarısını bile Araplardan görememiştir.

Görüldüğü gibi, ayağımızı bastığımız üç coğrafyanın içinde büyük imkânlarla birlikte büyük riskler iç içe bulunuyor. Riskleri giderip, imkânları genişletmek için Türkiye'nin güçlü olması gerekiyor. 2000'li yıllarda Türkiye'nin dünyadaki yeri buna bağlıdır.

İşte bu noktada milliyetçilik, çağdaşlık, demokrasi üçlüsünün yeniden düşünülmesi, yeni muhtevalara kavuşması gerekiyor. Bizim kuşağımızın tarihi misyonu budur. Başka bir deyişle 21'inci yüzyılda, Türkiye'nin, dünyanın kenar mahallesinde mi, yoksa medeniyet merkezin de mi yer alacağına karar vermek gibi büyük bir milli sorumluluk vardır bizim neslimizin omuzlarında.

Türkiye, Cumhuriyetin ilanından günümüze kadar fert başına milli gelirini, yıllık ortalama olarak ancak yüzde 3,2 gibi hayli düşük bir oranda artırabilmiştir. Kalkınmaya bizden sonra başlayıp, bizi geçmiş, bugün güçlü hale gelmiş ülkeler çoktur. Kalkınmanın dar anlamda iktisadi bir mesele olmayıp, eğitim, zihniyet ve ahlakla ilgili yönleri bulunduğuna göre, pek de iyi bir performans gösterdiğimiz söylenemez. Halbuki şimdi fırtınalı bir döneme giriyoruz. Ülkemizin bütünlüğünü bile tehdit eden ihtimaller söz konusudur. Anadolu jeopolitiği, Türkiye'nin iktisat, bilim, ahlak ve kültürce güçlü ve gelişmiş bir ülke olmasını zaruri kılmaktadır. Türkiye âdeta bıçak sırtındadır. Türkiye açısından en hayati mesele şudur:

Türkiye, 2000'li yıllarda dünya refahının, dünya biliminin, dünya teknolojisinin, kısaca medeniyetin mamur bir semtine mi sahip olacak, yoksa dışlanıp kenar mahallelerden birine mi itilecek? Başka bir deyişle, yarının medeniyetine mi sahip olacağız, yoksa yarınki medeniyetin proletaryası mı olacağız? Medeniyetin proletaryası olmak... yani refah onlara, yoksulluk bize; temiz sanayi ve bilgi toplumu onlara, kirli, zehirli sanayi bize; bilim ve bilimsel yaratıcılık onlara, taklitçilik ve gerilerden nefes nefese bir sürünme bize; dostluk ve bütünleşme onlara, yoksulluğun kışkırtacağı sınıf kavgaları, etnik kavgalar bize; dünyanın kaderinin kararlaştırıldığı ve dünya nimetlerinin paylaşıldığı uluslararası toplantılarda hakimiyet onlara, mahkumiyet bize. Hulasa, onlar gelişmiş ülke, sanayi toplumundan bilgi toplumuna, sibernetik çağına, yüksek teknoloji ekonomisine geçmiş ülke; biz ise gelişmekte olan, sanayileşmeye çalışan ülke.

Dikkat etmişseniz, bu ayırım, dünyamızdaki bir gruplaşmaya uygun düşüyor: Gelişmiş Kuzey, gelişmekte olan Güney. Gelişmiş Kuzey ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avrupa ve Japonya ile Uzak Doğu'nun yeni sanayileşmiş ülkelerinden oluşuyor. Bu grupta fert başına milli gelir genelde 10 bin dolardan 20 bin dolara doğru tırmanma sürecindedir. Bu ülkeler sadece zengin değildirler. Zengin oldukları için, en çok birbirleriyle alışveriş yapmaktadırlar. Dünya ticaretinin yüzde 65'i bunların arasındadır. O yüzden, sermaye ve teknoloji 1 ketleri, bu ülkelerle yoksul Güney ülkeleri arasında olmaktan çok, kendi aralarında yapılmaktadır. O yüzden zengin ve fakir ülkeler arasındaki fark giderek büyümektedir.

Zengin Kuzey ülkeleri, dünya bilim ve teknolojisi üzerinde de adeta tekele sahiptirler. Dünyanın bilim üretme potansiyelinin göstergesi sayılan bilimsel makalelerin yüzde 82,94'ü en gelişmiş ilk 10 ülke, yüzde 9,57'si ikinci 10 ülke tarafından yayınlanmıştır. Başka bir deyişle dünya bilim potansiyelinin yüzde 92,5'i bu ülkelerin elindedir. Türkiye ise 40'lı rakamlarla oynamaktadır.

Bu iktisatça, bilimce ve kültürce zengin Kuzey ülkelerin altında Güney kuşağı denilen ülkeler ise ağır ekonomik, sosyal, kültürel problemler içinde çırpınıyorlar; etnik, sosyal veya ideolojik kavgalar bu kuşakta görülüyor.

Kuzey kuşağında insanlar günde ortalama 4 bin kalori ile beslenip zihnen ve bedenen güçlü olurken, Güney ülkelerinde günlük kalori miktarı 2000'den daha aşağılarda seyrediyor. Açlık ve kötü beslenme, beden, hem ruh ve zihin sağlığını bozuyor.

Türkiye ayak baslığı bu üç coğrafi alanda ve dünyada hangi ekonomik, kültürel ve zihni bilimsel standartlara sahip olarak önümüzdeki yüzyılda güçlü olabilir, etkili olabilir, tarihin kendisine yüklediği görevleri yerine getirebilir? İşte Türk milliyetçiliğinin gündemi budur.

Türkiye hızla gelişen bir ülke olduğu için, büyük bir yapısal sarsıntıyı yaşıyor. Bu sarsıntı, hem sosyal, hem kültürel şok doğuruyor. Ülkemizdeki sosyal gerilimlerin, ahlak bunalımının ve etnik kışkırtmaların temelinde bu sosyal ve kültürel şoklar vardır.

Ülkemizde evvela yapısal bir gelir dağılımı bozukluğu var. İddiaların aksine, gelir dağılımında 1973'e göre 1990 yılında nispi bir düzelme olmuştur. Gelişmiş toplumlarda, nüfusun en fakir yüzde 20'si ile zengin yüzde 20'si dışında kalan orta gelir grubu milli gelirin yüzde 50'den fazlasını alırken, bu oran ülkemizde yüzde 40'ın altındadır. Bu tablo, sadece adalet duygusunu rencide ettiği için değil, aynı zamanda birçok sosyal ve kültürel yaralara sebep olduğu için de olumsuzdur.

Bu sarsıntılı geçiş süreci ülkemizde ahlaki değerlerde yozlaşmaya yol açıyor. Toplumumuzu kültürsüzleşme sürecine itiyor. Zaten okuma alışkanlığı olmayan bir toplum, kültür kalitesi şüpheli, hatta arabesk ve Lümpen yönü yaygın bir görüntü veya seyirci alışkanlığına sürükleniyor. Bunun neticesi de, toplumumuzda görüntü unsurunun kalite unsuruna ağır basmasıdır. Buna bir de sonradan görmelik eklenince, hem ahlak, hem kültür yozlaşması karşımıza çıkıyor.

Bu manevi, ahlaki erozyon, toplumumuzda hukuk zihniyetini de tahrip ediyor. Hukuk, işe yaradığı zaman bir servet ve kudret faktörü gibi sahip çıkılan, ama hırslarımıza uymadığı zaman ya açıkları bulunarak, ya sulandırılarak aşılması gereken bir engel gibi görülüyor. Hukukun, ahlakın, toplum değerlerinin, topluma karşı sorumluluk duygularının horlandığı veya hiç olmadığı toplumlar gelişmiş toplumlar değildir. Ortadoğu'nun, Afrika'nın, Güney Amerika'nın toplumlarıdır. Halbuki Türk milleti, Ortadoğu'nun, Afrika'nın, Latin Amerika'nın tarihsiz ve devletsiz; hukuk ve devlet terbiyesi bakımından da sonradan görme olan eski sömürge veya eski feodal yahut eski kabile toplumları gibi değildir. Türk tarihi, köklü bir devlet geleneğinin, devlet terbiyesinin, hukuk bilincinin, sosyal dayanışma ve sorumluluk duygusunun hakim olduğu bir medeniyet tarihidir.

Kazanç hırsı, toplum dinamizmi için gereklidir. İktisatta, siyasette, bilimde, sanatta, hayatın her sahasında daha fazlasını başarmak, daha yüksek standartlara ulaşmak için hırslı bir toplum olmalıyız. Aksi taktirde, biraz önce örneklerini verdiğim durgunluk, ilgisizlik hatta duygusuzluğa sürükleniriz. Ama, sırf kazanç hırsı bir toplumu geliştirmeye, sağlıklı ve güçlü bir millet olmaya yetmez. Dünyada bunun örneği yoktur. Gelişmiş ülkelerin hukuk anlayışındaki derinlik, kültürel değerlere verdikleri önem, toplumsal ahlakın gücü bize göstermektedir ki, 2000'li yıllarda bizim de dünyanın kenar mahallesine, yani dünyanın marjinaline itilmeden, layık olduğumuz yeri alabilmemiz için, Türk toplumunu, iktisat, eğitim, kültür, ahlak, hukuk, sağlık ve geleceğe dönük güçlü bir motivasyon duygusuyla ele almamız gerekiyor.

Dayandığı üç coğrafi bağlantıyla Avrupa'dan, Ortadoğu'dan ve Kafkasya'dan esebilecek rüzgarlara açık bir vatan coğrafyasında yarınki Türkiye'yi nasıl düşünmeliyiz? Toplumumuza nasıl bir motivasyon vermeliyiz? Hangi iktisadi hedeflere yönelmeli ve nasıl bir milli değerler iklimi oluşturmalıyız? Özetle, nasıl bir yarınki Türkiye'ye yönelmeliyiz?

Evvela, bu Türkiye'nin dışa açık olması lazımdır. Dünyanın en büyük hammadde ve nüfus kaynağına sahip olan Sovyet Bloku bile dışa kapalı, yani içe dönük olarak yaşayamadı. Dünya ekonomisinden daha fazla pay almadan, iktisaden daha güçlü olmamız mümkün değildir. Ürettiğimiz malı dışarıya satamazsak, ihtiyacımız olan malı dışardan alamazsak, bu fırtınalı coğrafyada iktisaden güçlü olamayız.

İkinci olarak, Türkiye'nin demokrat olması lazımdır. Demokrasinin dinamik bir toptum meydana getirdiği; ancak, hür düşünen, hür inanan ve hür teşebbüs sahibi toplumların bilim, teknoloji ve kültür üretebildiği gerçeği artık tartışılmaz bir biçimde ispatlanmıştır. Demokrasi olmadan, özgürlük ortamı olmayacağı gibi, devlet ve sivil toplum kurumları üzerinde sosyal kontrol oluşturmak da mümkün değildir.

Türkiye dünyadaki yerini almalıdır. Türkiye, bütün uluslararası iktisat, siyaset, bilim, teknoloji ve kültür kurumlarında yer almalı; kendi çıkarını, kendi siyasetini, kendi kültürünü temsil etmelidir. Yer almadığımız bir uluslararası platform, Türklüğün savunulmadığı, tanıtılmadığı, etkinlik gösteremediği bir forum demektir. Küçülen dünyada bunu düşünmek mümkün değildir.

Türkiye, kendi bölgesel gücünü oluşturmalıdır. Dünyanın küçüldüğü bir çağda bloklar ortadan kalkıyor, artık iki kutuplu dünya yoktur. Bunun yerine bölge güçlerinden oluşan bir dünya meydana geliyor. AT bunun örneğidir, Amerika ile Kanada arasındaki entegrasyon bunun örneğidir. Türkiye'nin de Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu üçgeninde barış ve ekonomik işbirliği politikalarıyla bir bölgesel güç oluşturması şarttır. Tabii bütün bunları başarmak, Türkiye'nin iktisat ve milli kültür bakımından güçlü olmasını gerektiriyor. Bizim milliyetçi, muhafazakâr ve çağdaş, yani muasır düşünce geleneğimiz, böyle bir Türkiye'ye ulaşmakta bize rehber olacaktır. Türkiye'nin acil vazifesi, dünyada ekonomik güç haline gelmek için de, ülkesindeki insanları refaha kavuşturmak için de, ekonomik kalkınmada lokomotif görevi yapacak olan güçlü, yaygın ve dinamik bir orta sınıf meydana getirmektir. Böyle bir orta sınıf, bir yandan ekonomik modernizasyonu ve kalkınmayı hızlandırırken, bir yandan da Ziya Gökalp'in dikkat çektiği anlamda ülkemizde milli bir işbölümü, yani herkesin katıldığı bir iktisadi entegrasyon ve nüfus harmanlaması meydana getirecektir.

İstanbul'daki bir firmanın Hakkâri'deki bayii, Diyarbakır'daki bir firmanın Edirne'deki bayii çoğaldıkça, Türkiye bütünüyle sanki bir fabrika gibi biri birine kenetlenmiş, bir yeri öteki yerlerine bağlı olarak ahenkli bir biçimde çalışan, işbirliği yapan bir ekonomik entegrasyona ulaşmalıdır. Bu yönde büyük mesafeler kat edilmiştir; ama daha hızlı gitmek mecburiyetindeyiz.

Türkiye, hızla gelişen ekonomik gücü tarafından desteklenen bir konut politikası izlemelidir. Gecekondunun, mahalli farkları kutuplaştırıcı yapısı yerine, apartmanın, büyük işyerlerinin insanlarımızı harmanlayan dinamik yapısına ulaşmalıyız.

Türkiye, 2000 yılında ülkemizi gelişmiş ülkeler arasına sokacak bir klasik, mesleki, teknik eğitim düzeyine ulaşmalıdır. İyi eğitilmiş nüfus, gelişmiş bir ekonomi için gerekli olduğu gibi, milli kültürün güçlenmesi, kalite kazanması için de gereklidir.

Türkiye'nin iç yapısı bakımından bir fabrika bütünlüğüne ve ahengine kavuşması sadece bir iktisadi entegrasyon örneği olarak zikredilebilir. Halbuki insanlar makina değildir. İnsanların bir değerler dünyası vardır, manevi kimliği vardır. Kimliğini kaybeden insanlarla sağlıklı bir toplum oluşturmak mümkün değildir.

Bizim hiçbir şartta fedakârlık edemeyeceğimiz ve 2000'li yıllarda da gururla taşıyacağımız kimliğimiz Müslüman Türk olmaktır. Türklüğün tarihinde büyük bir medeniyet ve devlet tecrübesi olduğu için, Türklüğün Müslümanlığı, bu tecrübeye sahip olmayan toplumların Müslümanlık anlayışından farklıdır. Rahmetli Profesör Erol Güngör'ün bir tespiti vardır: "Din değişmez ama, insanların din anlayışı devirlere, zamanlara, sosyal şartlara göre değişmektedir."

Bugün İran'da ve bazı Arap toplumlarında görülen devrimci veya fundamentalist denilen anlayışlar bambaşka geleneğin mahsulüdürler. Profesör Bernard Levis'in de belirttiği gibi, Arap toplumları Abbasilerden sonra başkaları tarafından idare edilmişlerdir. O yüzden, çeşitli sebeplerle kargılaştıkları problemlerden başkalarını sorumlu tutmak, yabancı düşmanlığına kapılmak gibi bir takım duygulara kapılmışlardır. Problemlerini çözmek yerine birilerini suçlamak, başka bir deyişle, rasyonel çözümler aramak yerine düşmanlıklarla körüklenmiş, fanatik ideolojilere kapılmak... Böylece onlar, üçüncü dünya ülkelerindeki Marksist devrimcilerin komplekslerine düştüler. Bu tür komplekslerden kaynaklanan bir yorum, bizim samimi, deruni Müslümanlığımızla bağdaşmaz.

İran, bağımsız devlet olarak tarihte varolmuş; fakat, eski Pers ve Sasanilerin Tanrı-krallar anlayışını, İslâm'da yeri olmayan bir ruhbanlık yorumuyla bütünleştirmiştir. Bizim Müslümanlığımız ise en deruni ve asli yorumunu Türkistanlı Ahmet Yesevi'de, onun çizgisinden giden Hacı Bektaş Veli'de, Yunus Emre'de, Mevlâna'da bulmuştur. Yetmiş iki millete bir gözle bakan Yunus Emre olmasaydı, Osmanlı harikası olur muydu? Yunus Emre'de ete kemiğe bürünen bu insandan Allah'a, yeryüzünden metafiziğe yönelen vicdan, insanoğlunun asli kalitesinin göstergesidir.

Bunu tarihin bir dönemine mahsus sayamayacağımız gibi, konserve de edemeyiz. O yüzden diyoruz ki, bizim muhafazakârlığımız dinamiktir.

Sözlerimi, Profesör Erol Güngör'ün, "Tarih, Kültür ve Milliyetçilik" kitabından aldığım bir bölümü okuyarak kapatacağım:

"Milliyetçilerin en çok dikkat etmeleri gereken bir hassas denge noktası, durağan bir muhafazakârlıkla milliyetçiliğin birbirine karıştığı yerdir. Milliyetçiliğin tarihi değerlere büyük önem vermesi, özellikle modern çağın değerleri bu eski değerlere göre insanı tatminden çok uzak kaldığı zamanlarda onları kolayca aldatabilir. Milliyetçilik, kendi içine kıvrılmış, kapalı bir sistem değildir. Kendini devamlı yenilemek zorundadır. Geçmişte kullanılan bir sanat formunun, büyük kıymet verilen bir fikir veya edebiyat eserinin, bir kıyafetin, insanları her zaman ve mekânda aynı derecede tatmin etmesi beklenemez. Eskiye devamlı bir şeyler katarak onu her an yenilemediğimiz takdirde, tıpkı bir müzede yaşayan insanlara benzeriz. Müzeler güzeldir; ama hayatın dışında şeylerdir."

 

SORULAR - CEVAPLAR

SORU: Türkiye'nin önündeki problemlere baktığımızda yüz 85'inin Lozan'da terk ettiğimiz haklarımız olduğu görülüyor. Buna göre, Lozan barış mı, hezimet mi?

MESUT YILMAZ: Tabii, bu soruyu cevaplayabilmek için, meseleye aslında 1990'ların penceresinden değil, 1923'ün şartları ışığında bakmak lazım. O günkü şartları kafamızda tecessüm ettirdiğimiz zaman görülen manzara hiç de parlak bir manzara değil. Mesela, ordunun durumu... savaştan yılgın, daha Balkan Savaşı'ndan beri durmadan savaşan, üç cephede savaşan bir ordu. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde devletin tam kontrol kurmasını engelleyici bazı başkaldırmalar, isyanlar vardır ve nihayet bürokratik yapı da zannedildiği kadar, bugün sanıldığı kadar kuvvetli bir yapı değil. Bu şartlar içinde, zannediyorum, ulaşılabilecek olan azami imkânlar sağlanmıştır; ama 1923'ün şartlarında sağlanan o noktayı 1930'ların, 1950'lerin, hele hele 1990'ların şartların değerlendirdiğiniz zaman, bunlar her zaman yetersiz görünecektir.

Mesela, şimdi çok aktüel olan bir konu var: Musul, Kerkük'ün aslında Misak-ı Millî hudutları içinde belirlenmiş olmasına rağmen, Lozan'da fiilen milli sınırların dışında olduğunun kabul edilmiş olması ve da sonra hukuken terk edilmesi. Burada zannediyorum ki, en önemli tayin edici faktörlerden birisi de Şeyh Sait İsyanı olmuştur. İngilizler, milli sınırlarımız içerisinde hem etnik, hem dinsel kökenli bir isyan organize etmek suretiyle Osmanlı'ya daha önce yaptıklarının benzerini yeni Türkiye Cumhuriyeti'ne de yapabileceklerini ihsas ettirmişler, bu mesajı doğru algılayan Mustafa Kemal, Musul meselesinde ısrarlı olmamıştır. Çünkü, o günkü şartlar içerisinde Türkiye Cumhuriyeti'nin böyle bir mücadeleyi götürme imkânı yoktu. Ama başta söylediğim gibi, Lozan'ı biz bugün realist biçimde, gerçekçi biçimde değerlendirebilme imkânına sahip değiliz. Bu değerlendirmeyi yapabilmek için o günkü şartlara dönebilmemiz lazımdır. O günkü şartlar ışığında o değerlendirmeyi yapmamız lazımdır ve o şekilde yapılacak objektif bir değerlendirme zannediyorum, Lozan'ı yapanların lehine bir sonuç verecektir.

SORU: Dışişleri Bakanlığı'ndan ayrılma sebebiniz kamuoyunda tam anlaşılamadı. Bugün bu konuda ilave bir şeyler söyleyebilir misiniz?

MESUT YILMAZ: Şimdi, benim siyasette benimsediğim, şiar edindiğim bir prensip var: Hiç yalan söylememek, ama doğruları zamanında söylemek. Bu sorunun içerisindeki sitem haklıdır. Yani ben Dışişleri Bakanlığı'ndan ayrıldığım zaman, bunun gerekçesini kamuoyunu aydınlatacak biçimde geniş olarak ortaya koymadım. Bugün bunun şartlarının tam olarak sağlandığı kanaatinde değilim; ama aradan bir seneden biraz fazla bir sene süre geçtiği için, bugün biraz daha fazla bir şey söyleyebilirim.

Ben Dışişleri Bakanlığı'na 1987 seçimlerinden sonra geldim. 1989'un 10 Kasımında yeni Cumhurbaşkanımız göreve başladı ve yeni bir Hükümet teşekkül etti. O Hükümet içinde benim Dışişleri Bakanlığı görevine devam etmem istendi. Aynı tarihte, yani Sayın Cumhurbaşkanımızın göreve başladığı tarihte, Bulgaristan'da Jivkov yönetimi uzaklaştırıldı, aynı gün yönetimden uzaklaştırıldı. 1989 Kasımıyla benim görevden ayrıldığım 1990 Şubatı arasındaki üç aylık süre, yani Akbulut Hükümeti'nde görev yaptığım süre, Türkiye'nin dış ilişkileri bakımından olağanüstü yoğun bir döneme rastladı, problemli bir döneme rastladı.

Bulgaristan'da yönetim değişikliğinden sonra, geçici yeni yönetimle Kuveyt'te görüşmeler yaptık; oradaki Türklerin bu geçiş yönetimi sırasındaki akıbetlerini belirlemek, onların haklarını yeni yönetimden talep etmek için müzakereler yaptık. Yine aynı dönemde, Amerika'da, NATO'da Cumhuriyetçilerin lideri olan Dole, Ermeni Tasarısı'nı gündeme getirdi; yani Amerika'da da o kavgayı vermek durumundaydık. Yine aynı dönemde, Yunanistan'da bazı azgın Yunanlılar, hükümetin de müsamahası ve desteği ile Batı Trakya'da soydaşlarımıza saldırdılar.

Yine aynı dönemde -bunlar hep o üç aylık dönemde oluyor- Azerbaycan'da Sovyet ordusu Azerbaycan'a girdi ve büyük bir direnmeyle karşılaştı. Yine aynı dönemde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kıbrıs meselesini görüşüyordu.

Şimdi, bu kadar problemli bir dönemde, yeni göreve başlayan Başbakan'la çalışıyoruz. Dışarıya evvela sağlam bir görüntü vermemiz lazım, yani Türkiye'deki bu demokratik geçişin problemsiz olduğunu ortaya koyacak sağlam bir görüntü vermemiz lazım, tek ağızdan konuşmamız lazım. Bunu sadece Hükümet için söylüyorum, elbette ki muhalefet partileri, inandıkları gibi, istedikleri gibi konuşmak durumundadırlar, ona bir şey diyemem; ama onu da belli bir çizgiye çekebilmek için, bilgi noksanlığından doğan bazı yanlışlıkları önlemek için çok sık biçimde muhalefet liderlerini ziyaret ediyorum, onlara bilgi veriyorum. Maalesef, Hükümet olarak, bu konuda tek sesli bir görüntü veremedik. Hükümetteki bazı arkadaşlarımız, benim hükümet anlayışımla bağdaşmayan bazı açıklamalarda bulundular. Bu açıklamalar benim görüştüğüm yabancı Bakanlarla yaptığım görüşmelerde benim önüme konuldu. Bunlardan dolayı ciddi rahatsızlıklarım oldu.

Göreve başladıktan iki ay kadar sonra Sayın Başbakan'la, Sayın Cumhurbaşkanı'yla görüştüm, bu sıkıntılarımı söyledim; böyle kritik bir dönemde bu kadar çok sesli bir görüntü vermeye hakkımız olmadığını, bu şartlar altında göreve devam etmeyeceğimi söyledim. Hatta Sayın Başbakan'dan, ya bunları önlemesini ya da bana müsaade etmesin istedim. Sayın Başbakan bana söz verdi ve bu karışıklığı önlemek için iyi niyetle elinden gelen çabayı yaptı. Fakat benim yine yurt dışında olduğum bir sırada, Bakanlar Kurulu toplantıları gazetelerde yayınlandı. Bazı Bakanlar, dış politikayla ilgili farklı beyanlarda bulundular. Bunun üzerine geldim. Tekrar, gelir gelmez, Sayın Başbakan'la görüştüm. Kendisi de durumun bir ay öncesine nazaran daha kötüye gittiğini kabul etti; ben de bu durumda, istifamı verdim.

Bunları şunun için söylüyorum: İstifamın arkasında, bunun dışında başka bir neden yoktur ve istifam bütün devlet usullerine riayet edilerek gerçekleşmiştir. Çok kısa olan istifa gerekçemde, o tarihte ancak o kadarını söyleyebilmiştim; bugün bu kadarını söyleyebilirim.

Benim, Rize'li bir hemşehrimin İstanbul'da bir mezar taşı var, yani merhum bir hemşehrimin bir mezar taşı var; o mezar taşında şöyle yazıyor: "Hastayım dedim, inanmadınız; hastayım dedim, inanmadınız; ne oldu şimdi?" Benim istifam da öyle oldu.

SORU: "Bilim adamları Kürtlerin Türk olduğunu; Kürtçenin, Farsça, Arapça ve Türkçe'nin karışımından meydana geldiğini söylemektedirler. Son çıkarılmak istenen kanunda, bir azınlık yaratılarak, ileride Türkiye'nin bütünlüğünü bozmaya zemin hazırlamıyor muyuz? Yaratılacak olan bu gelişmeler Türkiye yi tehlikeye sokmaz mı?"

MESUT YILMAZ: Bu sorunun içinde de yer alan kanun, içinde de atıf yapılan kanun, 18 Ekim 1983'de çıkartılan 1932 sayılı Kanundur. Bu kanun, bir hukuk garabetidir. Çünkü, insanların anadilini kanunla tayin etmek mümkün değildir. Maalesef, bizim Anayasamız da "yasaklanmış dil" deyimi geçmektedir. Bunların acilen kaldırılması gerekir. Çünkü bu yasaklar, ne günümüz Türkiyesi'ne yakışır, ne Türkiye'nin uluslararası taahhütlerine uygun düşer.

Türkiye'de devlet, vatandaşlarının bildikleri veya diledikleri dili kullanmalarına karışmamalıdır. Ama, Türkiye'de devletin de fedakârlık yapamayacağı bir konu vardır; o da, Türkiye'de resmi dilin sadece Türkçe olduğudur. Aslında, bu soruda da yer verilen bir deyim, Kürtçe deyimi, lengüistik anlamda, yani dilbilimi anlamında doğru bir deyim değildir. Kürtçe dediğimiz zaman, bütün dünyada 4 tane, Türkiye'de kullanılan da iki tane ana şive grubu vardır. Bizdekilerden birisi Kırmançidir, birisi Zazacadır. Bu iki ana dil grubunun da alt dil grupları vardır. Ama, önemli olan bu şive gruplarının arasında anlaşılabilirlik yoktur, yani birbirlerini anlamamaktadırlar. O sebepten dolayı, mesela PKK militanları kamplarında Türkçe konuşmaktadırlar; yakalanan eşkıyaların üzerinde çıkan evraklar Türkçe'dir.

Ayrıca, Kürtçe diye veya Kürtçenin bu şive grupları itibariyle, yazılı bir dili de yoktur. Kürtçenin eğitim dili olması da mümkün değildir. Şimdi, eğer Kürtçenin, bu şive gruplarının mükemmelleştirilmesi ve bir yazı dili haline dönüştürülmesi, ondan sonra da eğitimde kullanılması savunulacak olursa, bunun gerçekleşmesi mümkün değildir, mümkün olsa bile, Anayasa'ya uygun değildir. Çünkü, bu eğitimden geçecek olan çocuklar bir deneme tahtası olacaklardır, yetersiz eğitim alacaklardır. Onun için, bu aslında Anayasa'ya da aykırıdır.

Ben, bu tasarının kanunlaşması halinde Türkiye'nin toprak bütünlüğünün tehlikeye gireceğine inanmıyorum. Hatta tam tersine, bölücülerin elinden önemli bir kozun alınacağına inanıyorum

SORU: "Sayın Başbakan Akbulut, son zamanlarda sık sık ANAP'ın milliyetçi, muhafazakâr bir parti olduğunu, muhafazakarlığın gericilik olmadığını söylüyor hatta bir defasında, sizin lideri olduğunuz grubu hedef alarak, yol çatısından söz etti. Siz parti içindeki eğilimleri nasıl değerlendirirsiniz?

MESUT YILMAZ: Sayın Akbulut Anavatan Partisi Genel Başkanı olduğu sürece, onun saygınlığını korumak bizim görevimizdir. Onun için, burada herhangi bir polemiğe girmek istemiyorum. Kendisinin dile getirdiği görüşlerin hepsiyle aynen mutabık olduğumuz anlamına gelmez. Ve eğer kendileri -velev ki- bir yanlış yapmışsa bile, bizim de aynı yanlışı yapmamızı gerektirmez.

Liberallik -o kastediliyor kibarlıktan yazılmamış- bizim kendimize yakıştırdığımız bir tanım değildir, yani biz hiçbirimiz liberaliz diye ortaya çıkmadık; ama, fikir hürriyetine, düşünce hürriyetine, teşebbüs hürriyetine, inanç hürriyetine, serbest piyasa ekonomisine inanan bir insanın Liberalliği reddetmesi mümkün değildir.

Anavatan Partisi bir iddia ile yola çıkmıştır. Bu anlamda, liberalliği, milliyetçiliği, muhafazakârlığı, sosyal adaletçiliği birleştirme iddiası ile ortaya çıkmıştır. Bunların bir sentezini yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıştır.

Burada muhalefete mensup milletvekili arkadaşlarım var, beni mazur görsünler; ben, bu senteze inanıyorum. Bu sentezin, değişen Türkiye ve dünya koşullarında, hele Marksizm'in çökmesinden sonra, Türkiye için en gerçekçi, en sağlıklı siyasi çizgi olduğuna inanıyorum.

Kamuoyunda, basında, -her partide olduğu gibi- bizim partimi içinde de olan ve çoğu kere kişisel sebeplerden kaynaklanan bazı gruplaşmaların, her biri ANAP'ın bir yönünü ifade eden bu eğilimlerin üzerine oturtularak abartılması, aslında aldatıcıdır.

Aynı şekilde, bu eğilimlerin, bu kavramların birbirleriyle bağdaşmayan, hatta birbirleriyle çatışan kavramlar gibi takdim edilerek, buradan hareketle ANAP'ın geleceği için karanlık tablolar çizilmesi de yanlıştır. Bugün, bizim parti içinde yaşadığımız sıkıntılar, geniş ölçüde Türkiye'de henüz uzlaşma, paylaşma geleneğinin gelişmemiş olmasında kaynaklanan sıkıntılardır. Hiçbirisi ideolojik bazda ayrılıklar değildir. Ben inanıyorum ki, ANAP içerisindeki bütün arkadaşlarım, görev almış, görev alan, görev alacak bütün arkadaşlarım, ANAP felsefesini bu çerçeve içerisinde kavramışlardır.

Özetle, biz, hepimiz; hem milliyetçiyiz, hem muhafazakârız, hem liberaliz. Ve ben inanıyorum ki, milliyetçilikle liberalliğin denetiminde olmayan bir muhafazakârlığın, Türkiye şartlarında tutuculuğa, gericiliğe, fundamentalizme gitme tehlikesi vardır.

Gene ben inanıyorum ki, Liberallikle muhafazakarlığın denetiminde olmayan bir milliyetçiliğin, Türkiye'de şovenizme, militarizme, yabancı düşmanlığına dönüşmesi tehlikesi vardır.

Ve son olarak da diyorum ki, milliyetçilik ve muhafazakarlıkla beraber olmayan, yani onlar tarafından denetlenmeyen bir liberalliğin Türkiye şartlarında temelsiz, köksüz bir Batı hayranlığına, Batı taklitçiliğine, kozmopolitliğe dönüşmesi tehlikesi vardır.

SORU: Size göre demokrasinin neresindeyiz? Batı ülkeleriyle kıyaslandığında nispi olarak ne durumdayız?"

MESUT YILMAZ: Özet bir cevap vereceğim: Demokrasinin neresindeyiz? Ne iyimser olacak kadar ilerisindeyiz, ne kötümser olacak kadar gerisindeyiz, ortalarda bir yerdeyiz. Çünkü demokrasi, -konuşmamda da söyledim- sadece bir yönetim biçimi değil artık. Bugün dünyada demokrasi bir yönetim biçimi olmanın ötesine geçti. Yani, sadece çoğunluk tarafından seçilenler yönetim hakkına sahip olacaklar, "Seçilmiş Hükümet İlkesi"; bu, demokrasinin çok gerilerde bıraktığı bir tanımıdır.

Bugünkü demokrasi bir yaşam biçimidir, bir hayat tarzıdır ve bu hayat tarzını eğer, sadece Ankara'daki temsilciler için değil, sadece belediyelerdeki temsilciler için değil, il genel meclisindeki temsilciler değil; mahallelere, apartmanlara, kat yöneticilerine, apartman yönetim kurullarına götürmedikçe, okul aile birliklerine götürmedikçe, bu hayat tarzını hayata geçirdiğimizi iddia edemeyiz. Ve eğer bunu yaparsak, evde, ailede, işyerinde, partide, toplumun her kesitinde demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak gerçekleştirebilirsek, kurabilirsek; işte, o zaman demokrasi, aynı zamanda bir iktisadi verimlilik şartı haline gelir. ekonomide de dinamizm kazandırıcı bir unsur haline gelir; ama bundan daha uzaktayız. Ümidimizi kesmemizi gerektirecek bir durum yok.

Biz bu yola, daha 1950'de başladık. Henüz daha 40 yıllık bir geçmişimiz var. Ama, rehavete kapılmaya da hakkımız yok, yani bu lüksümüz de yok. 2000 yılına önümüzde dokuz sene kaldı. Dokuz sene sonra, Türkiye'de demokrasi, bugünkü Batı normlarına uygun biçimde gerçekleştirilmiş olmalıdır. Bütün eksikliklerimizi gidermek zorundayız. Dokuz senede, kırk senede kat ettiğimizden daha fazla mesafeyi katetmek zorundayız.

SORU: "Türk toplumunun, Avrupalı birçok milletten daha az bir kültürel homojenliğe sahip olduğu, bir mozaik teşkil ettiği tezi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu tez, biraz Osmanlıcılığa benziyor mu?

MESUT YILMAZ: Aslında zannediyorum, konuşmamda bir ölçüde buna açıklık getirdim. Osmanlı İmparatorluğu gibi, tarihin alan olarak en geniş imparatorluğunun vârisi bir cumhuriyette, bir devlette, Avrupa'daki birtakım devletlerin etnik saflığını aramak saflık olur. Elbette ki, bu İmparatorluğun çöküşünde, biraz önce söyledim, sadece seksen sene içerisinde 50 milyon insanın imparatorluğun diğer yörelerinden hep Anadolu toprağına göç ettikleri bir süreç içerisinde, elbette ki böyle bir milli devletin, milli devlet anlayışının oluşmasında bazı problemler olacaktır. problemlerin bir kısmını halen de yaşıyoruz; ama, Türkiye süratle heterojen bir toplum yapısından, homojen bir ulusa doğru geçmektedir.

Bugün, eğer hâlâ Türk dilini konuşamayan vatandaşlarımız varsa, uyruklarımız varsa, sayıları tartışmalı olmakla birlikte, bu vatandaşlarımızın olduğu bir gerçekse, o zaman daha önümüzde gidilmesi gereken önemli bir yol var demektir. Eğer Türkiye'de hükümetler, bir yandan milli kültür politikasını bilinçli bir şekilde uygulayabilirlerse, diğer yanda bu milli kültür politikasına gerekli teknolojik altyapıyı da süratle ikmal ederlerse, ben, 2000 yılında böyle bir sorunun sorulmayacağına inanıyorum.

SORU: "Türkmenistan, Özbekistan, Azerbaycan gibi Türkiye'nin sınırları dışında yaşayan Türkler, bağımsız Türk Devleti olarak tanıdıkları ve kendilerine bir meşale olarak gördükleri Türkiye Cumhuriyeti'nden büyük şeyler bekliyorlar. Türkiye Cumhuriyeti bunlara ne yönde yardımcı olmalıdır? Ne yapmalıdır sizce?"

MESUT YILMAZ: Demin konuşmamda da söyledim, Sovyetler Birliği'nde bugün yaklaşık 70 milyon Türk yaşıyor. Bu Türklerle en önemli ortak özelliğimiz dildir. Ayrıca, bunların çok büyük kısmı, Gagavuz Türkleri dışında, hemen hemen tamamı bizimle din beraberli içindedir, din birliği içindedir. Bugüne kadar bunlarla, Sovyetler Birliği'ndeki soydaşlarımızla, ne kültürel anlamda, ne ekonomik anlamda, ne de insani açıdan gerekli ilişkiyi kuramadık. Kabul etmek lazım ki, Sovyetler Birliği'nde 1985 yılında uygulamaya konulan yeni düşünce yani Gorbaçov'un getirdiği perestroika sonrasında, âdeta geçtiğimiz yetmiş-seksen yılın ihmalini telafi edecek bir süratle ilişkilerimiz gelişmeye başladı.

Önce, Sarp sınır kapısını açtık. Arkasından, Sovyetler Birliği ile bir çerçeve anlaşma imzaladık. Beş cumhuriyetle, kıyı-ve sınır ticareti anlaşması yaptık. Bu beş cumhuriyetle, ikili kültürel ve ekonomik anlaşmalar imzaladık. Zannediyorum ki, önümüzdeki dönem bu hukuki çerçevenin ürünlerini vermeye başladığı, yani somut sonuçlarının görüleceği bir dönem olacaktır.

Bu açıdan, zannediyorum, bizim hedef almamız gereken de, oradaki soydaşlarımızın bizden beklemeleri gereken de, öncelikle kültürel ve ekonomik ilişkilerimizi yoğunlaştırmak ve bu çerçevede Sovyetler Birliği'nin yaşamakta olduğu siyasi süreci yakından izlemektir.

Anavatan Partisi Genel Başkan Adayı Sayın Mesut Yılmaz'ın Konferansı. 27.02.1991 BAŞKENT TOPLANTILARI/ANKARA

 

www.mesutyilmaz.gen.tr  2003